Ali Topu At

Ali Topu At

Akrebin yelkovanla seviştiği vakitler,  odam bir hayli loş ve de muntazaman sessizlik… Böyle zamanlarda mütemadiyen kafamda filler röveşata çekiyor olurdu ve yine öyle zamanlardan birindeydim. Yatağımın hemen yanı başındaki radyoda frenkaslar arası zaping yapıyor, arada cızırtılı olmasına rağmen muhteşem bir şarkı çalıyormuş hissiyatıyla neye eşlik ettiğimi bilmeden mırıldanıyordum.
Son zamanlarda dışarı çıkma isteğim gün geçtikçe azalmış, camdan ışık dahi sızmasına müsaade etmiyordum. Fakat çocuk sesleri…  Müthiş bir gürültü halinde dalıyordu içeri. Hiç susmuyorlardı. Ki zaten istediğim bir şey de değildi bu. Her çocuk sesinde, “Ah yine penceremde bülbüller,” diye hoşnutlukla mırıldanırdım. Tüm bunlardan sıyrıldığım vakitlerde, kitaplığımdan rastgele bir kitap alıp okumaya koyulurdum. Bir süreliğine dinginlik ve huzur içerisinde hiçbir şey düşünmeden soluk almamı kolaylaştırıyordu bu. Ya da öyle sanıyordum.  Sessizliğin hakimiyeti sürerken, kitabın 20. sayfasına ciuuuvvvv diye kafamdaki fillerin birbirini ezerek kaçışına sebep olan bir sesle koca bir taş düşüverdi. Muhtemelen benim cam bülbülerinden biriydi taşı atan. Bir hışımla yerimden kalktım ve kafamı pencereden  uzattım. Günlerdir dışarıya çıkmayışımdan olsa gerek, güneş öyle yabancı geliyordu ki, ışıkları kör olacağım kadar keskin batmıştı gözlerimin içine içine… Biraz topluca, esmer, 11-12 yaşlarında bir erkek çocuğu pişkin pişkin gülüyor, yanındaki diğer bülbülü göstererek: “Ali… Ali attı taşı1” Ali, boynunu eğerek onaylar gibiydi suçunu. Bu hali tüm kızgınlığımı alıp götürmüştü. Esmer çocuk kahkahalar atarak lafa atlayıverdi: “Maç yapacağız, çok çocuk var. En sona kalan bir evin camına taş atar ve camı kırarsa takıma dahil olur. Cam kırılmazsa maça almayız,” diyerek gülmeye devam etti. Bir şey demeden içeri girdim. Üzerime apar topar bir şeyler giyip aşağı indim. Çocuklara yaklaştım ve esmer olana: “Hadi maç yapalım!” dedim. Hâlâ adını sormayı aklıma getiremediğim esmer çocuk: “Biz zaten yapacağız ve seçtik oynayacakları,” diye çıkıştı. Ali’nin yüzündeki o ifade gözlerimin önündeydi ve aynı ifadeyle sessizce izliyordu bizi. Sanki camlar evimin içinde değil, onun kalbinde parçalara ayrılmış, etrafa savrulmuştu.
Tekrar çocuklara yönelerek: “Geçin bakalım karşıma…” Aralarından bi’tanesi, “İkimiz adam seçelim mi?” dedi. “Olur,” dedim ve seçmeye başladık. En sona esmer çocuk kaldı; istediğim tam da buydu. “Hadi bakalım, diğer camım sağlam, kırarsan oynarsın, kıramazsan bir dahaki maça…” Taşı attı ve cam kırılmadı. Ali’nin gözlerinin içi parladı adeta. Esmer çocuksa Ali’nin az evvelki mahcubiyetini ödünç almış bir ifadeyle boynunu yere eğdi. Usulca yanına yaklaştım ve başını okşayarak: “Kimse, kimsenin camını üzmesin ufaklık, anlaştık mı?” dedim ve birbirimizin gözlerinin içine bakarak gülümsedik. Ayağımın dibinde duran topuysa maçı başlatması için Ali’ye doğru itiverdim.
Ali, topu at…
Birican Güneri
Fotoğraf: Anıl Tamer Yılmaz – “Playing on Blue Sky”