Ağaç Yiyen Canavar

Ağaç Yiyen Canavar

Ve suskunluğun yaşama ihanet olduğu, sesin ve sözün olabildiğince yükseltilmesi gerektiği günleri takip ediyordu o sıralar. Uzak bir şehirde bir canavar dadanmıştı güzelce bir yerin ağaçlarına. O yerdeki ağaç sayısından fazla insan, ağaçlar, gölgeleri ve üzerine konan kuşlar için ölmüştü. Canavarın pek komut sever sırtlanları tarafından vahşice öldürülmüşlerdi. Canavar kendine devasa bir yuva yapmış, içine kurulmuştu ve dört bir yana oradan ateşler saçıyordu. Ergen güzeli karakaşlı oğlancığın biri, eriye küçüle ölüme yaklaşıyordu her geçen gün bir hastane odasında. Oradan, yarısı erimiş vücuduyla cansız çıktığında, üzeri hâlâ ekmek kokuyor olacaktı aylar sonra. Ne onun, ne diğer ağabeylerinin kanı, canavarın püskürdüğü ateşi söndürmeye yetmiyordu o günlerde.  Hatta getirip, kendi annelerinin kalbinin orta yerine koyuyordu ateşi.. Canavarı pek çok seven bir ‘insan canı kurtarıcısı’, bir oğlancığın tazecik gülüşünün sonu oluyordu, kurtarmayı reddedip kapısından kovarak. Canavar, en büyük, en güçlü alevini püskürtüyordu ve yangın yerinde yaşam adına toplananlar evlerine çekildiğinde, canavarın asıl niyeti çıkıyordu ortaya. Herkes yangınla uğraşırken, o uzak bir ülkenin canavarını ‘canavarlar meclisi üyeliğine’ kabul eden kâğıtları imzalıyordu başka canavarlarla birlikte. Ağaçlardan yapılmış kâğıtları… İşte, sözcükler, hatta haykırışlar bu noktada susulursa ihanet olurdu. Yaşama ihanet.

Dondurmasının beyazıyla aklanamayacak bir şehirdeydi Hayat. Kapkaraydı bu şehir canavar sevicilerin zihninin karanlığı yüzünden. Sessiz, uyuşuk, duyarsız, kendisine değmeyen yılanın duacısı… Yılanın kendisini zaten her gün kemiriyor olduğunu bile göremeyen, yılanın her tıslayışının kör alkışçısı… Yarı ölüler dünyası… Hayat, tüm bunlar olurken evine kapanmış, sessizliğiyle, hatta canavar sevgisiyle yaşama ihanet eden bir şehirde olmanın utanç verici ayrıcalığını yaşıyordu. Duvarları, masaları yumruklayarak… Kızına sarılarak… Oturduğu yerden, oturduğu yere sığamayarak takip ediyordu.  Güney kutbunun o sevimli hayvanlarıyla ilgili etraflıca bilgiyle halkı aydınlatan pek asil televizyon kanallarından değil elbette. Yazıp çizdikleri yüzünden, canavarın sırtlanları tarafından sırtlan yuvalarına kapatılan ‘yaşam sevici’ insanlardan… Yangın yerinde ölmeyip, canavarın ateşiyle kavgaya devam eden insanlardan… Tüm bunlar olup biterken, minik tanrıça üç yaşını dolduruyordu. O çok istediği kelebekli pasta, onun bu yangın yeri tarafından henüz soldurulmamış gülücüğü hatırına bulunuyordu. Ve minik tanrıça, üçüncü kez ‘iyi ki doğuyordu’.

O günlerde canlı ve cansız varlıkları öğreniyorlardı anne kız birlikte. Beslendiklerini, büyüdüklerini, hareket ettiklerini öğrenmişti minik tanrıça. Nasıl da şaşırmıştı yürüyemeyen, beslenmeyen, büyümeyen canlıların olduğunu öğrendiğinde. Çiçeklerin, otların, ağaçların… Sonra, birlikte aldıkları saksıda onların neyle büyüdüğünü, nasıl beslendiğini gözlemlemişti. Ağaçların da böyle beslenip büyüdüğünü… Beslenmek zorunda oldukları için toprağa tutunmaları gerektiğini… Bütün canlıların yürümek zorunda olmadıklarını… Tüm bunlar, Hayat’ı bir ağaçtan özür dilemek zorunda bırakmıştı o günlerde. Ekmek alıp dönerken bir sabah, yol kenarındaki salkım söğüdün dalını tutmuştu Hayat hafifçe. İstemsiz bir şeydi, belki çocukluğundan kalma… Birkaç yaprağı elinde kalıvermişti. Ve görmüştü o yaprakları minik tanrıça… Görmüş ve yaygarayı basmıştı, epeydir ‘y’den ‘ğ’ye evrilmiş ‘r’leriyle…

“Ağacın canını acıttın. Ona pağmaklağını geği veeeğ. Özüğ dileeee!”

Hayat, ağaçtan parmaklarını kopardığı ve canını acıttığı için özür dileyene kadar çocuk susmamıştı. Nasıl da gurur duymuştu o an kızının incecik kalbiyle. Ve nasıl da korkmuştu onu nasıl bir cehennemde hayata hazırlamaya çalıştığını düşününce. Haklıydı adam: “Dünya hassas kalpler için bir cehennem”di.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir