94.9 Açık Radyo – ÖMER MADRA / Janset Karavin

 In Alengirli Mecmua, Pozisyon Hatası, Sizin İş De Zor, Söyleşi

Ömer MadraAçık Radyo’ya gidip, sevgili Ömer Madra’ya ‘sizin iş de zor…’ dedik. Bakın neler neler söyledi…

Janset Karavin: Hoş bulduk, nasılsınız?

Ömer Madra: Valla, iyi…

J.K.: Açık Radyo nasıl gidiyor, memnun musunuz?

Ö.M.: Yirminci yılında Açık Radyo

J.K.: Bir de yeni yerinizdesiniz şimdi artık daha ferah, daha rahat değil mi?

Ö.M.: Evet, eskisine göre daha büyük değil, fakat tabii kendi ihtiyaçlarımıza göre yeniden düzenlenmiş bir yerde maddi koşullar insanın düşünsel yapısını da belirliyor.

J.K.: Psikolojik olarak etkiliyor, bu biraz da keyifle yapılan bir iş çünkü…

Ö.M.: Biraz da mazoşist olmak lâzım…

J.K.: Peki Açık Radyo’yla edebiyat ilişkisini nasıl kurabilir insanlar, ne diyebiliriz bu konuda?

Ö.M.: Kopmaz bir ilişki. Edebiyat ve sanat zaten dünyayı değiştirmenin ve dönüştürmenin en temel araçlarından biri, yani sanatçıların olmadığı bir dünyada herhangi bir dönüşümden de bahsedemeyiz.

J.K.: Kavram olarak sanatçıyı da belirlemek lazım ama orada, yani sanatçı derken bir şeyleri dönüştürme çabası içinde olan insandan bahsediyoruz.

Ö.M.: Yazar-çizer takımı, edebiyatçı, romancı şair yani hayal gücünü kullanarak toplumun dönüştürülmesini sağlayan kişi diye anlıyorum. Edebiyat tabi burada tayin edici de bir rol oynuyor her zaman toplumun ayrı kesimlerinde yer almış bir şey olarak bakıyorum; kendi kişisel hayatımda mesela 1967 tarihinde dünyanın önde gelen yazar ve düşünürlerinden biri olan ve belki de birincisi olan Noam Chomsky’nin ‘Entelektüelin Sorumluluğu’ isimli bir makalesini okuyunca Orhan Pamuk’un romanının ilk cümlesi gibi; ‘bir makale okudum ve hayatım değişti,’ diyebilirim çünkü entelektüel sınıfın, yani sanatçı ya da aydın kelimesini kullanmaktan kaçınıyorum, entelektüellerin gidişatı değiştirmek ve muhalif olmak konusunda müthiş bir sorumluluğu olduğundan ve bundan kaçamayacaklarından bahseden bir makalesi vardı. Videohux’ta çekmişti o zamanlar internet yoktu, ama bana bir yerden bir arkadaş vermişti o tarihten sonra ben hep böyle davranmaya, o pencereden bakmaya çalıştım, tabi entelektüel deyince de, yani gazetecilik falan elbette var ama tayin edici olanın yazarlığın ve çizerliğin ön planda planda olduğunu söyleyebiliriz ve bu Açık Radyo’da her zaman belirleyici bir rol oynadı bizim için. Bir kere ilk günden Alexander Dumas’nın Üç Silahşörler’inin okumalarıyla başlamıştık bundan yaklaşık yirmi seneye yakın bir süre önce; dürüstlük mertlik ve hakkaniyetli bir yaklaşımı çok öven romanlar dizisidir aslında.

J.K.: Bu süreç içinde Açık Radyo’da neleri dinledik biz aslında?

Ö.M.: Bir kere çok komik bir şey oldu, Üç Silahşöreler’le başlayıp sonradan da 20 yıl sonra onun ikinci kitabını da oturup baştan sona okudum, her gün birazcık 5 dakika falan öyle; kayıt falan da değildi düpedüz sabahları canlı yayında okuyorduk, şimdi belki de iyi bir fikir olabilir yirmi yıl sonra yeniden okumak.

J.K.: Beri taraftan da canlı okumanın dışında, Tilbe Saran, Savaş ve Barış’ı okumuştu…

Ö.M: Edebiyat klasiklerinin bir çokları okundu, Savaş ve Barış, Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’i baştan sona okundu; bir de tamamen Açık Radyo’ya özgü çatlaklıkla bir hoşluğumuz oldu, gece vakti program tekrarlanmasından sonra bile sabaha karşı bir boşlukta, yani ancak müzikle doldurulan bir yerde de, o zamanlar tanıdığımız bir Rus oyuncunun yardımıyla Karamazov Kardeşler’in bir de Rusça’sının tamamı okundu ve herhalde dünyada benzeri olmayan bir şeydi ve çok güzeldi. Maria Akgüllü; oyuncuydu aynı zamanda kendisi, mükemmel oluyordu. Rusça tek kelime dahi bilmiyorduk ama harikaydı.

J.K.: Birazcık da Dostoyevski’nin o Rusça tınısını duymak değil mi?

Ö.M.: Evet bambaşka bir şeydi ve bunu bizim yapmış olmamız bana büyük bir keyif veriyordu. Onun dışında Oğuz Atay’ın son derce önem verdiğimiz Tehlikeli Oyunlar adlı eseri gene Tilbe Saran tarafından, baştan sona okundu. 1984 iki defa okundu ve belki de üçüncü okumanın sırası geldi diyebilirim; önümüzdeki günlerde gelecek olan iç güvenlik devletini ve düşünce polisini gördükçe… Bir kez daha okumakta yarar olabilir.

J.D. Salinger’ın Franny and Zooey kitabını 90. Yaşı dolayısıyla seslendirdik ve o kitabın çevirmeni de ben olduğum için okurken kolaylık oldu, fakat onlar kayıttı tabii, mümkün olduğunca hata yapmamaya özen gösterdim ve hata olan yerleri de tekrarlayarak okudum.

Şimdi bakıyorum da çok sayıda eser okuması yapmışız, mesela Sabahattin Ali’in hikâyelerine yer verilen programlar yaptık altı ay boyunca, Ali 100 yaşındayken. Aziz Nesin’in çok sayıda hikâyesini seslendirdik. Andersen’in 200. yaşı dolayısıyla 26 hafta boyunca belli başlı bütün masallarını Tomris İncer seslendirdi. Jane Austen’in Gurur ve Önyargı romanının yayınlanışının 200. Yıl dönümünde, 6 ay boyunca, Austen üzerine yazılmış tüm yazılar, romandan parçalar ve toplumsal etkileşimleriyle konuşuldu ve gene Borges üzerine yaptık böyle bir şey. Ardından gene 6 ay boyunca Brecht’in oyunları, şiirleri, yazıları ve müziğe etkisi konuşuldu. Dünyanın bilinen en eski klasiklerinden Binbir Gece Masalları da açılış programlarından biri; 12’yi 5 geçe başlayan ve 5 dakika süren okumalar yaptık 6 ay boyunca.

J.K.: Peki şimdilerde neler oluyor Açık Radyo’da?

Ö.M.: Şimdi Shakespeare dolanıyor 450. Yaşı dolayısıyla, Tilbe, İlksen, ben, Eraslan Sağlam, Tolga Korkut gibi isimler; hem radyoda programcı olan dostlarımız, hem de aramızın iyi olduğu dostlarımızın gönüllü çabalarıyla seslendiriliyor. Cevat Çapan da seslendirdi mesela, hatta Bülent Aksoy da. Cevat Çapan’ın olağan üstü ilginçlikte akademik bir makalesi var Shakespeare’in çeşitli oyunları hangi Türk halk, Türk sanat musikisine; mesela ‘to be or not…’ ‘bir ihtimal

daha var; o da ölmek mi dersin?’ üzerinden giden 13-14 parçalık bir çalışma bu şekilde. İki program yaptı üst üste bütün şarkıları bulduğu gibi Trt kayıtlarında olmayanları da rica edip bizzat icra etti.

Shakespeare hâlâ devam ediyor; 23 Nisan’a kadar 451. Doğum gününe dek sürecek. Önemli bir başka isim de Lesboslu lirik şair Saphho; bugüne çok az şiiri kaldı ve hem duruşu hem de şiirleriyle insanlığın dünyaya bakışını değiştirmiş bir şair, Saphho’nun modern Yunanca’ya çevirilerini yapan aynı zamanda da müzisyen olan Vasiliki Karagiorgos yeniden hem Türkçe yapılmış çevirilerini hem de modern Yunanca’ya yapılmış çevirilerini gözden geçirmiş. Eski Yunan’ca da biliyor kendisi ve modern Yunanca olarak okuyacak Açık Radyo’da. Belki de klasik Yunan’ca olarak da okur bilmiyoruz. Ona da sanıyorum Açık Dergi programının içinde yer vereceğiz saati belli olmamakla birlikte. Zaten malum kısa şiirler. Müzisyen ve programcı Orçun Baştürk; o da ona uygun müzikler besteliyor şimdi. Sumru Ağıryürüyen de var işin içinde. İlksen Mavituna’nın da aralarında olduğu büyük bir proje, buna bu sene yeni başlıyoruz. 20. yılımızın en heyecan verici projelerinden biri bu. Hiçbir vesile olmadan; Saphho’nun yıldönümü olmadığı halde, birden bire bir şimşek çaktı böyle bir şey yapalım diye; Halil Turhanlı’nın bir kitabının okumalarını yapıyoruz müziklerle.

J.K.: Shakespeare’e dönecek olursak 450. yaşı malum… Shakespeare üzerinden size şöyle bir soru yöneltsem; popüler kültürle, bugünle ilişkilendirerek daha çok, hani o meşhur balkon sahnesi var ya. Şimdiki balkon konuşmalarıyla Romeo ve Juliet’teki balkon konuşmalarını bir araya getirecek olursak, gençlerin artık kısa mesajlarla bir araya gelmeleri, ayrılmaları ve barışmaları gibi hallere gelmiş olması, beri yandan sizin Shakespeare okumanız… Neden böyle bir şey yapıyorsunuz, Açık Radyo’nun aklı başında mı, burada bir ayrılık gerçekleşirken, şurada bir reklam çıkması gibi durumlar söz konusu artık. Ne diyorsunuz bu popüler kültür için, gelip geçici diyorlar gelip geçerken neler oluyor ne izler bırakıyor?

Ö.M.: Klasik olan hiçbir zaman gelip geçmiyor ve geçmesi de mümkün değil, 1984 de bir siyasi roman klasiği, Shakespeare de zaten gelmiş geçmiş en önemli kalıcı, evrensel yüreklerden biri; o kadar çok, her günün her ânına, her saniyesine uydurmak mümkün ki.

J.K.: Bugüne de uyuyor mu mesela?

Ö.M.: Her şeyi uyuyor. Bence büyük ve önemli yazarlarda sık rastlanan bir şey bu; her duruma insanın ‘hay Allah, tam da bu,’ dediği; tüm bu iktidar hırsları dünyanın şu an içinde bulunduğu son derece tehlikeli mecrâda ve bu konuda endişelenen insanların da kıyamet saatini gece yarısı üç kalaya ayarladıkları bir dönemde, gerek nükleer tehlikeye ve sürekli savaş haline gerekse de iklim değişikliğine… Hepsine ama hepsine uyan, etrafı saran bu korkunç ölümlerden Shakespeare’in Kral Lear’ından çok ciddi bir pasajı ‘Öldür, öldür öldür!’ dediği bir pasajı ya da tirad ya da bazı replikleri bile dolaştırıyoruz radyoda ve eminim ki, herkes kendine göre pek çok şey buluyordur metinlerde. Keza 1984 de böyle, yani hiç fark etmiyor. Birazcık da Osmanlıca dersleri verdik.

J.K.: 1984 deyince aslında orada kullanılan yeni-konuş diye bir dil vardı, sanki Türkiye’deki hâl biraz ona dönüşmeye başlıyor…

Ö.M.: Hiç şüphesiz ki öyle, artık düşünce polisi de var, ‘savaş barıştır’ da var gerçeklik bakanlığı da var.

J.K.: Sanki bir çeşit deney alanı gibi bir yer olmaya başladı…

Ö.M.: Başta konuştuğumuz gibi; entelektüellerin işi bunları ortaya çıkartmak olduğu için; Aziz Nesin’den de uygun paragraflar bulmak mümkün, hatta 100. Yaşında onunla ilgili bir şeyler yapmayı düşünüyoruz Açık Radyo’da…

J.K.: Kemal Sunal filmlerinin birçokları Aziz Nesin hikâyelerinden uyarlama, mesela opera sanatçısının çıkarttığı seslerle yapılan gülünçlemelerle halka olan uzaklık anlatılmaya çalışılırken aslında biraz popüler kültür eleştirisine doğru gitmeye başlayan düşünceler, fakat zaten Aziz Nesin’in yazdıkları hâlâ geçerliliğini korumakla beraber aslında güldürü bakımından onun yazdıklarından daha da ileriye gidiyoruz…

Ö.M.: Biraz merakınız varsa, içinde bulunduğumuz olayları yorumlamak ve onları değişik biçimler içinde de etkileyebilmek açısından sınırsız imkânın bulunduğu yerler var. Tevfik Fikret ki, dünyanın en büyük özgürlük şiirlerini yazmış biri ve onun da devreye tekrar sokulduğu anlar var; Tevfik Fikret üzerine de 4 ayrı program yaptık ve belki de tekrar Açık Radyo’nun 20. Yılı vesilesiyle bu programları yayına koymayı düşünüyoruz.

İnsanın bitmek bilmeyen arayışını gündelik olaylarla birleştirip, ama muhakkak bir otoriteye karşı düşünmeye sevk etmeli. Anton Çehov’la ilgili de inanılmaz şeyler yapıldı Açık Radyo’da mesela. Manifestomuzda zihinsel tiyatrosu diye bir kavramla yola çıkmıştık; Federico Garcia Lorca’nın Eskicinin Karısı’ndan başlayarak; Andersen de dahil buna; muhakkak bir şeyler buluyorsunuz, bir siyasi, bir toplumsal mücadele, bir vicdan muhasebesi gibi şeyler çıkıyor muhakkak; o yüzden Açık Radyo’da haddi hesabı belli değil edebi çalışmaların. Osmanlıca dersleri ihdas* ettik. Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ında bir bölüm var; orada partnerini sürekli sınava tabi tutup, sonra da hiçbir şey bilmediği için sıfır verip oturtuyor ve elbette felsefe; Oruç Aruoba’nın çeşitli çekirgeler bulup, onlarla beraber yaptığı felsefe programları var mesela; kaçınılmaz olarak onlar da edebiyatla ilişkileniyordu. Açık Radyo olarak o kadar çok şey yaptık ki, birçoğunu anımsayamıyorum bile şu an.

Şuna da değinmeden geçemeyeceğim; Shakespeare bir retorik üstadı aslında hele ki yaşadığı dönemde, yanlış hatırlıyor da olabilirim ama, haftada 40 saatin üzerinde retorik dersi var. Retorik deyince Türkçe’de ya da İngilizce’de biraz küçümseyici, siyasetçilerin kullandığı bir şey olarak anlaşılıyor. Hâlbuki retorik, hitabet sanatıyla ilgili bir şey, Shakespeare’in neden olağan üstü bir yazar olduğunu retoriği fevkalade iyi kullanıyor oluşundan anlayabiliyorsunuz. Geçen gün de Sokrates’in Savunması’nı yeni basmışlar tekrar okuyordum.

J.K.: Aslında ifadelerin ne kadar incelikli anlamlar taşıdıkları bir anlamda da…

Ö.M.: Aynı zamanda da neyin ne zaman tekrarlanması gerektiğinin ne kadar önem taşıdığını anlayabiliyorsunuz böylece. Siz Kafka’yla da çok ilgilisiniz. Kafka’nın Dönüşüm’ünü de baştan sona okuduk Açık Radyo’da mesela. Eraslan Sağlam okumuştu hatta yanlış anımsamıyorsam.

J.K.: Hani az önce de değindiğiniz gibi, iklim değişikliğiyle ilgili büyük bir saatten bahsediliyor; 3 dakika kaldı deniyor kıyamete! Bu farkındalık üzerinden baktığımızda; hepsi bağlantılı birbiriyle aslında, nereye doğru gidiyor dünya ve insanlar ne kadar farkında bunun? Siz oldukça ilgilisiniz bununla beri taraftan da kişisel olarak. Hakikaten 3 dakika mı kaldı sizce de?

Ö.M.: Kesinlikle! Artık bunu tartışmayı bıraktı insanlar. Bilim insanları yüz küsur yıldır bunun hesaplarından bahsediyorlardı.

Amerikan Senatosunun kongresinde James Henson isimli bir bilim insanı çıkıp, ‘tamamdır, artık ayağınızı denk almanız gerekiyor, yoksa gelecek nesillere yaşanacak bir dünya kalmayacak. Dünya ısınıyor ve bunun sebebi insanların kömür ve petrol gibi fosil yakıtları yakması,’ dediği bir yandan da tüketim çılgınlığını dizginlenmeleri gerektiğini söylemesinin üzerinden 27 yıl geçti ve şimdi dünya çok daha vahim bir durumda, deniz seviyeleri yükseliyor dünya üzerindeki bütün buzullar deli gibi eriyor ve hatta daha geçen gün bir haber gördüm; The Guardian gazetesinde yanılmıyorsam; dünyanın bütün buzullarına tırmanan bir sporcu; Kilimanjaro’da Afrika’nın tek buzulu olan dağ ve bu sporcu oraya çıkmış, fakat bunun son çıkışı olacağının bilincinde tabii, uzaktan ince bir duvar halindeki buzula kancasını takıp tırmanıyor, ama arka taraftan düşebilir yani o kadar ince jilet gibi kalmış bir buzuldan bahsediyoruz. Bunun insanlık için sonsuz korkunçlukta sonuçları olacak.

Buzullar eridiği zaman aç kalınacak ve bütün o nehirler Ganj, Sarı Irmak gibi ırmaklar kuruyacak, açlık, savaş ve kıtlık seviyelerinin yükselmesi okyanusların perişan olması…

Yapabileceğimiz şey bütün bunları yalnız konuşmakla kalmamak. Açık Radyo belki de 15- 16 yıldan beri konuyla ağır şekilde ilgili, hatta yazılmış bazı önemli kitaplardan da sıkça bahsediyoruz; mesela Cormac MacCarthy’nin The Road isimli kitabı; henüz tamamını okumadıysak da çok iyi, sonradan filmi de çekildi. Kitap, bir küresel iklim felaketi sonrasında çocuğuyla birlikte dolaşan bir babanın hikâyesini anlatıyor.

Bundan başka, 2300 yılında bir Çinli tarihçinin neler oldu dünyada diye… -çünkü Çin’den başka ülkede kalmamış biraz idare etmişler, Collapse’dı sanırım adı kitabın- …dönüp, ya insanlar nasıl bu kadar ahmak olabiliyorlar; bunu göremediler? diye sorduğu, ama tamamen mevcut gerçek bilimselliğe dayalı olarak kurgulanmış bir kitap var mesela.

J.K.: Evet, aslında hiç de distopik bir hikâye değil çünkü bilimsel verilere dayanıyor.

Ö.M.: Zaten yazarlar Naomi Vasquez ve Eric Conway isimli, iki tanınmış iklim bilimci ama burada böyle bir hikâye çıkartmışlar; onu da bir ara okumayı düşünüyorduk Açık Radyo’da. Araya benim bu New York seyahatim girdi ve öyle kaldı; New York’ta da çok büyük bir yürüyüşe katıldık, her gün yayın yaptık; dörtyüz bin kişi, Manhattan sokaklarında iklim yürüyüşü yaptı.

J.K.: Peki orada tepki nasıl, buradaki tepkiyle oradaki tepki arasında fark var mı? Çünkü sanki öyle bir durum var burada ve sanki birçok şeyin farkında değiliz, Türkiye dünyadan hâlâ biraz kopuk mu?

Ö.M.: Öyle bir halimiz var, siyasi ve sosyal veya belki başka açılardan, ama özellikle son yıllarda, bu son 10-15 yılda ekoloji konusunda çok büyük bir mücadele veriliyor yani somut direnişler var. Sinop Gerze’de mesela üç yıl direndiler ve hiç öyle çevreciler filan değildi direnenler, bildiğimiz köylü insanlar. Nehirlerini, topraklarını, havalarını korumak için büyük bir mücadele verdiler, ama kazandılar sonuçta; orada termik santral yapılmasından vazgeçildi. 80 tane termik santral planı vardı kalkınma projesine karşılık.

Kimi yerde müthiş bir mücadele veriliyor, kimi yerde de olmayabiliyor, ama yükselen potansiyel var. Bir harita var, hatta çevresel direniş haritası diye geçenlerde de yenilenmiş hâlini bana yolladılar; henüz bakma fırsatı bulamadım, orada bundan yaklaşık olarak bir sene önce 64 ayrı yer haritada görülebiliyordu, şimdi eminim ki bu, iki katına çıkmıştır. Bu nokta da konumuzla da ilgili olarak genç nesil ve özellikle sanatçıların çok büyük bir rolü var, mesela plastik sanatçıların yaptıkları maketlerin ve pankartların durumu insanı şaşırtacak kadar güzel ve büyük bir çeşitlilik gösteriyor olağanüstü güzellikte dev şeffaf kuşlar uçuruyorlardı New York’ta.

J.K.: Bir çeşit festivale dönüştürmüşler neredeyse…

Ö.M.: Artık o hâle varmış zaten, evet. Gündönümü günü yapıldı mesela. 21 Eylül’de; gün ve gecenin aynı uzunlukta olduğu gün, sabahın köründe az sayıda insan, Central Park’ta toplandı. Amerikan yerlileri -ki bunca yıl sonra başı çekenler onlar ve onların doğayla ilişkileri koparılamıyor- her şeyin

birbiriyle bağlı ve insanın sadece doğanın basit bir parçası olduğunu ve o uyumun içinde ancak bir anlam ifade ettiğini çok iyi biliyorlar. Onların yaptığı bir ritüele katıldık bayağı dansları, duaları, totemleri ve giysileriyle beraber, yedi kabile bir arada temsilen bir gösteri yaptılar ve onlarda yedi kuşak süren bir sorumluluk anlayışı var, yani diyorlar ki ‘biz bu gezegeni dedelerimizin dedesinden devraldık ve yedi kuşak sonrasına da devretmek zorundayız.’ İşte biz de bunu kavrayabilsek sorunu çözeceğiz.

J.K.: Aslında bizde de var olan bir durum bu hani bir laf yedi göbek sülale diye…

Ö.M.: Bütün halklarda olan bir şey bu aslında ama en çok da yerlilerde çünkü onlar doğayla iç içe yaşadıkları için ve çok ağır soykırıma uğradıkları için.

J.K.: Peki hâlâ onlar için koruma alanları var mı?

Ö.M.: Var tabii ve toprağın canını çıkartan kum petrolü kaynakları onların toprakları üzerinden geçiyor, hâlbuki hakları var, mesela Kanada’da hükümetle yapılmış antlaşmalar var. Şimdilerde yerlilerin alanlarını da çiğniyorlar ama onlar da bir şekilde ayaklanmış durumdalar. New York yürüyüşü aslında bütün bu büyük mücadelenin bir parçasıydı ve yerliler de dansları ve kıyafetleriyle gelip katıldılar. İlginçtir Hıristiyan kiliselerinde bir sürü toplantı yapıldı. Bazı kiliseler artık kendi cemaatlerinden topladıkları paraları yatırıyorlar; onlar da gelirlerini öyle sağlıyorlar tabii, bir kısmı da en fazla kâr veren petrol şirketlerine yatırmışlar mesela; oradan yatırımları geri çek hareketi var bir de. Hıristiyan kiliselerinin bir kısmının ‘Unitarian Church’ isimli, bin kişilik bir kilisenin salonunda sosyalistlerin temsilcilerinin konuşmalarına tanık oldum, mesela çocuklar ve öğrenciler vardı ve sendikaların ilk defa orada olduğunu gördüm.

Bu eylemler, dünyada altı yüz şehirde aynı anda yayınlandı. Net olarak bildiğimiz şey şu ki, 2015 aralık ayında Paris’te iklim görüşmeleri yapılacak; Taraflar Konferansı deniyor ona; 21. olacak sanırım bu ve orada bağlayıcı bir antlaşma yapılması için bütün kesimlerin hep beraber kendi hükümetlerine ‘ya bu işi yapın, ya da biz ne yaparız bilmiyoruz,’ demesi lazım.

J.K.: Ben de onu merak ediyorum…

Ö.M.: Biz şimdi 2015’teyiz şimdi ve başladık buna, ciddi bir hareket oluştu mesela Papa gibi kuvvetli müttefiklerimiz de var ‘…Tanrıya atılmış en büyük topraktır,’ dedi. Gece yarısına 3 kala demek başka bir çıkış yolu olmadığını gösteriyor.

J.K.: Geri dönüşsüz bazı etkileri yaşanacak artık zaten bundan kaçış yok…

Ö.M.: Kaçış yok evet yaşanıyor ve yaşanacak. Dünyanın en sıcak yılı 2014’tü, şimdi 2015 olacak, en sıcak 16 yılın 15’i Türkiye’de yaşandı. 1 derecelik bir artış bile tahılların harap olması demek; bu da açlık ve savaş demektir zaten. Mesela Suriye’deki korkunç iç savaş, esas ihtimalle sürekli bir kuraklıktan başlıyor. Diyelim ki bu anlaşmalar imzalandı herkes kabul etti çeşitli önlemler alınmaya başlandı ama sonuç itibariyle bu sıkıntıların büyük bir kısmı yaşanmaya devam edecek. Savaşlardan baş alamayacak bir hale geldik bile zaten, her tarafta çatışmaları görüyoruz hep beraber ama tek yol mücadeleden geçiyor.

J.K.: Bu noktada insanlara anlatılabilir mi? Aman ha, bakın bu havalar biraz daha ısınacak ya da soğuyacak gibi bir durum değil aslında, gidişat hakikaten geri dönüşsüz bir noktaya vardı ve böyle devam ederse artık yapılacak bir şey kalmıyor; filmin sonunu yaşamak gibi bu, diye?

Ö.M: Bir ihtimal daha var o da ölmek mi dersin. “To be or not to be,” aşamasına geldik aslında…

J.K.: Ne yapılması lazım peki, mesela beş on tane nükleer santral yapsak işe yarar mı?

Ö.M.: Nükleer santrallerin yapılmaması gerek elbette ama asıl iş, kömür üreten termik santrallerde. Kömürle ilgili mevcudun, hatta bunun dörtte üçünün kesinlikle yerin altında kalması gerekiyor, bu matematiksel bir hesap olarak ortaya konulmuş, yani kömürü yakarsak iki derecelik bir artışı önleyemeyiz ve önlenemezse de bu üçe dörde ve yüzyılın sonunda da beş dereceye kadar varacak, beş dereceye de adapte olmak insanlar açısından pek mümkün gözükmüyor. Belki hamam böcekleri ve başka bakterilerin adapte olması mümkün ama insanların ve pek çok başka memelinin de sağlayamayacağı açık. 1970’ten bu yana William W. F? Açıkladı; sadece kırk yıl içinde dünyadaki omurgalıların yüzde elli ikisi yok olmuş, şahsen ben düşünemiyorum yani bunun içerisinde memeliler de var, balıklar da.

J.K.: Hakeza galiba bir çok bitki türü de söz konusu…

Ö.M.: Evet, ama bu akıl alır bir iş değil, sadece 70’ten bu yana neo-liberalizm denen bir tuhaf kapilatist sistemde kalkınacağız ve her türlü kaynağı kullanacağız, diye bütün demirleri bütün madenleri çıkarıp böyle bir anlayışla devam edilmesinin imkânsız olduğu, ama tek yolun da bununla mücadele edip santral yaptırmıyoruz demekten geçiyor olduğu açık. Açık Radyo’da başından beri bu gidiş gidiş değil diyor. Ziya Paşa’nın deyimiyle: “Bu terazi, bu bisikleti çekmez,’ yani.

J.K.: Alternatif var mı peki bunun için?

Ö.M.: Büyümemeye dayanan yerel ekonomik yapılanmalar var ve dünyada bunun çok ilginç deneyimleri de var. Çok daha farklı türden müşterekler var; sahip çıkan parklara, bağlara, bahçelere, rüzgâr enerjisine.

J. K.: Galiba Avrupa’da da bir çok yerde rüzgâr enerjisine dönülmeye başlandı?

Ö.M.: Başlandı, ama kömür kullanımını önleyemiyorsunuz, mesela Polonya, Avrupa Birliği’nin bir üyesi ve karşı çıkıyor buna, İngiltere de benzeri bir şey yapıyor. Avusturya zaten kömür ihracatçısı. Kendi halklarının baskısına tepki gösterip iklimi değil, sistemi değiştir, diyen bir büyük bir çevre hareketi oluşturmamız gerekiyor.

J.K.: Çok da güç değilmiş gibi gözüküyor bazı şeyleri çözmek esasında…

Ö.M.: Ama insan beyninde bir şey var; Chomsky’nin hep hatırlattığı benim de sıkça dile getirdiğim bir şey var; bir tartışma, şimdilerde yeniden alevlenen bir tartışma bu, Kozmos isimli diziyi yeniden gösteriyorlar; ben henüz görmemişsem de. Kozmos’u ilk yapan adam Carl Sagan’dı zaten, şimdi yapanlar da onun öğrencileri. Carl Sagan ilk defa uzaydan çekilmiş dünya fotoğrafını gördüğü zaman, gösteriyor ve diyor ki: “İşte dünya, küçücük mavi bir nokta olarak görünüyor buradan…” Bunun gibi milyarlarca yıldızın bulunduğu bir galaksi burası; o yüzden çok önemsiz bir yerdeyiz ve şunu da diyor, ‘medeniyet yaratacak seviyede bir zekâ evrende nasıl olsa vardır, bu kadar

sayı içinde imkanı yok çünkü…’

J.K.: Olmama ihtimali daha düşük değil mi?

Ö.M.: Gelgelelim çok ilginç bir münazara cereyan ediyor. Carl Sagan kadar önemli bir antropolog daha doğrusu evrim biyologu Ernst Mayr ekibiyle birlikte dünya üzerindeki türleri araştırıyor ikisi araştırmanın sonuçlarını tartışıyorlar daha sonra ve Mayr, medeniyet yaratacak zeka olması ihtimali zor, diyor, çünkü araştırdık biz, diyor yeryüzündeki ilk bakterilerden, denizdeki ilk canlılardan bu yana elli milyar tür gelip gitmiş, diyor, istatistik olarak elli milyar tür içinde bir tek insan medeniyet kuracak zekaya sahip, dolayısıyla da ne uzayda, ne de evrende olamaz diyor, çünkü elli milyarda bir ihtimal, yok demektir aslında, diyor ve bir de daha da korkunç bir şey söylüyor ki şöyle, biz her türün ortalama yaşama süresini ölçtük ve bu süre yüz bin yıl, eh insan da aşağı yukarı yüz bin yıldır bu haliyle var, dolayısıyla da raf ömrünü doldurduğu sonucuna varabiliriz, yani üzgünüm çocuklar, gençler için de böyle bir tehlike var gibi gözüküyor… Chomsky de bu tartışmayı anlatıp sonunda biyolojik bir hata olduğunu, bir mutasyon olduğunu ispat etmek zorunda değilim insanın, bu kadar ahmaklık olamaz, diyor. İnsan kendini ve beraberinde pek çok türü de yok edecek; demin de konuştuk, büyük balıkların yüzde doksanı yok artık, çünkü dev ağlar atarak avlıyorlar onları ve bu ağlar denizin dibini de tarıyor ve o balık türü olmuyor artık; üstelik yarısını da hayvan yemi olarak kullanıyorlar. Dünyada kırk milyar hayvan var, yetişmiyor bile hayvanlar insanlığın yemesi için yetiştiriliyor. Bitkileri yemek yerine, buğdayları hayvanlara yedirmek için ekiyoruz; ormanlar kesiliyor; bu da çok büyük bir tuhaflık. Aslında et yememek gerekiyor. Bunları da söyleyeyim ki, zaten az olan düşmanlarımın sayısını daha da artsın! Ama bu gidiş, gidiş değil, o yüzden de el birliği yapmak lazım; Açık Radyo’nun 20. Yılında şöyle dedik biz yerel, yatay ve yavaş, yani mutlaka yerel düzeyde örgütlenmek gerekli. Açık Radyo şirket olmakla beraber, kâr amacı gütmeyen bir kooperatif aslında ve müşterek olarak çalışıyor.

J.K.: Doğru olanı da bu gibi küçük çözümler üreterek büyüğe doğru gitmek, kolektivizm.

Ö.M.: Evet, doğru olanda böylesi zaten, ama yatay, yani internet yoluyla paslaşarak bu tip yerel hareketler arasındaki bağlantıyı kurmak ve aynı zamanda da global hareketlerle beraber ilerlemek. Bir de yavaşça, yavaş bir yaşama tarzıyla mümkün: Hiçbirine ihtiyaç duymadığımız binlerce tüketim malzemesinin peşinde koşuyoruz her gün, sonra da hadi işimiz bitti, gidip akşam televizyon seyredelim, dizilerin arasındaki reklam kuşaklarında gördüğümüz ürünleri koşup satın alalım falan, diyoruz. Böyle bir anlayış olamaz. Hiç biri, bir işimize yaramayan onlarca eşyayı satın alıp birbirimize hediye ederek bir ömür geçiriyoruz; bu bir ahmaklık ve biyolojik bir mutasyon duygusu veriyor. Ernst Mayr’a bir bilim insanı olarak, ama ispat etmek zorunda değiliz.

J.K.: Hediye demişken bu arada bizde işe yarar bir hediye verelim size; içeriden tüyo aldık aslında çaktırmıyoruz ama… Bulamamışsınız bunu rivayete göre… Shakespeare okuduğunuz için şu ara size Mina Urgan’ın Shakespeare ve Hamlet kitabını aldık.

Ö.M.: Ah çok harika, teşekkürler!

J.K.: Rica ederiz, ne demek. Keyifli okumalar şimdiden… Eh, bize müsaade…

 

 

 

Recommended Posts