Algılamak ya da Algılamamak, İşte Bütün Mesele Bu! – N. Linda Fraim

 In Alengirli Mecmua, Pozisyon Hatası, Sizin İş De Zor, Söyleşi

Klinik Sağlık Psikoloğu, Evlilik ve Aile Terapisti ve aynı zamanda Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi Psikoloji Bölüm Başkanı Yrd. Doç. Dr. Linda Fraim ile kitabı Ebenin Dantelli Donu üzerinden kolektif toplumlarda bireyselleşememe sorununu, toplumun aile terapistlerine bakış açısını ve tabuları konuştuk…

Sonuçta şöyle bir mantık var; sen psikologsun, senin bütün sinirlerin alınmış, senin her şeyi alttan alman gerekiyor, sakin olman gerekiyor. Yok yani, kusura bakma, ben de etten kemikten yapıldım. Benim de bir kaldırma kapasitem var.

Şöyle bir izlenim uyandı bende kitabı okurken, edebi kaygıdan ziyade mesleki kaygı gütmüşsünüz yazarken. Bundan kastım da şu, insanlar okusunlar kitabı ve eğer bu davranışları sergiliyorlarsa üstüne düşünsünler hiç değilse, demişsiniz. Peki, hikâyeden bahsedebilir misiniz biraz? Niçin başınızı belaya sokup böyle bir şeye kalkıştınız?

eddEbenin Dantelli Donu kitap olarak çıkmadı ilk etapta. O süreç içerisinde, o birikmişliğin getirdiği “eeeeh yetti gayri” hissiyle sabahın köründe kalktım, terasa çıktım, bilgisayar önümde, bir boşalım yaşadım ve yazmaya başladım tıkır tıkır. Kafamı kaldırdığımda 25 sayfa vardı. Eski bir öğrencim var, dedim ki: “Buna bir yazar gözüyle bakıver…” Onun kitapları da var. “Hani kayda değer bir şeyler var mı? Bu kadar yazmışken hiç değilse bir işe yarasın.” O da dedi ki: “Hocam, gerisi var mı?” “Olmalı mı?” dedim. “Olmalı ve yazıyorsun,” dedi, “Peki, ben büyük sözü dinlerim,” deyip ondan sonra devam ettim. Yoksa aman ben bir kitap yazayım, hele roman yazayım… Ben kim, roman yazmak kim. Bu arada, Türkçe benim ikinci lisanım. Dolayısıyla lisan, üslup gibi ciddi kaygılar söz konusuydu ve bir şekilde o hikâye anlatıldı. Evet, bir psikolog gözüyle çünkü hep danışanın hikâyeleri anlatılıyor, hiç psikolog gözüyle anlatılmıyor. Sonuçta şöyle bir mantık var; sen psikologsun, senin bütün sinirlerin alınmış, senin her şeyi alttan alman gerekiyor, sakin olman gerekiyor. Yok yani, kusura bakma, ben de etten kemikten yapıldım. Benim de bir kaldırma kapasitem var. Dolayısıyla bunu biraz da yansıtmak ve aynı zamanda bir yabancı olarak, yabancı uyruklu birisi olarak, bireyselci bir toplumdan gelen ben, kolektif bir kültürde yetişen yine ben… Onun çatışması ve beklentiler…

Danışanlarımdan duyuyorum hep bunları; özellikle kayınvalidesiyle anlaşamayanlar olsun, evde problemler yaşayanlar olsun, gerilimler olsun… Aslında 40 yıl düşünsem aklıma gelmez birçokları. Bunları yazdıkça şekillendi kitap. Çünkü Türkiye’de çok yaşanıyor iç çekişmeler, “Benim dediğim olacak,” tamam senin dediğin olsun ama  salt senin dediğin olacak, diye de bir kural yok. Dolayısıyla kitap oluverdi. Hatta kitap çıktı, çıkmadan evvel düzeltmeler yapıldı. Yayınevine gittik, kendimi imza veriyorken buldum. Sürreal bir deneyimdi. Hâlâ da öyle gibi geliyor, hele imza günlerinde; nasıl ya… insanlar kitaplarımı almaya geldiler, benden imza mı istiyorlar? diyorum. Komik buluyorum. Biri beni cimciklesin modundayım. Bir sene oldu yayınlanalı ve ben kitap yazmışım falan oldum. O şekilde çıktı ortaya…

Linda Fraim2Çok güzel, ince bir şey söylediniz bireyci dediğiniz zaman, bu genel itibariyle yanlış biliniyor, kötü olarak algılanıyor. Bireyci toplumda yetişmiş olmanın verdiği bir şey var sizde ve Türkiye’de belki Kıbrıs’ta da aynı kültür var diyebiliriz, yakın birbirlerine. O iki algı biçimiyle insanların yetişme şekilleri ve oradaki fark, buradaki aile yapısını oluşturan niteliklerin temel taşı zaten. Ne gibi farklar görüyorsunuz bireyci ve kolektif algı biçimleri arasında?

Bireyselci kültür şunu der: “Ben, kendim ve gölgem… Senin ne düşündüğün umurumda değil.” Sonuçta karar benim, düşsem de ben çekeceğim ceremesini ya da pastanın kaymağını yiyeceğim. Bireyselci budur. Türkiye’ye baktığımız zaman, özellikle Doğu kültürlerine baktığınız zaman, senin ne düşündüğün, ne yaptığın çok önemli değil. İstediğin gibi hareket edemiyorsun çünkü sen kendi başına değilsin, sen bir aileye bağlısın. Dolayısıyla senin her hareketinin dalgaları aileye yansıyacağı için sen kendi başına karar veremezsin, mutlaka ailenin onayı gerekiyor. Aile onaylarsa hareket edebiliyorsun.

Aynı zamanda toplumun onayı gerekiyor. Aile toplumun dediğini yapıyor…

Tabii, Matruşka bebeği gibi. Şimdi ben İstanbul’da yetiştim; kolektifliğin içinde yine bireyseldim. Ben mesela bana hiçbir zaman hayır, dendiğini bilmiyorum. Ben şuraya gideceğim, tamam, biz şuraya gideceğiz, tamam… Yeter ki haberimiz olsun. Hani çok rahat yetiştirdiler o konuda, hiç baskıya uğramadım. Hatta arkadaşlarım izin alamazlardı, çıkamazlardı, anlam veremezdim ben bu duruma. Orta son, lise başlarından bahsediyorum.

Belki de olması gereken bu…

Bilmiyorum, belki de ama aile içi dinamikleri çok farklıydı bizim. Mesela kolektif kültürlere bakıyorum, “Gel bunu yapalım?” “Anneme sormam lazım…” Bir dakika ya… 18 yaşını geçmiş olmana rağmen hâlâ ailene danışman mı gerekiyor, ama yine bu kültürel bir şey. Dolayısıyla öyle öğretilmiş, onu değiştirmek çok zor. Ben öğrencilerimde de görüyorum bunu. Adam gelmiş 19-20 yaşına, markette: “Anne şunu mu alayım, bunu mu alayım?” diye soruyor. Karar verme yetenekleri demeyeyim; o beceri hiçbir zaman için aşılanmıyor, çünkü çocukluktan anne her şeyi yapıyor. Anneyi kötülemek anlamında söylemiyorum bunu. Bir yandan çocuklara çok büyük kötülük de yapıyorlar, o ayrı bir konu ama diğer bir yandan annenin toplumsal olarak tanımlanan görevi de: “Sen çocuğa bakacaksın, çocuğun bütün şeylerinden sen sorumlusun, evi çekip çeviren sensin,” ama gel gör ki bireyselci kültürde belli bir yaşta başlıyor. Ben hatırlıyorum, orta sondu yanılmıyorsam, 13-14 yaşlarıma gelmeden önce Amerika’ya gitmiştim. 1 sene halamda kaldım. Halamlarda 5 kuzen, 2 halamla eniştem etti 7, eh babaanne 8, ben 9… Tek ailenin, tek kızıyım bu arada. Evde kalabalık olunca kaçan bir tiptim. 9 kişinin içerisinde biri çamaşırı yıkıyordu, biri katlıyordu, biri çöpleri atıyordu… Herkesin bir işi, bir sorumluluğu vardı. Yapmadığı zaman da haftalık harçlığını alamıyordu. Böyle büyüyünce tabi o sorumluluğu alıyorsun ama 40-50 yaşına kadar her şeyini annen yaptığı zaman almıyorsun. Ben de buna karşıyım. Kendi öğrencilerimden biliyorum; adamlar geliyorlar: “Hocam, şu var mı?” “Bilmem, derse baktın mı?” “Yoook” “Eh bir zahmet bakıver.” Biliyorum var ya da yok olduğunu, ama ben ısrarla söylemiyorum. O sorumluluğu almalarını istiyorum. Dolayısıyla aradaki fark oradan geliyor.

Birey olamamak gibi bir sıkıntı doğuyor kolektif kültür içinde. O birey olamamanın getirdiği bir de başka sorunlar doğuyor. Bu aslında insanları otomatik olarak, sürü psikolojisiyle diyelim, kendilerini tanımlamak ve bir fikirle tanımlayabilmek için zannediyorum, bir aile oluşturmaya götürüyor. Oysa öncelikleri kendilerine belki de bir kimlik oluşturmak olmalı ama kendileri bir birey oldukları halde kendilerini tanımlayamadıkları için bu hal, çoğunu da evliliğe sürüklüyor…

Hem o, hem de kopmaya sürüklüyor. Birçok öğrencinin yurtdışına gitme sebebi aileden kopmak, ailesinin baskısından kurtulmak. Ufacık çocuğa soruyorlar: “Sen büyüyünce ne olacaksın?” Erkek çocuk diyor ki: “Ben balet olacağım.” Oradan baba diyor ki: “Ne yani, tayt mı giyeceksin?..” Diretme, bırak. Çocuk bunu yapsın. Belki bizim alt yapımız yoktur, imkânımız yoktur ama astronot olup hangi gezegenleri keşfedeceksin, demek yerine çocuğu sallıyor, küçümsüyor ve dalga geçiyor. Bu da çocuğun fikrini beyan etmesini engelliyor. Sonra geliyor bana üniversite yaşlarında: “Ne düşünüyorsun?” dediğin zaman “Bilmem,” deyip sadece bakıyor. Bastırılmışlıklar var. Aileden geliyor, ailenin eğitiminden geliyor… Her aile böyle mi? Hayır değil. Kolektif yapıda yetişen çocukların bir kısmı da var ki, birey olmuş olabilir, çünkü aile buna teşvik etmiş. Nasıl teşvik edeceğini bilemeyen çok aile var. Eh öyle olunca da bizde Batıya hayranlık doğuyor. Niçin hayranlık? Herkes istediğini yapabiliyor, herkes sorumluluğunu kaldırabiliyor, her konuda aile izni olmadan adım atılabiliyor. Benim kendi arkadaşlarım bile lise zamanlarında eve sevgilisini getiremezdi. Annem sorardı, kimle geziyorsun, kimdir, nedir gibi. Hâlâ da sorar, ne kadar evli olsam da, kimlerle geziyorsun, kimdi arkadaşların; merak eder çünkü. Ama bu baskı değildir, sen bununla gezemezsin, olmaz, bacaklarını kırarım muhabbeti yoktur aramızda hiçbir zaman. Ama Türkiye’nin geneline baktığınız zaman o kolektiflik biraz da bu boyunduruğun altına girmenize sebep oluyor.

Bireyin, ailenin kabul edeceği bir insan olması ön koşul yani. Zaten kitabın da temeli bu konu üzerine kurulu, aileler biraz fazla karışıyor işlere ve bunun yaşla filan alakası da yok…

Aynen, hiç alakası yok.

Derslere de giriyorsunuz okulda, öğrencilerle çok fazla sıkı temas içinde olduğunuz için daha iyi gözlemliyorsunuzdur; gençlerde, yeni kuşakta bu halin dönüşmesi gibi bir durum söz konusu mu?

Yok. Neden yok? Geçen bahar döneminde ben okulun tanıtımları için epey bir yerlere gittim, gezdim. Benim verdiğim seminerin konusu iletişim; ister arkadaşlık, ilişki, ister profesyonalite, nereye taşırsanız taşıyın, dedim. Çıkan iki başlık var bu ikili ilişkilerde. Bir tanesi romantik ilişkiler… Dedim ki: “Üniversitede karşınıza bir adam çıkacak, bir kadın çıkacak. Hoşunuza gidecek. Velev ki adam şöyle…” Bir tane slayt çıkıyor, adam kaslı, baklava göbekli, boynundan aşağısı dövme kaynıyor. Kızlardaki tepki: “Hocam, ben bunu eve getiremem, annem kapıya koyar,” gibi söylemler oluyor. Diğer slaytta da gayet derli toplu, efendi bir adam çıkıyor. “Bunu da sokmazlar eve hocam, ama bu daha düzgün” gibi bir tepki alıyorum. Daha sonra, erkeklere diyorum ki: “Hazır mısınız, sizinki geliyor?” Yine aynı şekilde, siyah bikinili, saçlar simsiyah, vamp ve ful dövmeli bir kadın… Salonda kopuyor erkekler tabi… “Hocam, ben bunu eve götürürsem ailem beni evlatlıktan reddeder,” diyorlar. Hani hep görüntü üzerine bir algı var. Ne kişiliği, ne işi, ne hayırseverliği… Adeta bunlar önemli değil. Bu çocuklar lise son öğrencisi. Daha şimdiden bu tepkiyi veriyorlar. Önceden kararlaştırılmış evlilikler, beşik kertmeleri; bunlar yok değil, ama yurtdışında birisi mesela evlenmek istese, ailesine belirtse, sevdin mi, sevdim; o zaman iyi de olsa yanındayız, kötü de olsa arkandayız tepkisiyle karşılaşır, ama burada “hakkımı sana helal etmem, sütümü sana helal etmem,” gibi söylemler var. O zaman da ailem mi, sevgim mi ikilemine sürükleniyorsun ister istemez. Keza hikâyede yaşandığı gibi. Cenk’in yaşamış olduğu git geller çok zorlu bir dönem, zorlu bir durum ama ne yazık ki o değişmiyor. Daha şimdiden lisedeki çocuklarda “ailemin onayı gerekir” durumu var.

Batıya öykünme, onu merak etme, ona özenme durumu görüntü olarak da var. Batıyı algılamak ve uygulamak durum söz konusu değil…

Uygulamaya geçince, geçmiş olsun…

Linda Fraim1

İnsanlar büyük ihtimalle düşünüyorlar, Aile Danışmalığı nasıl bir şey, diye. İnsanlar mesleğinize önyargılı mı sizce? Ne kadar ulaşabiliyorsunuz o “sıradan aileye?”

Sıradan aile zaten gelmiyor. Bireysel danışmanlık olsun, çift terapisi olsun, aile terapisi olsun buna gelen belli başlı gruplar var. Birincisi hakikaten “bizde bir problem var;” iletişim kurma sorunları, çocuk yetiştirmede veya aldatma ve affedememe gibi durumlarda olan bir grup var. İkinci grupta ise özellikle “bende bir sorun yok, sen git,” diyen erkeklerin eşleri var. Üçüncü grupta da evde kimsenin artık dinlemediği derdinin dinlenmesini isteyenler var. Dördüncü grup da “sen iyi bir anne-babasın,” denmesini bekleyen, pohpohlanmaya ihtiyaç duyanlar var. Bir de beşinci grup var; orada da “ya ne oluyormuş burada, bir bakalım,” diyerek gelenler var. Yani bizde mozaik çok geniş, renkli. Ama genel sorun psikolog dendiği zaman “ya bende bir sorun yok ki,” deniyor, önyargıyla bakılıyor; oysa başın ağrıdığı zaman nasıl doktora gidiyorsan bu da öyle bir şey.  Fakat ruh sağlığı hizmeti almak dediğin an insanlar şöyle anlıyor; “ben bir uzmana gideceğim, o bana ne yapacağımı söyleyecek ve hayatım mucizevi bir şekilde, bir gecede düzelecek.” Böyle bir şey yok. Eğer ortada bir problem varsa -biraz da çalışılan branşa göre tabii, çünkü hepimiz farklı alanlarda çalışıyoruz- gelen kişinin probleminin adının konması gerekiyor öncelikle; bu ailenin herhangi bir bireyiyle, eşle, vb. olabilir, ondan sonra çözüm yoluna gidilmesi gerekiyor. Aile danışmanlığını genelde şöyle algılıyor insanlar: “Bir aile danışmanına gittim, suçlu olan ailem, bunu çözeceğiz, beni düzeltecekler.” Öyle bir şey yok. Kişinin, probleme dâhil olan kim varsa, onunla birlikte gelmesi gerekiyor. Bir de bana gelen insanlar şunu soruyor genelde: “Ee hocam, kaç seansta biter bu?” İnsanlar hap çözüm arıyor, oysa bu, kişinin ne kadar emek harcadığına bağlı bir şey. Gelip de benden pohpohlanmayı bekleyenleri kesinlikle pohpohlamıyorum mesela ben.

Bu şuna benziyor; birinin midesi ağrıyor, orada sorun kendisine bağlı ama burada sorun sadece kendisine bağlı olmayabiliyor; işin içine birçok insan dâhil olmuş oluyor. Belki bu insanların topluca bunun farkına varması gerekiyor…

Kesinlikle. Aile danışmanlığı hizmeti alan birinin özelikle ailesiyle bir sorunu vardır; bunu ailesine nasıl dile getireceğini bilemez. Onunla belki stratejiler geliştirilebilir veyahut da çözülemeyecek bir problem vardır ve var olan problemle nasıl baş edebileceğini gösteren beceriler öğretilebilir. Ya da madalyonun diğer yüzünde ailenin içinde bir üçgen varsa; özellikle boşanma evresinde olanlarda anne, baba, çocuk arasında gelişen bu üçgeni kırmak adına, anne-babayı ayrı, çocuğu ayrı tutarak bununla ilgili stratejilerin geliştirilmesi ve ailenin yaşam kalitesini arttırmak gerekiyor. Ama bizdeki anlayış böyle değil; kadın mesela gidiyor ya da aileyle beraber gidiyor doktora, ardından kayınvalide arıyor: “Benim kızla, damat sana gelmiş,” deyip bilgi almaya çalışıyor; kolektiflik dediğimiz olguyu burada da görüyorsun. “Bilmem, bana mı gelmişler?” diyorsun; hasta gizliliği denen bir şey var ve bu bilgi paylaşılmaz, paylaşamıyorsun. Bu sefer de: “Sen ne bilirsin ki!?” deyip, çat diye telefonu yüzüne kapatıyor. Bu sabah bir arkadaş şöyle dedi: “Doktora ben götürdüm onu, sonra da gidip sordum.” “Ee bilgi verdi mi peki doktor sana?” dedim, “Verdi,” dedi. Normalde vermemesi gerekiyor, yani danışanı sen götürdün diye bilgi alma hakkına sahip olmuyorsun. İşte bunun için bizdeki algı ne yazık ki çok negatif bu konuda. Elin kanadı vs. doktora gittin; bunda bir sıkıntı yok, tamam. Dertlerinden uzaklaşmak isteyenler direkt psikiyatra koşuyor; yüzleşmek istemiyorlar, böyle olunca da tabii, bizim imajımız adımız çıkmış ona, inmez dokuza hikâyesine dönüyor.

Kitabı yazmak fikri, bu insanlara doğrudan erişmek için daha da iyi bir fikir gibi geliyor mu şimdi dönüp baktığınızda?

Tabii, o zamanki ve şimdiki kafamla düşündüğümde kitapta yazılanların hepsi birebir birer vaka. Vaka içerisindeki insanlar birebir bir danışmana götürülürse sorunlar çözülebilir belki ama insanların yaklaşımı çok önemli. Olumsuz yaklaştıkları takdirde, danışmanlık iyi de olsa olumlu bir sonuç alınamaz. Mesela ben, üvey babamdan bilirim bunu; adamın bir gün dahi “ben hastayım,” dediğini duymadım hiç; kanser hastasıydı, bilmiyordu; bilseydi vururdu kendisini ama hastayım, demeyi zayıflık olarak görürdü. Hani erkek çocuklar yetiştirilirken erkek adam ağlamaz gibi şeyler aşılanıyor ya, buradaki durum da işte böyle. Dolayısıyla eski nesillerin kalkıp, danışmana gelip, aile içinde dönen entrikalardan ne kadar yaralandığını anlatmasını beklemiyoruz zaten. Yeni nesle gelirsek, onlar biraz daha esnek ama hazreti Google sayesinde herkes psikiyatrist, psikolog sanıyor kendini. Bana gelene dek altı yedi kişiyi dolaşıyorlar; geldiklerinde Google’dan öğrenme bilgilerle mesleki bilgiler arasında bir çatışma yaşıyorlar. “Eh tamam, sen zaten biliyorsun, o zaman bana niye geldin?” deyince şaşıp kalıyorlar. “Tamam, paran ve zamanın çok diyelim ama benim sana yardımcı olabileceğim kanısına nereden varıyorsun?” O zaman da: “Ya hocam, öyle değil işte,” diyorlar, bir adım geri atıyorlar; o zaman çalışmaya başlıyoruz.

Kız çocuklarının el ele yürüdüğünü görebiliyorsun. Peki iki erkeği niye göremiyoruz? Mantık şu; iki kadın olduğu zaman sıkıntı yok ama iki erkek bunu yaparsa sıkıntı. Toplumda bu tarz önyargılar tavan yapmış durumda. Hâlbuki aynı cinsten iki kişi arkadaş olduğunda da ele ele tutuşabilir; ille de aralarında bir cinsel tema olmak zorunda değil.

Aslında kitabı okuyan insanlar kendilerini bir terapiye gelmiş gibi hissedip, çözüm yaratabilecekleri düşüncesine kapılabilirler; en azından yardım almaları gerektiği düşüncesi oluşabilir kafalarında. Bu kitap bir aile danışmanına gitmeleri için yönlendirebilir onları, değil mi?

Umarım. Kitabın içindeki aile dinamiklerinin girdiği o çıkmazı gördükten sonra, bizim de aslında yardıma ihtiyacımız var, düşüncesi uyanırsa ne mutlu bana. Bu kitap ilk etapta psikolojik bir boşalım olarak yazıldı, ama şimdi geriye dönüp baktığım zaman gerek iletişim, gerekse de aile dinamikleri adına insanlar belki kendilerinden bir şeyler bulabilir, diyorum. Ha ailenin yapısını kökten çözebilir mi, böyle bir şey yok tabii ki. Mesela burada oturmuş, çok güzel bir konuyu konuşuyoruz; bunu sil baştan yeniden yapabilir miyiz, yaparız ama aynısı olmaz. Keza aileler de öyle; belli başlı dinamikleri kırmak lazım ama ailenin kökünü kıramazsın. Onun için bazı alışkanlıklar, yaptırımlar, yapılar değişmeyecektir, fakat bununla yaşamayı öğrenip orta noktada buluşmak dediğimiz bir kavram var. Mesela Cenk’in ailesiyle Lale hiçbir zaman orta noktada buluşamadı; hep bir güç mücadelesi vardı orada. Bir ipte iki cambaz oynamaz, diye bir tabir var ya hani, işte o yüzden kılıçların inmesi gerekiyor. Ailelerin içinde buna benzer bir güç mücadelesi, anlaşmazlık, iletişimsizlik varsa ve bu kitap onlara evet yahu, belki bizim yardıma ihtiyacımız olabilir, düşüncesini aşılayabiliyorsa ne mutlu bana…

Tüm mesleki deneyiminize ve biraz önce bahsini ettiğimiz toplum modeliyle -Türkiye’deki diyeceğim ama genel olarak bu Kıbrıs’a da yansıyor- yaşam deneyiminize dönüp baktığımız zaman, temel sorunun aslında cinsellik olduğunu söylersek çok ileri gitmiş olur muyuz? Aileyle de ilişkilendirilecek bir durum söz konusu mu burada?

Şöyle ki, genel olarak Türkiye için konuşacağım çünkü Kıbrıs’ın aile dinamikleri benzer olmasına karşın çok farklı; nüansları farklı. Çünkü burası çok fazla Batı etkisinde kalıyor ve burada yaşayan ailelerin neredeyse hepsinin bir yurtdışı bağlantısı var; onun için burayı pek anlatamayacağım. Türkiye’de cinselliğe direkt tabu olarak bakılıyor; cinselliği konuşmak bile ayıp olarak algılanıyor. Bir kadın ve bir erkek arkadaş olsalar dahi yan yana görüldükleri zaman insanların aklına ilk olarak bunlar sevgili, düşüncesi geliyor. Karşı cinsle arkadaş olmak konusunda çekinceleri var insanların.  Ya babam görürse, ya birisi görürse, diye düşünülüyor. Anadolu’da köy düğünlerinde iki kadını dans ederken görebiliyorsun yahut da kız çocuklarının el ele yürüdüğünü görebiliyorsun. Peki iki erkeği niye göremiyoruz? Mantık şu; iki kadın olduğu zaman sıkıntı yok ama iki erkek bunu yaparsa sıkıntı. Toplumda bu tarz önyargılar tavan yapmış durumda. Hâlbuki aynı cinsten iki kişi arkadaş olduğunda da ele ele tutuşabilir; ille de aralarında bir cinsel tema olmak zorunda değil. Ben bunu dile getirdiğim zaman da ciddi anlamda eleştiriler alıyorum ve buna çok kızıyorum. Yani Türkiye’de cinsellik göz önünde yaşanmadığı takdirde sıkıntı yok. Kapılar ardındaysa, tamam.

Geçen sene bir televizyona verdiğim röportajda da gene toplumsal cinsiyet üzerine konuşmuştuk. Diyanet bir fetva vermiş; ele ele yürünmesinin günah olduğu konusunda. Bunun üzerine konuşmuştuk. Bizdeki bu algı değişmediği, cinsellik bir tabu, sadece bir görev olarak algılandığı sürece hiçbir şey değişmeyecek. Biz zaten cinsel varlıklarız. Mesela erkek çocuk fizyolojik olarak ereksiyonla doğar. Haydi bakalım, bunu kim açıklayacak? Aynı şekilde bu kadınlar için de fiziksel bir ihtiyaçtır, ama bunu anlatamıyoruz bir türlü.

Bundan aşağı yukarı on sene evvel, Milli Eğitim Bakanlığı, Cinsel Sağlık ve Üreme Sağlığı dersini müfredata koymuştu; aileler bunu duyunca: “Ne?! Bunları çocuklara öğretemezsiniz, kim oluyorsunuz siz!?” diye tepki göstermişti; bakanlık da bu yüzden müfredattan çıkarmıştı dersi. Oysa cinsel sağlık dersi demek, orada seks pozisyonları anlatılıyor anlamına gelmiyor; hijyenden tutun da ergenlik ve geçiş dönemleri, erkeklerin tüylenmesi, ıslak rüyalar vb. gibi birçok konudan bahsediliyor. Aile bilmiyor ki içeriği, karşı çıkıyor ama…

Dolayısıyla cinsellik sorununda aileyle ilişkilendirilecek bir şey var mı, derseniz, katılırım, doğrudan olmasa da dolaylı olarak evet.

Bütün bu mesleki deneyimle de bakınca; hani az evvel size danışan olarak gelen insanların profillerinden de bahsettik… Kaç tane Türkiye var?

Çok fazla var, ben ipin ucunu kaçırdım…

Benim ofisim İstanbul Etiler’deydi; gayet kozmopolit bir yer. Danışan profilim de genelde biraz daha yüksek mertebelerde insanlardı. Ben de Etiler’de büyüdüm; burası çok fazla gereksizliğin olduğu, bütün sanatçılar, artistlerin yaşadığı ve gereğinden fazla sosyetik bir yer. Bir de madalyonun öteki yüzü var; Etiler’in hemen aşağısında Armutlu var, oradaysa sosyo-ekonomik düzeyleri oldukça düşük olan insanlar yaşıyor, yani iki farklı uçta olan bir yelpaze var karşınızda. Bu yelpazenin ortasına baktığınızdaysa her telden insan görmek mümkün. Her bölgeden, her mezhepten, her işi yapan… Tek bir Türkiye var mı, hayır yok; eskiden de böyle bir şey yoktu, hep kozmopolitti ama benim çocukluğumdaki Türkiye’yle şimdiki arasında dağlar kadar fark var. On bir ay boyunca bir televizyon kanalında programa katılmıştım ve bu, benim için inanılmaz bir laboratuvar çalışması olmuştu çünkü ben öyle bir Türkiye’nin var olduğunu bilmiyordum. Beni bir fanusun içinde büyütmüşler, dedim kendime. Evden kaçan kızlar, aile baskısından kaçanlar; bunlar hep bana yabancı olan şeylerdi, bilmezdim var olduğunu fakat burası bambaşka bir yer, yani İstanbul’un farklı semtlerinde yaşayan insanların kültürleri çok kendilerine has. Şunu diyemem; İstanbul, Türkiye’nin tam bir modellemesi midir, hayır değildir. Diyarbakır peki, evet belki coğrafi konum olarak Türkiye içindedir ama o da tam bir modelleme değildir. Türkiye’yi Türkiye yapan nedir, benim buna verebileceğim bir cevabım yok çünkü kozmopolitliğin de ötesinde megapolit bir yapı sözkonusu. Herkes daha iyi yaşam koşullarına sahip olmak için göç ediyor, tamam ama herkes de kendi kültürünü, öğretisini, dini anlayışını, yaşam felsefesini gittiği yere götürüyor, çocuk yetiştirme felsefesini; bu sefer de çorba oluyor her şey. Neden bu kadar çatışma var, çünkü anlayışsızlık var, yaşantılar, ailevi beklentiler ve daha pek çok şey çatışıyor. Mesela okulda çok görüyorum bunu; çocuk ilk defa Türkiye’den kalkıp Kıbrıs’a geliyor, “burası çok rahat vs.” diyor, “Hocam, ben buraya okumaya geldim yüzde elli bursla…” Eh harika, ama üniversitede olmak, yalnızca derslere katılmak demek değil; sosyalleşeceksin, sosyal faaliyetlere katılacaksın. Son sınıfa geliyor, sonra soruyorsun: “Ee ne zaman mezun olacaksın?” “Ya hocam, boşver, ne mezunu, eve gidip de ne yapacağım…” diyor çünkü burada geziyor, tozuyor aile baskısı yok ama eve ailesinin yanına gittiği zaman kuzu kesiliyor. Bu gerçekten çok acı bir şey çünkü iki farklı kimliğe bürünmek zorunda kalıyorlar; zaten kimlik, aidiyet ve birey olma konusunda problemlerimiz var, burada birey oluyor, orada gidip “peki anneciğim, peki babacığım,” çok farklı bir kimliğe bürünüyor. Bu durum da bireyselleşememe sorununu körüklüyor.

Danışmaya gelen insanlar arasında sosyo-kültürel farklar var; her insanın aslında ne düşündüğünü, ne tür bir algıda olduğunu çözümlemeniz lazım önce sanırım, ki ona yardımcı olabilesiniz, değil mi?

Ben bunları derslerimde anlatıyorum, karşınıza bir insan geldiği zaman, özellikle yüksek lisans yapan ya da doktora yapanlardan danışanlar geliyor, size gelen insanın kültürel yapısına aşina değilseniz, “Ya kusura bakmayın, bana şunu dediniz ama ne anlama geldiğini anlamadım; bana anlatır mısınız?” dediğiniz zaman, bu sizi daha kötü bir danışman yapmaz, aksine meraklısın, öğrenmek istiyorsun, bilgin olmak zorunda değil ama bu her kültür eşittir veyahut da her kültürdeki farkı bilmek zorundasın demek değil. Belli bir popülasyonla çalışıyorsundur ama hiç çalışmadığın bir popülasyondan biri geliyor, haydi buyur! Hakkında bilgiye sahip değilsin, ne diyeceksin; kusura bakmayın kardeşim, siz haftaya gelin çünkü ben sizin kültürünüzü bilmiyorum mu diyeceksin? Dolayısıyla gel bana şunu anlat, anlıyorum ama yanlış anlıyorum dediğin zaman, danışan sana büyük bir zevkle anlatacak zaten çünkü sen onu dinliyor ve öğrenmeye çalışıyorsun. Bunu her danışanla yapmak zorunda kalıyorsun çünkü biri oradan, diğeri şuradan geliyor. Hepsini bilmen mümkün değil. Ben soruyorum ve bana geri dönüşleri çok pozitif çünkü en azından başımdan savmıyorum.

Linda Fraim3Bir şeyi merak ediyorum. Bir aile içinde tek bir toplumsal yargıya uygun olacak şekilde yönlendirme çabası var hep; bu büyüdükten sonra da devam ediyor çünkü anne baba o rolü o kadar çok benimsenmiş ki. Tabii ki işin içine ebeveyn olmanın verdiği kaygılar da giriyor ama bunları bir kenara bırakacak olursak o rolü o kadar benimsemiş insanlar var ki, mesela bir baba ve ne olursa olsun bir baba olarak kalıyor ve hiçbir zaman kendisi olamıyor; özellikle de çocuğuna karşı. Belki bir arkadaşı için çok iyi bir insan olabiliyor ama çocuğu için o iyi insan olamıyor ve hep bir baba olarak kalıyor. Çocuğunu da buna yönlendiriyor; iyi bir baba-anne ol diye. Böylelikle kendisini gerçekleştirmek üzere çocuğa bir sürü görev yüklüyor. Tüm bunların baskısı altında diyelim ki çocuk, ileride iyi bir eğitim alıyor. Evet, burada ailenin katkısı, özverisi yadsınamaz kabul, ama o rol model içinde kendisini harap edercesine yardımda bulunma çabasıyla aile belirli beklentiler içerisine giriyor; o beklentiler karşılanmak zorunda kalıyor. Peki, belli bir zaman sonra bu çocuk yetişkin bir birey olduğunda, belli bir eğitim aldığında, iyi bir statü elde ettiğinde toplum içinde de, işyerinde de ve bunun sonucu olarak da toplumun başarı olarak addettiği bir konuma eriştiğinde ki, o başarı kavramı da tartışmaya açık elbette ki bu toplumun kriterleri içinde “iyi para” kazandığında büyük bir “başarı” olarak kabul ediliyor.

Peki, o statü elde edildikten sonra özgürlüğünü kazanabiliyor mu sizce o insan, yani öncesinde öğrenemedikleri yüzünden bireyselleşemediği için mi oluyor bütün bunlar ve ailenin tepkisi değişiyor mu o insana karşı?

Şöyle ki, yakın çevremden örnek vereyim. Hayır, bireyleşemiyor. Paranın konuşulduğu bir ailenin içinde olduğu müddetçe bireyin istediği kadar iyi bir kazancı olsun yahut iyi bir statüsü, kariyeri olsun paranın temel kontrolü ailedeyse ya da aile çocuğu finanse ediyorsa hiçbir şekilde çocuk bireyleşemiyor çünkü kontrol mekanizması ailede oluyor fakat para konusu mevzubahis değilse veya çocuk, aileye maddi anlamda destek oluyorsa o zaman belki roller değişebiliyor. Ama ne yazık ki birçok ailede ben bunu görüyorum, çocuk elli yaşına da gelse, çocukları hatta torunları da olsa aile karışmaya devam ediyor.

Başarı dediğimiz şeyse göreceli bir konu; başarıyı nasıl tanımlayacağız, çok iyi para kazanmak mı, çok iyi bir statüye sahip olmak mı, yoksa ödüller almak vesaire mi? Yani başarı herkesin bakış açısına göre değişkenlik gösterebiliyor. Ailelerin her şeyi bir kalıba sokma çabası öğrenilmiş bir davranış ne yazık ki ve çocuk bu davranışı kıramıyor; kırdığı zaman bu kez de aile ona küsüyor, rest çekiyor. Yeter ki aile kontrol elinde kalsın istiyor. Ben bunun doğru bir davranış olmadığını düşünüyorum. Ama değiştirmek de çok mümkün olmuyor; çocuk bir yetiştirme kılavuzuyla doğmuyor ve dolayısıyla aile kendi ailesinden ya da şuradan, buradan ne görüyorsa onu sürdürüyor ve ortaya çıkan tabloya baktığınızda da “Aa babam gibi konuştum,” ya da “Aa annemin yaptığını yaptım,” gibi söylemler ortaya çıkıyor. Bunlar istemsizce bilinçaltına yerleşen davranışlar çünkü verdiği tepki kendi tepkisi değil aslında; kendisi yapmak istemese de bunu kontrol edemiyor, böyle davranıyor. Cevabım hayır, bireyleşemiyor; o öğrenilmiş davranışları kıramıyor. Bunu kırabilmek şu şekilde mümkün olabilir; kişi uzun yıllar aileden uzakta olursa eğer, etkisinden de uzaklaşabilir, etkileşimi vardır tabii ama uzaktandır bu ve o zaman kendi kimliğine bürünebilir. Yani özetle birey olabilmek, aileden kopulmadığı müddetçe pek mümkün değil.

Size danışanlar içinde gördüğünüz, tabii etik çerçevede kalarak, genel itibariyle aile içindeki en büyük sorun nedir?

Genel tema iletişimsizlik ve kontrol etme isteği. Şimdi önümüzdeki mayonez, ketçap ve şu şişeyi anne, baba ve çocuk gibi düşünelim. Misal soruyorsun: “Sizi buraya getiren sebep nedir?” diye anneye soruyorsun biraz anlatıyor, babaya soruyorsun anlatıyor; anne bu sırada müdahale ediyor. Çocuğa soruyorsun bu sefer de anne başlıyor konuşmaya. Hatta bu konuyla ilgili sosyal medya da bir poster vardı;  bir kız çocuğu ağzında bir yara bandı diyor ki, hep annem benim için konuştu. Ben bununla aileler grup olarak geldikleri zaman çok karşılaşıyorum.

İkincisi kontrol etme takıntısı; kimi anneler çocuğun oturma pozisyonuna kadar bu kontrol etme hegemonyasını kıramıyor. Nerede, nasıl oturacağını, nasıl konuşacağını, ne konuşmayacağını çocuğa önceden söyleyerek yönlendirmede bulunuyor. Çiftler arasındaysa genelde iletişimsizlik, cinsel problemler ve kayınbaba, kayınvalide sorunları oluyor. Bu kontrol mekanizmasının ne kadar güçlü olduğuyla ilgili bir örnek var kitabın içinde. Boşanmak üzere olan bir çift geliyor; evlenirlerken, önce çocuğun annesi gelip mutfağı diziyor, sonra kızın annesi gelip, bu ne böyle, diyerek mutfağı bştan düzenliyor… Çocuklarının iyiliği adı altında benim dediğim olacak şeklinde bir çekişmeye devam ediliyor. Burada şunu görüyoruz; ciddi sorun yaşayan ailelerde, misal boşanma durumu varsa diyelim iki çocuk varsa ortada, taraf seçtiriyorlar. Ailenin burada yaptığı hakkımı helal etmem diyerek duygu sömürüsünde bulunmak çocuğa. Ve çocuklar “Eeh yeter!” deme noktasına gelene dek hiçbir zaman kendi fikrini söyleyemiyor. Ağırlıklı olarak bana gelen kişiler iletişim sorunu yaşayanlar.

Orijinal bir sıkıntıyla gelen insan pek yok galiba?

Bir düşüneyim…

Düşünmenizi gerektiriyor orijinal sıkıntı yani…

Yok çünkü. Ben sağlık psikoloğu olduğum için, genelde sağlık sorunları, ameliyat sonrasındaki huysuzlukları, uyumsuzlukları, ilaç kullanmayı reddetmeleri, doktorun söylediklerini yapmamaları vs. bunun haricinde, çok çalışmadığım için çocuklarla, ama sadece travma geçirdikleri zaman çocuklarla çalıştığım için, orada da özellikle ailenin baskısı, “ne olacak canım, bir şey olmadı, geçer” vurdumduymazlıkları, ama çok orijinal bir şeyle karşılaşmadım. Genelde profil aynı benim danışanlarım arasında.

Bunaltıcı olmuyor mu böyle de?

Şöyle ki, yüksek lisans ve doktora da bize şunu öğrettiler; gelen danışan kapıdan çıktığı anda problemi de onunlar birlikte gidiyor. Yani onun sıkıntısını taşımıyoruz; zaten hörgüç var sırtımızda, bir de onu yüklendiğin zaman bunalıyorsun. Gittiği zaman, problem de danışanla beraber gidiyor. Düşünün ki bir iç hastalıkları uzmanı; hep aynı şikayetlerle karşılaşıyor, herkesi dinliyor, ama işini severek yaptığı zaman bu sürekli tekrar bir sıkıntı olmaktan çıkıyor. Yani biz buna problem bazında bakmıyoruz; Ahmet Beyin, Fatma Hanımın, Mustafa Beyin yaşam kalitesini nasıl arttırabiliriz, ona bakıyoruz. Müşteri gözüyle değil de, ekip olarak biz bu kısır döngüyü nasıl atlatabiliriz buna bakıyoruz. Böyle baktığınız zaman işin rengi değişiyor. Bu hani şuna benziyor, bardağın yarısı dolu mu, yoksa yarısı boş mu; nasıl baktığınla alakadar, algı meselesi.

Okuma önerileriniz neler peki, şunu okuyun diyeceğiniz bir kitap var mı?

Yani piyasada çok kitap var; benim de şöyle bir arızam var kitap okuma konusunda; elli sayfalık ömrü vardır bir kitabın beni bağlayıp bağlamaması konusunda. Kitabevlerinden, fuarlardan manyak gibi torbalar dolusu kitap alırım. Ellinci sayfaya kadar sardı sardı, sarmadıysa bırakırım.

Mesela en çok Seda Diker’in kitapları hoşuma gidiyor. İlkim Öz var; çok keyifli yazıları. Onun dışında “Bacak Arasından Türkiye” diye bir kitap vardı, kadınların yaşadıkları problemlerle ilgili, bir jinekoloğun yazdığı; onu sevmiştim. Bir de Cogito’yu okuyorum şu sıralar; beynin gizemli dünyası falan…

Bunlar dışında çok da kitap okumaya vaktim olmuyor yoğunluktan dolayı, bir sayfa şuradan, birkaç bölüm oradan…

Bir de cinsel sağlık üzerine yazmakta olduğum bir kitabım var; onun için sürekli araştırmalar yapıyorum çeşitli kaynaklardan. Bunlar haricinde insanlara şunu önerebilirim; kitabın yazarının işinde uzman olmasına dikkat etsinler çünkü bir sürü sözde uzman var piyasada ve herkes bir kitap yazıyor. Ebenin Dantelli Donu’nu bir kişisel gelişim kitabı olarak görmüyorum ben, rastgele yazılmış bir kitap; edebi değer falan gibi bir şeyden bahsetmeyeceğim bile… Özellikle kişisel gelişim kitaplarıyla alakalı olarak çok fazla infial söz konusu. Benim ilk yaptığım iş kaynakçalarına bakmak bu tür kitapların.  Adam alıp kendi yazmış gibi koyuyor metni ve kaynak da göstermiyor. Bir dakika ya sen ananın karnından bunları bilerek doğmadın, nereden aldın bunları, diye sorasın geliyor. O yüzden aldıkları kitaplara çok dikkat etsinler.

İkinci bir kitabınızın daha yolda olduğunu biliyorum; LGBTİ temalı. Lezbiyen bir ilişki üzerine kaleme alacağınız bir kitabınız vardı; o ne aşamada?

Halen yazım aşamasında o; yazan arkadaş parça parça bana gönderiyor; kurgulayayım diye. Gerçek bir hikâye o ama kendi yazamıyor çünkü çok göz önünde olan biri ve kendi kimliğiyle yazamıyor. Şu anda zorlu bir süreçten geçtiği için kitabın yazımı durdu fakat bu kitap onun kendi biyografisi ve yazım aşamasında. Bunun haricinde, cinsel sağlıkla ilgili, insan cinselliği üzerine bir kitap daha var; toplumun anladığı şekilde insanların yatak odalarındaki hikâyeler değil bunlar tabii ki. Cinsellik ne için var, anatomimiz ve cinsel döngüden bahseden bir kitap. Bunun yanında tabular, şehir efsaneleri ve aday havuzu dediğimiz insanların neye göre eş seçtiğine, bunlar haricinde cinsel yolla bulaşan hastalıklar ve kadınlar için bundan korunma yöntemlerine dair konular işleniyor. Biraz cinsel şiddete değiniyorum; benim çalışma alanlarımdan biri de o, biraz da alternatif seks yaşantılarına, pornografi olsun, fetişler olsun… Aşağı yukarı beş bölümü kaldı onun da. Değinip değinmemeye henüz karar veremediğim bir konu da cinsel tarih; kaynak olabilecek bir kitabı okuyorum şu sıralar 1944 baskısı, onu okuyorum. Acaba bu kitabı yazarken, işin dinsel boyutuna girsem mi girmesem mi diye de düşünüyorum; İslamda Cinsel Ahlak Felsefesi diye bir başka kitap okuyorum bu yüzden…

Gene Ebenin Dantelli Donu gibi bir kitap daha yazıyorum. O yüzden kaça bölüneceğimi ben de bilmiyorum.

lfimza

 

Janset Karavin & Ezgi Kutlar
Fotoğraflar: Ezgi Kutlar

Recent Posts