...

Pozisyon Hatası

Sitemizi yeniliyoruz ama tadilat var, deyip sizden ayrı düşmek de istemediğimiz için etraf biraz dağınık, kusurumuza bakmazsınız artık.

Bunlar Hep
Hususi Edisyon

Hususi Edisyon baskısı 100 adetle sınırlandırılmış, koleksiyon değeri taşıyan, piyasa baskısı öncesi çalışmalardır. Ayrıntılı bilgi edinmek için Hususi Edisyon sayfamızı inceleyebilir, aklınıza düşen soruları yöneltmek için bize yazabilirsiniz.

Biliyorsunuz: dusulkekolektif@gmail.com

Oturmaya da Bekleriz | Pazar Yazıları
Siz okurlarımızdan geldikleri içün en başa, en tepelere, şıkır şıkır ışıklarla, yanar dönerli koyduk. Fena mı ettik?

Göç Yolunda Çarpışmalar
Ziya Boz
Hususi Edisyon
Selase
Adem İşler
Düşülke | İdrak Tahlili
Yirmi Kaç Yıl
Emrah Yıldırım
Düşülke | Şiir İçin
Yıldızlar Neden Dargın Güne?
Canboray Soykan
Düşülke | Şiir İçin
Lili’nin Destanı
Mustafa Tuncer
Hususi Edisyon | Şiir İçin
Pranga
Aykut Günaydın
Hususi Edisyon

Dumanı Üstünde

Hayat’ı yok etmeye çalıştılar. Örf, adet, gelenek diyerek, din, iman, namus diyerek sindirmeye uğraştılar usanmadan. Yaşamından ve yaralarından öğrendikleriyle yarattı kendini. Yarattıklarıyla yine  onları yargıladığı Sus Vakti’nin açmazında, kendine ait olanı, hayatını, kadınlığını, yaşayan ve düşleyen yanını geri almak için çabalamaktan vazgeçmedi. Derin’inde sarıp sakladı umudunu ve hayatın yaz yağmuru gibi dingin ama sel gibi önünde durulamaz akışını aradı hiç  üşenmeden.
Patriyarkal Ortadoğu toplumunun boş inanışlarına, iki yüzlülüğüne, kaderciliğine, cinsiyetçiliğine bir sövgü On Üç üçlemesi. Sus Vakti ile usulca yakalıyor bizi ve elimizden tuttuğu gibi Ses Vakti’ne, oradan da Kan Vakti’ne sürüklüyor. Her bir sayfada Hayat’la beraber daha da derinlere dalarak sürüklenmek istiyoruz.

Ve aksın zaman!

Her şeye rağmen aksın istiyoruz. Geçsin gitsin, aksın, ardında tertemiz bir an bıraksın, ama nasıl?
Hayat’ın öyküsünün usta bir kalemin kurgusu olduğunu hemen anlayacaksınız, ama zaten bazen acımasız, kimi zamansa en şaşırtıcı kurgucu hayatın ta kendisi değil midir?

Yazık ki henüz bizde tartışılmaya bile başlanmadı ancak, 20. Asrın merak uyandıran konularından biri de “gerçekçilik” iddiasıyla ortaya atılıp, karakter üzerine çatılı şekilsizliğe yönelmiş psikolojik roman ve okurun yüksek duyarlılığına hitap edebilmekte düştüğü yetersizlik nedeniyle zihinde bıraktığı çocukça tadla eleştirilegelmiş serüvenin bir içerik tercihi olarak kıyaslanmasıydı. Bugün nihayet, gerçekçilik iddiası bir yana, gerçeküstücülüğü, fantazmayı humor düzeyinde de olsa benimsemeyi içselleştirmiş bir serüvene yaslanan romanların Shakespeare, Cervantes, Kafka ve çağdaş Latin, Anglosakson ve hatta Uzak ve Yakın Doğu anlatıcılık ustalarıyla büyük bir zafer kazandığını söylemek fazla cüretkâr olmayacaktır. Varsın olsun ya da…

Bu uzun girizgâhtan sonra; işte bizde hiç tartışılmamasına rağmen bu zaferin etkileriyle, içgüdüsel biliyle verilmiş eserlerden biri daha Selase. İçgüdüsel ve samimi, biraz gerçeküstü, belki biraz da arada bir Türkçe edebiyatın humor geleneğine göz kırpan bir bakış.

Kısacık

Kitaplarımızı hazırlarken her biri yeni birer, hikâyecik bırakıyorlar bizde ve biz de bunlardan bazılarını paylaşmak istiyoruz sizlerle.
Misal, Yirmi Kaç Yıl, Emrah Yıldırım'ın yirmi küsur yıldır "biriktirdiği" şiirlerinden oluşan bir ilk kitap; o yüzden adı böyle.
Mustafa Tuncer'in Lili'nin Destanı'nın tam da Kudüs üzerinde karanlık bir bulut dolanmaya başlamışken yayınlanacak olması önceden planlanmış değildi. Valla billa!
Saldırı Manifestosu nevi şahsına münhasır yazarımız N. Toygar Ateş'in, nevi şahsına münhasır modern ve ötesi topluma eleştiri yazılarından oluşuyor. Bizi de heyecanlandıran bir kitap oldu. Umuyoruz beğeneceksiniz.
Selase'nin kapak çalışmasını sevgili Adem İşler'in Hindu (öyle deniyordu, değil mi?) bir arkadaşı hazırlamış. Biz denedik, adını bir kerede söyleyemiyoruz...
Genç şair Yiğit Kerim Arslan'ın Yeni Moskova'sının kapak çalışmasıyla yeni bir yaklaşım getirmiş olduk kapaklarımıza; zaten ardı sıra birkaç kapağımızı daha bu tarzda hazırladık.
Yazılmamış Bir Kitapçık'ın kapak çalışmasını Kübra Demir hazırladı bizim için. Ne yetenek ama! Hayranız. Pektabii sevgili Gizem Pınar... Pınar Gizem miydi yoksa... Neyse, yani yazarımız da bir o kadar yetenekli olunca, çalışmak keyfe dönüştü.

İMZA GÜNÜ
Canboray Soykan – Yıldızlar Neden Dargın Güne?
17 Mart 2018, saat 18:00 KYÖD Sosyal Tesisleri, Kocaeli

İMZA GÜNÜ
Bade Kamböre – On Üç “Sus Vakti”

Şunlar Pek Revaçta

Tımarsız Karafalar
Onur Sakarya
Yakarsa Dünyayı Vampirler Yakar
Aytaç Ars
Saldırı Manifestosu
N. Toygar Ateş

Külüstür Metinler | Onur Sakarya

Kıbrıs Defterleri | Janset Karavin

Böyle Sıyırdı Berduş | Rabia Mine

Zihin Akıntıları | Gizem Pınar Karaboğa

9 Kusurlu Hareket | Birican Güneri

Sen Sağ, Ben Sefalet | Aytaç Ars

Sürünün Dışından | N. Toygar Ateş

İdrak Tahlili | Ezgi Kutlar

Söyleşilerimiz biraz daha aşağıda, sakin ol şampiyon!

Bilinmeyen Bir Adamın Notları | Caner Adıgüzeller

Hazır sizi yakalamışken söyleyelim ki haberiniz olsun, hem lafı geçerse havanızı atarsınız falan arkadaş ortamlarında...
Alengirli Mecmua (bkz. üstte logosu mevcuttur) Düşülke tarafından sadece bir kez, o da 2015'te yayımlanabilmiştir. Başka sayısı maalesef yoktur. İşte o sayımızın içeriği ve geçen seneler boyu biriktirdiklerimizle beraber "her şeyi" sitemizde okuyabilirsiniz. Ama ilginçmiş, ben o sayıyı edinmek de isterim derseniz bize yazabilirsiniz tabii. Biliyorsunuz: dusulkekolektif@gmail.com
Şuraya tanıtım filmimizi koyalım...

Ben şuracıkta olsa okurdum, diyenlere pişmiş armut şeklinde de buraya koyalım...

Söz Özgür Olmayınca Yitip Gideriz...

Rafik Schami | Söyleşi: Meltem Demir Slonate

Yıllar önce bavulu ve umutlarıyla geldiği ülkenin en önemli yazarlarından biri bugün Rafik Schami. Kendisiyle çocukluğundaki Şam‘ı, öykü anlatıcı-larını, Türk edebiyatını, Suriye’yi, yeni kitabını, özgürlüğü konuştuk.

Sayın Schami, 44 yıldan beri Almanya’da sürgünde yaşıyor, öykülerinizde ise sürekli Şam’a geri dönüyorsunuz. Bu sizin bir parçanızın daima çocukluğunuzun Şam’ında yaşadığı duygusunu uyandırıyor. Harikulade bir şehir olan Şam sizin için ne ifade ediyor?

Gerçekten de öykü ve romanlarımın neredeyse hepsi Şam’da geçiyor. Bu tamamen duyduğum özlemle ilgili, çünkü 44 yıldan beri şehrime gidemiyorum. Kısacası kovulduktan sonra edebiyat vasıtasıyla şehre arka kapıdan girebilmek için yazıyorum. Fakat bu aynı zamanda şehri herkesten daha iyi tanımamla da ilgili. Zaman içinde şehirle ilgili belgelerden oluşan bir kütüphanem oluştu. Bu arşiv sayesinde ve özgür olmam nedeniyle Şam’da yasayan bir yazardan çok daha iyi araştırma yapabiliyorum.

Arap dünyasında geleneksel olarak bir sözlü anlatım kültürü vardır. Siz bizzat harikulade bir ‘öykü anlatıcısı’ olarak bu geleneksel anlatımla Batının yazılı anlatımı arasındaki dengeyi mükemmel bir ustalıkla kuruyorsunuz. Bu harmanlamayı yaparken hangi unsurları dikkate alıyorsunuz?

Sözlü anlatım sanatının unutulmaktan kurtarılarak 21. yüzyıla taşınması gerekmektedir. İnsan anlattığı süre boyunca umut besler. Sözle anlatmak, reşit olmak, cesur olmak, başkalarını bilinçli şekilde bilgilendirmek demektir. Özgürlük, reşit vatandaşlar talep eder. Ben ne prenseslerden ne de kimi halifelerden bahsetmek istiyorum. Kahramanlarım her sokakta, her köyde karşılaşılabilecek insanlardan oluşuyor. Bu sanatın Almanya’da kabul görmesi ise benim şansım oldu. Dün Tübingen’de gerçeklestirdiğim etkinliğe 1200 seyirci katıldı. Otuz yıldan beri bu sanat uğruna sabırla yürüttüğüm çabaların böyle meyveler vermesi beni çok mutlu ediyor.

rafik-schami

Rafik Schami, 1946’da Şam’da dünyaya geldi. 1971’de Almanya’ya göç etti. Heidelberg Üniversitesinde kimya okuyup 1979 yılında aynı üniversitede doktorasını yaptı. Günümüz Alman edebiyatının en önemli yazarlarından biridir. Kitapları 27 dilde yayınlanmış bir çok ödüle layık görülmüştür. Bunların arasında Hermann Hesse, Chamisso, Nelly.Sachs ve Unutmaya Karşı Demokrasi İçin ödülleri yer almaktadır. Rafik Schami 2002 yılından beri Bavyera Güzel Sanatlar Akademisi üyesidir. Yayınlanmış eserleri arasında Bir Avuç Yıldız (1987), Gece Masalcısı (1989), Dürüst Yalancı ( 1992), Sevginin Karanlık Yüzü (2004), Yüreklerdeki Şam (2006), Hattatın Sırrı (2008), Kocasını Bit Pazarında Satan Kadın (2011), Makarna Salatası Adında Bir Alman Tutkusu (2012), Cesaret, Onur ve Söz (2013), Mario Ustanın Yaramaz Kuklaları (2014), Widu’nun Kalbi (2014), Sofia, veya Tüm Öykülerin Başlangıcı (2015) bulunmaktadır.

Kulis Muhabbetleri

Maksat Şöhret Değil Efsane Olmak

Flört | Söyleşi: Ezgi Kutlar & Janset Karavin

Flört’le Kıbrıs konseri öncesinde, eski-yeni albümlerinden, teknolojiden, 70’lerden, 80’lerden tutun da paradan puldan, şandan şöhrete kadar nelerden nelerden lafladık…

“Türkiye’de zaten belli bir kararlılıkla devam etmek zorundasınız. Flört müziği gibi bir müzikten bahsediyoruz; onun geçmişinde Kim Bunlar, Bekârlar var. Düşünün bir, 1991 yılında ilk kez sahneye çıktık; 1991 neydi? “Bastın, faka bastın, beni fazla hafife aldın…” falandı yani, anlatabildim mi? Ya da Takmış takıştırmışlardı, Kıl Oldum Abi’lerdi ve biz müziğe daha yeni başlamıştık. Bizim yaptığımız müzik tarzı o zaman da böyle bir şeydi aslında. Artık tabi çok gelişmiş, bir şekilde olgunluğa erişmiş bir tarz ama çıkış noktamız bu yani aslında. Kendi kulvarımızı yarattık biz. İnsanlar bunu söylüyorlar bize, evet, biz kendi kulvarımızı yarattık. O yüzden de kendimize bir rakip görmüyoruz, kendimize özel bir hedef koymuyoruz, çünkü bizim nereye gideceğimiz belli olmaz. Burada da kalabiliriz, biraz daha ileri de gidebiliriz, ama belki efsane de olabiliriz.”

Ya Sev, Ya Terk Ediyorum!

Luxus | Söyleşi: Ezgi Kutlar

orhanoğuz

Bir Öncü Yönetmenin Arka Sokakları

Orhan Oğuz | Söyleşi: Aytaç Arslan

“Çektiğim tüm filmlerde yalnız insanları aradım. Bu insanların
zaaflarını, bu insanların nasıl yaşamak isteyip, nasıl yaşadıklarını araştırdım. Değişen tek şey üslup çünkü ben üslup konusunda her zaman yeniyi aradım ve her filmimde yeni olanı denedim. Bir müziği bestelemek gibi bir şey bu. Hep aşkı anlatırsın ama nasıl anlatırsın, tüm mesele bu.”

30127119_10155949302303580_5386875951193784320_n

HEYMİMRES : Nelik ve Kimliğin Diyalektiği Üzerine

Mehmet Yılmaz | Söyleşi: Zeliha Demirel

“Bütün silahlarımız çok güzel, çok estetik. Arabalarımız ve diğer eşyalarımız da öyle. Ayrıca, kozmetiğe, güzellik ürünlerine ve sanata ayrılan para akıl alır gibi değil. Bunlardan vaz geçsek dünyada evsiz ve aç insan kalmaz. Bu kadar basit ama başaramıyoruz işte.”

“Nerede o çocukluğumuzdaki yazlık sinemalar,” diyorsanız çayınızı tazeleyin, az kaldı.

lfkapak

Algılamak ya da Algılamamak, İşte Bütün Mesele Bu!

N. Linda Fraim | Söyleşi: Janset Karavin & Ezgi Kutlar

“Sonuçta şöyle bir mantık var; sen psikologsun, senin bütün sinirlerin alınmış, senin her şeyi alttan alman gerekiyor, sakin olman gerekiyor. Yok yani, kusura bakma, ben de etten kemikten yapıldım. Benim de bir kaldırma kapasitem var.”

leventkaratas1-copy

Okur Çook Usta Bir Kalp Kırıcıdır

Levent Karataş [Bir Dünyalı-nın Mesafesi] | Söyleşi: Mine Genç

“Şair kendi mutfağındadır ve yaşıyor numarası yaparak salonda ona çarpıp geçenlere gülümsemektedir. Belki benimle aynı çağı, aynı patronun pis bakışını yaşayan okur da benimle aynı trajedidir. Bunu seçilmiş insanlar olduğumuz için söylemiyorum, ama seçilmiş insan için mutfak iş alanıdır ve en iyi felsefe çalışarak yapılır. Mutfak ve Salon metaforu sistemi burnumuzun önüne getirilmiştir.”

Kadını Bastıran Zihinler Sanata da Karşıdır

Derya Alabora | Tuğba Dinçmen

Balkon, Ay Tedirginliği, Donmuş, Oyunu Bozun, Sevim Burak’ın Yanık Saraylar’ından uyarlanan, Ya Seni Rüyasında Bir Daha Hiç Görmezse gibi, içimize işlemiş oyunlarda birbirinden başarılı karakterleri canlandıran; belki de birçoklarımızın, 90’lı yıllarda rol aldığı televizyon dizisi Şaşıfelek Çıkmazı’yla ya da birçok filmdeki başarılı performanslarıyla sevdiğimiz Derya Alabora’ya, Çukurcuma’da, Café Lumiere’de rastgeldik…

Bir söyleşinizde “…sanat kadınla bütündür,” diyorsunuz; şimdiye bakacak olursak, bu bütünlük yeterince sağlanabiliyor mu, bunun mümkün olabilmesi için koşullar yeterince uygun mu?

Herhalde şunu demek istemiş olabilirim: Kadını bastıran zihinler sanata da karşıdır. Kadının özgürce kendini ifade edemediği toplumlarda, kendini sanatla ifade etmek, diye bir şey olamaz. Çünkü sanat özgürdür, muhaliftir, düzene karşıdır.

Sanat, insana ait olmayan ahlâk kurallarını dışlar. Ahlâk vicdanla ilgilidir. Kadınların bacak aralarıyla ilgili olamaz! Sanatçı zaten yerleşik düzende kendini ifade edemediği için sanata başvurur. Kendini böyle tamamlar.

Sanat hem politikayla bağlantılı, hem de estetikle… Günümüzde sanat, bu iki kaygıya ne kadar yakın duruyor sizce?

Dünyanın En Uzun 50 Metresi

Neşe Yaşın | Ezgi Kutlar

Yurdunu sevmeliymiş insan,

öyle diyor hep babam.

Benim yurdum ikiye bölünmüş ortasından,

hangi yarısını sevmeli insan?

 

80’li yıllarda Kıbrıs’ın bölünmesine karşı tepki olarak Lefkoşa’nın güneyinde yaşayan, kendi deyişiyle “dünyanın en uzun 50 metresi”ni barış için kat eden yazar Neşe Yaşın’la Kıbrıs’ı, edebiyatı, özgürlüğü konuştuk…

Poetikal

Eşyanın Kötü Tadı ve Gerçek Hayat

Cemal Süreya

Nasıl bir şiir? Saf olmayan bir şiir. Şöyle anlatıyor Neruda bu şiiri: Tere batmış, dumana gömülmüş, zambak ve sidik kokan, ticaretin ezmeye çalıştığı, yasaların içinde, yasaların ötesinde bir şiir; üstümüzdeki giysiler gibi sabun lekeleri taşıyan, gövdelerimiz gibi karışık bir şiir; utanç verici davranışlarımız gibi, gözlerimiz, bilgiçliğimiz gibi, kinimiz, aşkımız, antlarımız gibi, siyasal bağlanmalar, kafa tutmalar, kuşkular gibi, sözlerimiz gibi, havyanlar gibi, kararlar, vergiler gibi karman çorman, saf olmayan bir şiir; sonunda güvercinin pençesiyle perçinlenen kusursuz bir şiir; üstünde buz izleri, diş izleri bulunan, terimizle, belki de alışkanlıklarımızla hafifçe ısırılmış, dokunmanın yüce isteğini taşıyan, bu arada “eşyanın kötü tadını taşıyan” bir şiir.

Polemik

Dünya Mutluluk Diktatörlüğü

Hakan Akdoğan

Gezegenimizi kaplayan büyük şemsiye: Dünya Mutluluk Diktatörlüğü.

Şirketler, iktidarlar ve bu ikisinin pazarlama uzmanı olan medya insanlara mutlu olma zorunluluğunu dayatıyor. Özünü tamamlamaya çalışan öznelerden, tüketen nesnelere dönüştürülüyoruz. Hazza boğulurken farkındalığımızı da baskılıyoruz kendi ellerimizle. “Her seçiş bir vazgeçiştir” klişesinin sonucunda ulaştığımız nokta bizim için seçilenler arasından seçtiklerimizin toplamında vazgeçtiğimiz kendimiz oluyor. Bizden istenen mutluluk için tüketmemiz. Tüketirken köleleşmemiz.

İnceleştiri

Barbarın Kahkahası | Sema Kaygusuz

Berat Doğan Özkabadayı

Şimdi tahammül edemediklerimizi konuşacağız. Mavi Kumru Moteli’ndeki bir çiş ile başladı her şey. Bu çiş çok derinlere kök saldı, birbirinden bağımsız onlarca hayatı etkisi altına aldı, yoldan çıkardı, dokunduğu her şeyin rengini ve kokusunu değiştirdi. Sema Kaygusuz, Barbarın Kahkahası’nda sıradan bir motelde yaz tatilini geçirmek için bulunan insanların hayatlarını aktararak bizlere gerçek bir ülkeyi anlatıyor. Sadece tatil amacı güderek bir motelde kısa süreli de olsa birbirlerinden bağımsız olarak birliktelik yaşayan bir grup insanın odak noktası haline gelen hikâyede işler bir çiş kriziyle bambaşka bir boyut kazanıyor. Ve yazar Kaygusuz, iç ses mi, anlatıcı mı, üçüncü kişi mi tam olarak anlaşılamayan bir etkiyle önümüze müthiş bir analiz seriyor. Bu masalı oldukça dikkatli okumalısınız çünkü, her ne kadar evinizde otursanızda o motelde sizde varsınız.

Dali'ye Deli Dolu Bir Selam

La Casa De Papel | Ali Konar

Siz de sıkılmadınız mı Amerikan dizileri izlemekten? Benim tercihim bol vurdulu kırdılı, fantastik Amerikan dizilerinden önce Avrupa menşeili diziler oluyor ne yalan söyleyeyim. Dahası önce kısa dizi var mı diye bakıyorum. 13’er 15’er bölümden 36 sezona uzayan, Brezilya dizisine dönüşenlere katlanamaz oluyorum bir yerden sonra. Zaten bu diziler düpedüz şablon diziler oluyorlar kurgu bakımından, yani belli bir hikaye örgüsünün -örgü örneği gibi cidden- habire tekrarlandığı fikirler oluyorlar. Gerçi bunların da çok sevimli örneklerini izlemedik değil vakti zamanında. Bunlar çok zaman komedi dizileri yahut naif dramalar, hatta yer yer nefes kesen maceralar oluyordu. Misal mi? Erken Baskı (“Early Edition)” misal, yahut “MacGyver” veya yakın zamandan “Blackbook.”

Biletler Yandı

Seyir Defteri

Bir Bacak Arası Problematiği Woody Allen

Tijen Olcay

Anlatım stili ve sinematografi tarzı Bergman’ı her anlamda yansıtsa da, Woody Allen İsveçli yönetmenin ana konularından sadece ölüm ve inanç dünyasına yönelmiştir. Ölüm korkusu ve yaşamın sonsuz olmayışından dolayı bir şekilde hazmedilmesi gereken, ama hem idrakı, hem kabulü zor o büyük boşluğun yanı sıra, her tür suçluluk hissini ve bu bağlamda pişmanlıkla ilintili birbirinden farklı tüm duyguları en uç noktalarına kadar araştırmıstır. Suçluluk konusunda Allen’da en çok dikkati çeken, bir başka kişiyi inciltmiş veya işleyen bir düzeni bozmuş olmaksızın, şahsın tamamen öznel bir algı çerçevesinde kendini suçlu bulmasına yönelik detaylardır. Genel olarak, Woody Allen’ın sineması, her şeyden önce ölüm olmak üzere kendi korkularını ve endişelerini dile getirmek, suçluluk duygusundan arınmak istemenin gizli çabasıyla başlıbaşına kendisi için kurulmuş karmaşık ama, kusursuz işleyen tek bir mekanizmadır.

Bir Tuhaf Terapi: The One I Love

Zeynep Ceren Şensoy

Bağımsız sinemanın üç önemli ismi Mark Duplass, Elisabeth Moss ve Ted Danson’ı buluşturan film, Amerikan Film Enstitüsü’nün yönetmenlik programından mezun olan ve öğrenciliği boyuncu birçok kısa filmin senaryosunu yazıp yönetmiş olan Charlie McDowell‘ın 2014’te çektiği, prömiyerini Sundance Film Festivalinde yapmış ilk uzun metraj filmi. Uzun lafın kısası sevabıyla günahıyla izlenir işte, denebilir belki bu kıvamda düşününce.

Kitaplardan bahset bana diyenlere müjde, Okudum Ve, Bir Kitap Ki ve Bir Yazar Ki bölümlerimiz az aşağıda. Dümdük in.

Fena Film

Mary ve Max

Mary ve Max | Ezgi Kutlar

2003 yılında en iyi kısa metraj animasyon film kategorisinde Oscar ödülünü kazandıktan sonra yapımı tam 5 yıl süren Mary and Max, Adam Elliot‘ın yazdığı ve yönettiği “stopmotion” animasyon filmi olmakla beraber çekimleri 13 ay sürüyor, haftada 2,5 dakikalık “stopmotion” bölüm çekiliyor… Toni Collette, Philip Seymour Hoffman, ve Eric Bana seslendirme yapıyor. Film, galasını 2009 Sundance Film Festivali‘nin açılış gecesinde yapılıyor.

Afrika'nın ya da Gecenin Sonu

Güney Afrika | Caner Adıgüzeller

Şu, Celine’in en bilindik romanı, Gecenin Sonuna Yolculuğu bitirdiğimde kendimi en yakın hava alanının, dış hatlar terminalinde buldum. Afrika’ya seyahat etmeyi, henüz kitabı bitirmeden kafama koymuştum. İçimde ilk kez yurt dışına çıkıyor olmanın heyecanıyla uçağa bindim ve yaklaşık on saatlik yolculuğun ardından, Güney Afrika’nın Johannesburg şehrine indim.

Afrika kıtasının en büyük şehirlerinden biriydi Johannesburg. 4.5 milyon nüfusu ve yüksek katlı binalarıyla Avrupai bir yapıya sahipti. Dikkatimi çeken ilk şey, reklam panoları oldu. Panolarda, AİDS tehlikesine karşı uyarı metinleri yazılıydı. Çünkü Güney Afrika’nın en büyük sorunlarından biri AİDS’ti. 50.000 Nüfusu olan ülkenin %7’si AİDS hastasıydı. Devlet diğer birçok konuda olduğu gibi bu konuda da yetersizdi. Önlem olarak uyguladıkları metot ise oldukça ürkünçtü. Kanında AİDS mikrobu saptanan hastalar, yerleşim yerlerinden uzaklara kurulmuş kamplara kapatılıyor ve ölmeyi bekliyordu…

Vatan yahut Afrodit

Kıbrıs | Sema Tözün

Yüzüklerin Efendisi Tevfik Fikret Miydi?

Yeni Zelanda | Duygu Esirger

Şimdi Sayfayı Çevirebiliriz

Seray Şahiner - Antabus | Erdi İnci

Bir yakınım, “çok oynadığı” bahanesiyle düğünün ortasında kocasından dayak yedi. Kadının erkek kardeşleri de adamı dövdü. Sonradan öğreniyorum ki; adam bu sefer de evde, “Kardeşlerin yüzünden herkese rezil oldum,” deyip, karısını bir daha dövmüş. Böyle hikâyeler bilir misiniz? Ben bilirim.

Kadın meseleleri üzerine bir “erkek” olarak konuşmanın ahkâm kesmek olduğunu düşündüğümden, bu konuda daha fazla cümle kurmanın haddime olmayacağı inancındayım. Ama Seray Şahiner’in son kitabı Antabus, beni az da olsa bir şeyler söylemeye itiyor.

Dünya Mutluluk Diktatörlüğü

Hakan Akdoğan

Gezegenimizi kaplayan büyük şemsiye: Dünya Mutluluk Diktatörlüğü.

Şirketler, iktidarlar ve bu ikisinin pazarlama uzmanı olan medya insanlara mutlu olma zorunluluğunu dayatıyor. Özünü tamamlamaya çalışan öznelerden, tüketen nesnelere dönüştürülüyoruz. Hazza boğulurken farkındalığımızı da baskılıyoruz kendi ellerimizle. “Her seçiş bir vazgeçiştir” klişesinin sonucunda ulaştığımız nokta bizim için seçilenler arasından seçtiklerimizin toplamında vazgeçtiğimiz kendimiz oluyor. Bizden istenen mutluluk için tüketmemiz. Tüketirken köleleşmemiz.

Dünya Mutluluk Diktatörlüğü

Hakan Akdoğan

Gezegenimizi kaplayan büyük şemsiye: Dünya Mutluluk Diktatörlüğü.

Şirketler, iktidarlar ve bu ikisinin pazarlama uzmanı olan medya insanlara mutlu olma zorunluluğunu dayatıyor. Özünü tamamlamaya çalışan öznelerden, tüketen nesnelere dönüştürülüyoruz. Hazza boğulurken farkındalığımızı da baskılıyoruz kendi ellerimizle. “Her seçiş bir vazgeçiştir” klişesinin sonucunda ulaştığımız nokta bizim için seçilenler arasından seçtiklerimizin toplamında vazgeçtiğimiz kendimiz oluyor. Bizden istenen mutluluk için tüketmemiz. Tüketirken köleleşmemiz.

Yazdıklarınızı Daha Fazla Bekletmeyin

Cevapsız Sorularla Beklemeyin

Şiirleriniz, öyküleriniz yahut belki de romanınız artık hazır, yazmayı tamamladığınızı düşünüyorsunuz. Yayınlatmak da var aklınızda ama tereddütleriniz mi var? Dosyanızı göndererek bize yazın. Editörlerimiz ilk okumasını yaptıktan sonra size geri dönüş yapalım, aklınıza takılan tüm soruları cevaplayalım.

Mükemmellik Ayrıntılarda Gizlidir

Endişelenmeyin, profesyonel editör ve tasarım kadromuzla, kitabınızın yayına hazırlanışının her aşamasında beraber çalışabiliriz. Gerek içerik, gerekse de kapak görseli ve genel tasarım açısından içimize sinecek bir iş ortaya koyabileceğimizden, siz de geçmiş yayınlarımızı inceleyerek emin olabilirsiniz.

Düşülke Ailesine Katılın

Kitabınız yayınladıktan sonra da yanınızdayız. Düşülke, geniş dağıtım ağı ve kolektif yapısıyla, ortaklaşarak birçok söyleşi, imza günü ve diğer etkinliklerle, kitabınızın okuruyla buluşmasını sağlayacak, bu konuda da endişe etmenize lüzum yok.

Düşülke 2017 Satış Grafiği

  • Loto Kafa Loto Mermer - Onur Sakarya
  • Her Çiçeğin Bir Gülü Vardır
  • Ve Yarın... - Gizem Yenikler
  • Gecelerin İçinden - Burak Nefesoğlu
  • Adını Sen Koy - Mehmet Çankaya
  • Taşta Uyuyan Zaman - Mazlum Çetinkaya
  • Sen - Deniz Çelik
  • Çürüyen Gölgeler - Caner Adıgüzeller
  • Gelincik - Zeren Dağdeviren
  • Tımarsız Kafalar - Onur Sakarya
  • Zeveban - Mazlum Çetinkaya
  • Senin Adın İnsan - Eren Yüceboy
  • Son Görüş - Levent Karataş
  • Profesyonel Hayat Figüranı - Çağatay Dörtyıldız
  • Ölüler, Toprak ve Güneş - Ercan Şimşek
  • Yeni Moskova - Yiğit Kerim Arslan
  • Saldırı Manifestosu - N. Toygar Ateş
  • Yazılmamış Bir Kitapçık - Gizem Pınar Karaboğa
  • Dİğer Kitaplar

Bade Kamböre – On Üç “Sus Vakti”
İMZA GÜNÜ

17 Mart 2018 saat 18:00
Canboray Soykan – Yıldızlar Neden Dargın Güne?
İMZA GÜNÜ
KYÖD SOSYAL TESİSLERİ Kocaeli

...