...
EDEBİYAT SOHBETLERİ NAZIM HİKMET RAN

Okuyacağınız metin dökümü Düşülke tarafından video kayıt dinlenerek yapılmıştır…

Ahmet Soysal: Hoş geldiniz Nazım Hikmet kimdir, hayatı nasıl geçti, ne yedi, bazı şiirleri nelerdir bunları hepimiz biliyoruz aslında, burada böyle çok akademik tarzda bir söyleşi yapmayacağız zaten; buradaki iki arkadaşımda o tarzda insanlar değil kendileri de üreten ve yaratan kişiler;  büyük ihtimalle kendi açılarından kendi yapıtlarının ve kendi yaratım serüvenlerinin Nazım Hikmet’le olan bağlantısını anlatacaklar, dolayısıyla da büyük bir şairle canlı bir bağlantı kurulmuş olacak çünkü bir şairi yaşatan aslında onun üzerinde konuşmanın da ötesinde bugün üreten ve yaratan insanların onunla yaptıkları alışveriştir, hâlâ bir… varsa hâlâ söz konusu bir bağlam varsa o şairle, yazarla ya da genel olarak o kişilikle ilgili diyelim; bir sanatçı da olabilir bu ve başka sanatlar içinde geçerli, o zaman o yaşıyor demektir çünkü aslında onun etkisi yeni ürünleri belirliyor ve etkiliyor demektir. Şimdi ilk olarak bu sürecin neresindeyiz Türkiye’de ilk önce bunu söylemek lâzım bir şiir okunacak birazdan ama öncesinde kısaca ne yapmamız gerektiğini söyleyeyim. Burada Nazım Hikmet’in şair olarak 2015 yani bugünde Türk edebiyatındaki konumunu bir değerlendirelim diyorum özellikle de Türk şiirindeki konumu, konumu dediğim nasıl hâlâ bir işlevi var, nasıl işliyor, nasıl yararlanılabilir ve değerlendirilebilir tabii bu geçmişe dönmeyi gerektiriyor nasıl değerlendirilir, neler eksikti, neler belki fazla veya eksik vurgulandı, ne kadar objektif olundu,ne kadar objektif olunmadı bütün bunlarında aslında kısaca ele alınması gerekiyor ama isterseniz bir şiir okunacakmış ilk önce galiba daha sonra devam edelim. Şimdi ilk önce Cezmi Ersöz’e ben sözü bırakmak istiyorum.

Cezmi Ersöz: Hepinizi sevgiyle saygıyla selamlıyorum. Nazım Hikmet özellikle hayatımızı çok erken yaşlardan itibaren derinden etkilemiş ve sarsmış bir şairdir, oyun ve öykü yazarıdır 12 eylülde kitaplarını Bodrum’da evimizin en karanlık yerlerine tıktığımızı; bir vebalı bir mikrop gibi, hatta sobalarda yakıldığını çok iyi hatırlıyorum, tabi daha önceki kuşaklar örneğin benim babam ve babamın arkadaşları daktilolarda kağıda yazılmış şiirlerini ölümcül derecede gizli şekilde ceplerinde, çekmecelerinde taşıyıp heyecanla okudukları dönemleri çok iyi biliyorum, taa 20’li 30’lu yıllardan itibaren ve nereden nereye gelmişiz arkadaşlar öncelikle bunu belirteyim; vatan hainiydi şimdi vatan şairi oldu Nazım Hikmet. 2002’de Unesco Nazım Hikmet günü ilan etti ve artık her yerde Nazım Hikmet kitapları var ve kitapları rahatlıkla okunabiliyor; gururla okuyoruz ama öncelikle şunu söylemek istiyorum Nazım hayatı çok sevmesine rağmen biraz bedbaht bir adam coşkulu arzu ve heyecan dolu bir adam, bir şair, büyük üstat fakat çok büyük darbeler yemiş büyük bedeller ödemiş, altmış yıllık hayatının neredeyse on üç yılını ceza evlerinde geçirmiş, on küsur yıldır çok sevdiği ülkesinden ayrı Sovetler’de, Doğu bloğu ülkelerinde geçirmiş ve hep vatanını derinden özlemiş, tabi şunu söylemek gerekiyor sadece egemen zihniyet cezaevi müdürleri, karanlık suratlı savcılar, gardiyanlar ve ileri gelen bürokratlar mıydı Nazım’ı bedbaht eden hapislerde süründüren, kitaplarını yasaklayan hatta onun şiirlerini okuyan insanları içeri atan ve yargılayan sadece onlar mıydı Nazım’ı haksızlığa uğratan,hayır en yakın dostları, yoldaşları, partisindeki TKP’deki arkadaşları ilk taşı atanlar onlardı aslında, Evet devlet özür diledi; dilemesi de gerekiyor ama yoldaşları ona hain ve kalleş damgasını vuranlar acaba Nazım’dan ne zaman özür dileyecekler. Nazım iki ülkede yasaklandı bir o zamanki faşizan yapının hüküm sürdüğü Türkiye Cumhuriyeti’nde yasaklandı ve daha adil daha eşitlikçi bir düzen kuruldu diye büyük bir umutla gittiği Sovyetler Birliği’nde de yasaklandı, bu hep atlanır evet o … yapı onu yasakladı çünkü Komünist olmak bir büyük suçtu ve o bu suçu işledi, peki oeşitlik ve adaleti simgeleyen Sovyetler Birliği – o zaman öyle düşünülüyordu- kendisine sığınan Nazım Hikmet’i neden yasakladı bu büyük bir hayal kırıklığıdır, hadi Türkiye’yi anlıyoruz peki Sovyetler Birliği, Nazım gider gitmez orada adalet ve eşitlik görmedi; baskı, yasaklama ve otoriter bir rejim gördü. Reel komünizm reel sosyalizm bu atlanır hep oysa Nazım’ı Nazım eden aslında bu duruştur. Gidip orada Moskova’da o trenin çarklarında çok önemli noktalara gelebilirdi ama susmadı çünkü fikri hür vicdanı hürdü ve oradaki rejimi de eleştirdi ve eleştirince orada da sansüre maruz kaldı orada da büyük hayal kırıklığı yaşadı öncelikle bunun altını çizmek istiyorum ve Sovyet bürokrasisini Sovyetleri yöneten, komünist partisini yöneten insanların nasıl otoriteryen bir yapıda olduklarını çok iyi gözlemledi ve bu yapıyı eleştiren bir tiyatro oyunu yazdı bu da hep gözden kaçar, İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu? Bu oyunda aslında Sovyet bürokrasisini eleştirir. Bu oyun Sovyetler Birliği Komünist partisi kültür bakanlığı tarafından 1950’de yasaklanır 1954’te sahneye konur ama oyunu izleyen bürokratlar Sovyetleri yöneten kişilerin yanlış işler yaptığını anlar ve bu eleştiriden rahatsız olur İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu adlı oyunu yasaklar. Nazım yaşadığı bu büyük acıları Benerci Kendini Niçin Öldürdü adlı o büyük destansı yapıtta dile getirir Benerci Kalküta’da İngiliz emperyalizmine karşı savaşan Hintli bir devrimcidir ve aslında şu vardır Benerci Nazım’ın ta kendisidir.

(Ahmet Soysal Benerci Kendini Niçin Öldürdü kitabını Cezmi Ersöz’e uzatıyor)

Ahmet  Soysal. İlk baskısı

Cezmi Ersöz. İlk baskısı mı eyvaah! Ahmet kitap kurdudur. (Salona dönüp kitabı kaldırıyor ve izleyicilere gösteriyor) ilk baskısı arkadaşlar

A.S. 1932

C.E. 1932 değil mi? Suret Kütüphanesi vay vay vay kütüphaneyi de nasıl yazmışlar. Evet orada üç kahraman vardı biri Nedim Vedat bey 1920 tevkifatı sırasında yoldaşlarını ihbar eden onları yakalatan kişi Komünist Partisi’nin en önde gelen isimlerinden biri yani Vedat Nedim Tör bir diğeri … o da yine çok önemli bir mevkide olan ancak daha sonra bu düzeni ben mi değiştireceğim diyen ve köşesine çekilen Şevket Süreyya Aydemir Sobateva’ysa? Nazım’a yani Benerci’ye ilk taşı atan kişi onu hain olarak damgalayan kişi ve daha sonra 1938’de gidip emniyete ben artık yoruldum bundan sonra artık komünizmle uğraşmayacağım deyip basım… evine kapağı atan Hasan Ali Deniz? İlk taşı atan ve Nazım’a kalleşlik eden. Benerci’de şöyle yazar ‘O taş ki alnımın tam ortasına gelmiştir, alnından akan kan çenesine, çenesinden göğsüne akmıştır.’ Fikri düşüncesi dışarıda bir bayrak gibi sallanan Nazım içeride … arıyordu ve daha sonra Benerci’den bilirsiniz; Harekete zarar vermemek için kendi canına kıyar Benerci. Evet Nazım buralardan gelmiş bir insan tabi bir okyanus muazzam bir ırmak, günlerce ve gecelerce konuşsak onu yeterince algılayamayız ve anlatamayız ama şunu da itiraf edeyim Nazım’ın şiirlerinin içi açılmamıştır daha henüz; özellikle sol kesim Nazım’a hep mesafeli yaklaşmıştır onu bir resmi şair olarak görmüşlerdir evet şiirlerini okumuşlardır ama sanat üzerine yazdığı yapıtları ve sanat hakkındaki düşüncelerini pek benimsememişlerdir. Nazım Hikmet evrensel bir şair öncelikle şunu söylemek istiyorum Kürtler kırgındı Nazım’a çünkü Nazım şiirlerinde pek Kürtlere yer vermemiş militarist solcular Nazım’a mesafeli durmuşlar çünkü Nazım insan yalnızlığını yazmış, kendini yazmış aşkını yazmış, sevişmeyi yazmış her şeyiyle insan bizim klasik solcuları biliyorsunuz türk askeri gibidir; onlar hüzünlenmez, sevişmez, âşık olmaz, ağlamaz mesela ben çok severim insanın her hali çok değerli birdir şey yapmışlar bizi bir gazete tam sayfa afişe etmiş,  hep bizden birkaç dize almışlar tırnak içinde sol bir gazete, işte hüzün geçer keder geçer yalnızlık geçer birkaç dize almışlar, işte yılgın şerefsiz pasifist şairler diye Nazım’da bundan nasibini almış biliyorsunuz o şiiri ‘Bu gün pazar, bu gün beni ilk defa güneşe çıkardılar ve ben gökyüzünün benden bu kadar uzak, bu kadar mavi, bu kadar geniş olduğuna şaşarak sırtımı dayadım toprağa ve bu anda ne hürriyet, ne kavgam, ne karım, toprak güneş ve ben bahtiyarım. İşte bak küçük burjuva ‘Ne kavgam ne karım’ diyor. Ya hangimizin aklına zaman zaman her şeyden kopup gökyüzüne bakmak gelmiyor, o dinginliği yaşamak, yaşam stresinden her şeyden uzak kalmak isteriz . Tkp’de yine reel sosyalizme karşı olduğu için Sovyetler Birliği sosyalizmin komünist uygulamalarında karşı olduğu için onun sanat üstündeki düşüncelerini es geçmiş şairdir ne yapsa yeridir diye belli bir mesafede tutmuş.

Halim Şafak. Şimdi sunuşu yapan arkadaş aşk meselesini öne çıkardı belki Nazım tartışmasına da oradan başlamak lâzım ama ondan önce şunu söylemek gerekiyor Nazım Hikmet’in ve o dönemde yaşayan ve ondan sonra etkilenen Rıfat Ilgaz, A.Kadir gibi şairlerin temel sorunu aynı dönemde politik mücadelenin içinde bulunmak ve edebiyatla politik mücadeleyi birlikte sürdürmek zorunda kalmaları bu tabii ki onların en başta da Nazım Hikmet’in yalnızlığı olmuştur ve bu yalnızlık hem Türkiye’de hem de yaşadığı etkilendiği Ekim Devrimi’nin olduğu Sovyetler Birliğinde olmuştur, orada baktığımız zaman Nazım Hikmet bir aşk şairidir ama Nazım’ın aşkı insan cinsleri kadın ya da erkeğin arasındaki aşka fazla uğramaz. Evet doğru hayatından Piraye, Münevver ve Vera geçmiştir ama Vera’ya adadığı zamana baktığımız da Vera’dan çok orada anlattığı aşktan çok orada anlattığı 1961 yazı ortalarındaki Küba’dır Nazım kendisi de bunu söylerdi ve aşk şairi olduğunu kabul ederdi ama sadece insanlar arasındaki aşkı öncelemez; vatan aşkını, memleket aşkını doğaya dönük aşkı bunların hepsini birden yakalar, oradan baktığımız zaman bu bizi doğa ve vatan aşkına götürür bu da Türkiye’deki uluslaşma ve modernizm tartışmasıyla birlikte gelişen bir şeydir, yaşadığımız coğrafyadaki uluslaşma projesine baktığımız zaman bunu Osmanlı’nın sonuna götürürüz, Fransa’dan yayılan uluslaşma mücadelesi tüm dünyayı etkilemiştir ve doğal olarakta bu coğrafyayı da etkilemiştir Nazım Hikmet 1902 doğumludur o döneme baktığımız zaman uluslaşmanın çok aşırı örnekleri sayılabilecek; 14 yaşında şiir yazmaya başlamıştır Nazım Hikmet, o uluslaşmaya bağlı olarak şoven ve ırkçı sayılabilecek şiirler yazmıştır kendisi, tabii modernizm arkadan gelmektedir o sırada Nazım’sa eski ölçülü biçimli şiiriyle yazar daha sonra da o şiirleri reddetme ihtiyacı duyar, ama bu uluslaşma bir süre sonra Nazım’da başka bir şeye yol açar Rusya’da Ekim Devrimi olmuştur; devrimden önce de Nazım sürekli Rusya’ya gidip gelmektedir Ekim Devrimi’nden sonra herkes Rusya’ya gider mesela Emma Goldman, İsadora Duncan gider ve Nazım’da gider ve o dönem Mayakovski gibi pek çok şairin şiirlerini meydanlarda bildiri olarak okudukları bir dönemdir böylece ölçülü şiir yerle bir edilmiştir ve şiirin düzeni ortadan kaldırılmıştır işte bu Nazım’ı derinden etkiler biçimsel ve izlenimsel anlamda etkiler, ister istemez onu ilk baştaki tavrından koparıp enternasyonalist bir şair yapar. Sekiz otuz beş satır … ları hep bu enternasyonalizmin sonucudur ama Nazım bütün bunların içinde dahi hep bu coğrafyaya ait olduğunu hiçbir şekilde reddetmez fakat coğrafyanın onunla bir sorunu vardır kendisi milli mücadele için Türkiye’ye dönmüştür ama burada sorunlarla karşılaşmıştır mesela kimse onu vatan şairi olarak kabul etmemiştir herkes vatan şairi sayılmış ama o sayılmamıştır; o dönemdeki antolojilere baktığımızda Nazım’ın hiçbir şiiri yoktur mesela Yaşar Nabi’nin ve … nin hazırladığı antolojilerde yer almamıştır ama milli mücadeleyle birlikte onda aşk başka bir şeye dönüşür memleket aşkına ama memleket aşkı aynı zamanda içinde uluslaşmayı da barındırır Kuvayi Milliye Destanı, Memleketimden İnsan Manzaraları oradan çıkar, enternasyonalizme bir şey olmamıştır ama biraz olsun gerilemiştir Nazım ayrıca 12 yıl cezaevinde ve Rusya’da kalmış birisi 1951 yılında vatandaşlıktan çıkarılmış birisi için temel mesele aşk ve memleket aşkıdır, bana göre Nazım Hikmet bizim ilk ve son memleket şairimizdir ama bu bildik ne Cahit Külebi’nin ne Faruk Nafiz Çamlıbel’in memleketiyle hiçbir şekilde özdeşleşmez; biçimsel anlamda ya da başka bir şekilde yakınlık kurulamaz çünkü o baştan beri kendisini modern şiirin içinde gördüğü için dünyaya oradan baktığı ve kendisini solda tanımladığı için kalkıp haset, nesep soy sop içinde yoğum çünkü ne soy sicilli bir buldoğum ne tecrübelik bir tavşan, ben sadece ölen babamdan ileri doğacak çocuğumdan geriyim ve bir kavganın adsız neferiyim diye yazar 1935’te, yine aynı yılda topraktan ateşten ve demirden hayatı yaratanların şairiyim der; bizde memleket şiiri diye kabul edilen şiire baktığınız zaman bu tür temalar göremeyiz ve insanlar kalkıp bunu hiçbir şekilde entrenasyonalizmin üzerine koymamışlardır hamasi bir ulusçulukla sınırlamışlardır ama Nazım Hikmet öyle değildir ve orada memleketçilik meselesinde tartışılması gereken temel sorun aslında memleketin tamamıyla Türkiye’den oluşmamasıdır başta Türkiye’dir ama aslında dünya onun memleketidir … bir sözü var diyorki ‘Memleket fiziksel bir mekan seyyar bir ihtiyaçtır insan neredeyse memleket daima başka bir yerde bulunacaktır’ çünkü Rusya’da kaldığı döneme baktığımız zaman sonrasında başka ülkeleri başka coğrafyaları da Türkiye’ye duyduğu ilgiyle ve sevgiyle anlattığı görülüyor zaten Nazım’ın, o noktada dünyayı memleketi olarak kabul edip Türkiye’nin başatlığına rağmen böyle bir şiir oluşturmuştur ve Türk şiirinde başka bir örneği yoktur bundan soonra olması da mümkün değildir. Cezmi Ersöz’ün dediği doğru işte Kürt meselesinde zaten Türk şiirinde Kürt meselesi diye sorunu zaten olmamıştır bu tabii ki uluslaşmayla ilgili bir sorundur uluslaşmanın Türk şiirindeki Türk edebiyatındaki karşılıklarından biridir neden böyledir çünkü o döneme baktığımız zaman genç Cumhuriyetin Sovyetler Birliğiyle ilgili bir sorunu var Boğazlar meselesi, Kars ve Türkiye’de yaşayan Ermeniler, Rus Sovyetler Birliği Türkiye’de yaşayan Ermenileri Sovyetler Birliğine istiyor; böyle bir karışıklığın içinde zaten Nazım Hikmet vatan haini ilan edilmiş ve Rusya’ya gidildiğinde de istediği ilgiyi görmemiş ve eleştiriyle karşılaşmıştır ama şunu yazmıştır, ‘Affetmedi bu Ermeni vatandaş Kürt dağlarında babasının kesilmesini fakat seviyor seni çünkü sende affetmedin bu karayı sürenleri Türk halkının adına.’ Dizelerini yazabilmiştir ama genel anlamda Türk şiirinin temel sorunu hiçbir zaman doğaya yönelmemesi ve ilgi kurmamasıdır çünkü uluslaştırmanın temel özelliği budur; uluslaşma kendi uluslaşması dışındaki uluslaşmalara uzaktır aynı zamanda uluslaşmanın dinle olan temel sorunu da budur. Nazım Hikmet’e baktığımızda dinle ilgili hiçbir şey göremeyiz çünkü uluslaşma evrensel olan her şeyi reddeder sadece kendisiyle ilgilidir, bu da şiire kalan sorunlardan biri Nazım aynı dönemde sanayi devrimindeki fütüristlerle de ilişki kurmaya çalışmış orada da teknolojiye dönük çok fazla ilgi göstermiştir ve bu da elbette solun sorunudur o yüzden Türk şiirinden sanayiye dönük bir eleştiri çıkmamıştır bu da aslında Sovyetler Birliğinin sorunudur çünkü Sovyetler Birliğinin ya da solun sanayiye, devrime dönük ilgisi sorun yaratmıştır öyleki o yıllarda Boris  Vian? isimli birisinin … ve kurtlar  romanında şöyle der ‘Makinaların Rusya’sı,fabrikalar fabrikaların Rusya’sı bütün Rusya’yı bir fabrika olarak inşa edeceğiz, gerçeği adaleti ekmeği suyu emeğimizle fabrikalarda üreten ve üretecek olan biziz.’ diye yazmıştır oysa aynı dönemde Sergey Yesenin Rusya’da sanayi devrimini reddetmiştir organik olanı sağlamıştır ama Nazım orada solun kurduğu ilişkiye bağlı olarak daha fütürist kalmıştır ve sanayiyle olan ilişkisini şiirinde neredeyse aşkla anlatmıştır.

A.S. Sıfatım moderatör ama bende arada bir şeyler söylemek istiyorum kendime de bu hakkı veriyorum, çok güzel gidiyor bence panel üç çizgi birlikte bir çokluk oluşturuyor, ben sadece şiirsel açıdan bakmak istiyorum Nazım’a; içerik ve tarihsel bağlamı çok önemli Nazım’ı bunlardan soyutlamak çok saçma olur zaten ama sadece Türk şiirinin Nazım’la geldiği boyutu biraz olsun açmak istiyorum, ilk olarak Nazım Hikmet ilk Türk modern şair mi diye sorabiliriz mesela Ahmet Haşim ve Yahya Kemal var hemen ardından Necip Fazıl geliyor; bir çok eseri moderndir 1932’ye Ben ve Ötesi kitabına dek ve şimdi şunu görüyoruz Türk modern şiiri Fransız geleneğinden gelme aslında Ahmet Haşim’de Fransız sembolizminden gelme, Yahya Kemal’de onun türevleriyle bağlantıya girmiş … o da aslında sembolizmin bir çeşit devamı bir … sembolizmi Nazım Hikmet garip bir şekilde gökten düşmüş gibi modernizm, evet çok etkilenmiş Türk şiirini ve divan şiirini çok iyi biliyor hece dizimine? Çok genç yaşta çok büyük bir hakimiyet kurmuş ama serbest mısraya geçiyor ve Nazım Hikmet’le birlikte apayrı bir şiir modern ve yeni en basit şey hepimiz neden bugün Nazım’ı okurken zorluk çekmiyoruz tamamen dille alakalı yani bugünki dil aslında tamamen öz Türkçe ve gerçek öz Türkçe ideolojik öz Türkçe değil daha başından itibaren konuşulan Türkçeyi yazmış şiirlerinde; Ruslara bakarsak Mayakovski etkisinden bahsediliyor biçimsel olarak tamam ama içeriksel olarak farklı hatta kendisi de bunu birebir söylüyor yani ben o kadar da bilmiyordum Mayakovski’yi diyor okudukça yakınlıklarda farklarda gördüm aramızda hatta bazı yönlerden benden üstün ama başka yönlerden de ben üstünüm diyor bunu da .. mektuplarında dile getiriyor. Mayakovski’de fütürizm etkisi var ama Rus şiirine bakılırsa sadece fütürizm yok sembolizimden de gelen bir kaynak var ve bunların ikisi kaynaşmış zaten en büyük sembolist Alexander Blok’tur mesela ama Nazım’da bunun bir etkisi yok o Blok’tan … a çıkmıştır mesela onlar çok daha modernleri ama gene de onların çizgisinde değil o Mayakovski çizgisine daha yakın yani söylemsel bir şiir ezoterizme ve imgeye dayanan bir şiirden uzak bir şiir aslında yani okura yorum özgürlüğü bırakan ve okuru yazı metnine döndüren ve onu aslında o çağrışımlar dünyasına ya da soyut bir dünyaya bırakan veya sadece duyumsamalardan oluşan ve o çağrışımlardan idealara ideallere giden bir dünyaya bırakan bir şiir değil Nazım’ın şiiri, doğrudan bir şiir ama modern şiirin bir de o boyutu var; o boyut Nazım’da yok, o boyut Ahmet Haşim, Necip Fazıl ve Dağlarca’nın ilk dönemi sonra İkinci Yeni’de bir şekilde Türkçe’de devam etmiş ama Nazım’da o tarzda bir modernlik, sembolizm gelme bir modernlik yok; onun şiiri söylemsel, anlatan, saydam bir şiir bunu da belirtmek istedim şimdi tekrar sözü Cezmi’ye bırakıyorum.

...

C.E. Nazım’la ilgili çok ilginç anekdotlar var burada fakat burada konuya bir açıklık getirelim; Nazım Soysal’ında dediği gibi gökten düşmüş gibi, Rusça’yı çok iyi öğreniyor, Mayakovski’yi 1940’lardan sonra öğreniyor ve Yahya Kemal’in uzantısı olmaktan çok korkuyor zaten biliyorsunuz Yahya Kemal Nazım’ın hocası ve annesi Ceyda hanımla bir aşk yaşıyor Nazım’da öfke duyuyor Yahya Kemal’e ‘Bu eve hocam olarak girdiniz ama babam olarak çıkamayacaksınız’ diyor Yahya Kemal’de Nazım’dan çekiniyor ve uzaklaşıyor Ceyda hanımdan. Çok önemli dönem şiirleri var; mesela Cemal Süreyya’nın Nazım’ın şiirleriyle ilgili ilginç bir tespiti var ‘Türkçe’nin en sıcak olanakları içinde büyük bir güç denemesine gitmiştir, tabi bunu onun bütün şiirleri için söylemek güç serbest yazışa ilk geçtiği sıralarda çok egemen hatta zevksizdir, kısa ve uzun mısralar arasında kafiyelerle, zorlama seslerle bir nutuk kurma eğilimindedir, yeniden serbest yazıma geçen manzumeci gereksiz betim çırpınışları içindedir ama bir de daha sonraki şiirine bakalım nasıl durulduğunu, çarkları nasıl sıktığını, konuşma dilini nasıl kalkındırdığını göreceğiz, şimdi size okuyacağım yeri çok ilginçtir Marksist bir şiir yazmıyor diyor Nazım için ilginçtir bu tabi üstatlar daha iyi bilirler benden. Osmanlı duyarlılığını parçalamaya çalışmasına rağmen yine de o duyarlılık kadrosu içindedir, bir de Orhan Koçak’ın bir tespiti var; çok değer verdiğim bir eleştirmen kendisi, diyorki Hadi Necip Fazıl’ı biraz Yunus’a biraz Süleyman Nazif’e benzetelim peki Nazım’ı kime benzeteceğiz geri gidelim Halk Ozanlarına Pir Sultan Abdal o da yanıltıcı olabilir dolayısıyla hakikaten kendi kendini yaratan biri; etkilenmeleri çok önemsemiyorum çünkü Mayakovski şiirine baktığımız zaman kırbaç gibi bir dili vardır geometrik bir şiirdir aslında kendisi çok duygusaldır ama duygu yok denecek kadar azdır şiirinde, oysa Nazım’a baktığımızda çok duygusaldır şiiri ve içimizi okşar Bir diğer büyük üstat Turgut Uyar’sa Nazım’dan aldığı bütün etkilere karşın başta yüzde yüz bir halk ozanıdır; burası çok önemli şiiri entelektüel bir etkinliğin dışında düşünmüştür bulduğu gibi vardır belki en doğru şey bu sadece kendi adını, bağlılığını ve büyük dilini vurgulayarak. İlk Mayakovski bir bahanedir diyor, ilk hüzünlerini ,ilk isyanını Anadolu’dan almıştır çünkü baş kaldırması önce çok genel çok duygusal çok beşeridir, demek istediğim şudur Nazım Mayakovski ve diğer tüm fütüristler olmasaydı da yazdıkları dışında başka bir şey yazmayacaktı.

H.Ş. Nazım Hikmet’in yazılan tek şiirleri modern ya da … şiirleri değil, Cumhuriyet’in uluslaşmanın şiirlerinde etkisi var halk şiiri etkileri de taşıyan çok fazla şiiri var öyleki sol bugün bile halk şiirinde kurulan etkiden kurtulamamıştır dediğiniz gibi de bir boyutu var zaten enternasyonalizmi geriye çekip  12 yıl hapiste olması işte Milli Mücadeleye katılmasıyla, Kuvayi Milliye Destanı ve Memleketimden İnsan Manzaraları’na geçeceğiz ama zaten şiirsel olan … Memleketimden İnsan Manzaraları tamamen şiir değil daha çok bir anlatı tadında şiirsel olarak  geriliyor ama Halk Şiiri etkisi neredeyse son şiirine dek sürüyor;  bu solun hala modernizmle olan tartışmasında çoğu zaman tercihi Halk Şiirinden yana olmuştur bu da başta Cumhuriyetle kurulan ilgiyle alakalıdır Cumhuriyet’le kurulan ilgide başta alaturka yasaklanmıştır Mustafa Kemal’in alaturkaya olan ilgisine rağmen her yerde alaturka yasaklanmıştır ve meyhane müziği olarak kabul edilmiştir, hal böyle olunca şimdi bugün örneklere baktığımızda Ataol Behramoğlu’nun, Nihat Behram … dünya kadar insan Halk Şiiriyle solun kurduğu ilişki ortadan kalkmamıştır oradan bakarsak Anadolu ve memleket sevdası modernizim Mayakovskiler, Puşkinler, Pasternaklar halk şiiridir; bugün hâlâ Halk Şiiriyle açıklıyoruz. Bu tamamen modernist bir şey solun tersine başlangıçta Rusya’ya dönük ilgiye de bağlıdır epey modernisttir ama o Kuvayi Milliye Destanı’yla beraber küt diye kırılmış ve ondan sonra modernizm gerilemiştir.

A.S. Bedrettin kitabıdır o modernizminin bir çeşit doruğu ve sınırıdır.

Tabii aynı zamanda tarihsel bir ilgide kurmuş oluyor, şimdi politik bulunuyor ama aslında adam kendini sürekli ifade ediyor ama biz şunu bilmiyoruz mesela sosyalist gerçekçidir gibi yani bu konuda fazla bir bilgiye sahip değiliz ve aslında Mayakovski de fazla bir şey anlatmıyor tam olarak sosyalist gerçekçi şiir budur ya da Nazım’da böyle bir tanımlamaya uyar demez sola eğilimli modernist bir şairdir dünyayı dönüştürmek ister denir; size en büyük idealini okuyayım

A.S. Size şunu hatırlatayım en modern dönemi 1929’la 835. satırla 36 arası Bedrettin kitabı.

H.Ş. Bedrettin’den sonra başka bir yere geçiyor; kırılma orada başlıyor izlenimsel kırılmada orada biçimsel kırılmada orada adam 1950’lilerde şunu söylüyor bu elbette insanlığın en büyük idealidir yani devletlerin ve sınırların ortadan kalktığı bir şey söylüyor ‘Hoşça kal belki yine gelirim, belki ömür vefa etmez ama gün olacak bilirim senden bize, bizden sana misafir gidlip gelinecek bir bahçeden bir bahçeye gider gibi.’ Bunu Macaristan için yazdı Nazım o büyük ideali yani devletsiz bir dünya idealini de söylemiş oluyor, bunun solun iktidar kurma ilişkisi devlet ilişkisine baktığımız zaman açıklayamayız ne diyebiliriz …. Diye bir adam var bunun için şöyle diyor ‘İktidarda olmadan dünyayı değiştirmek’ öyleki Türkiye’yle olan çatışması da aynı Sovyetlerle de olan çatışması aynı sebepten kaynaklanıyor çünkü Sovyetlerde de koyu bir totaliterizm var herkes kaçıyor Emma Goldman’da kaçmıştı.

A.S. Çok güzel bir şiir okuyacağım şimdi hem dinlenmişte oluruz Şeyh Bedrettin Destanı başlık budur, ikinci şiiri çok yanık şiir yani ustalığını da gösteriyor Nazım’ın bu şiir, ne kadar güzel bir Türkçe. 1936 yılı düşünün yani o yıl yazılan şiirlere bakılsa böyle bir şey yok ve hiç yanına yaklaşmıyor Türk şiirinin açıkça belirtmek lâzım bunu. Bu göl İzmit Gölü’dür durgundur, karanlıktır, derindir. Bir kuyu suyu gibi içindedir dağların bizim burada görünen. Dumanlıdırlar balıklarının eti yavan olur, sazlıklarından sıtma yürür ve göl insanı sakalına ak düşmeden ölür. Bu göl İznik Gölü’dür yanında İznik kasabası, İznik kasabasında kırık bir yürek gibidir demircilerin örsü. Çocuklar açtır kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi ve delikanlılar türkü söylemez. Bu kasaba İznik kasabası, bu ev esnaf mahallesinde bir ev, bu evde bir ihtiyar vardır Bedrettin adında, boyu küçük sakalı büyük, sakalı ak çekik çocuk gözleri kurnaz ve sarı parmakları saz gibi. Bedrettin ak bir koyun postu üstüne oturmuş, hatt-ı tarik? İle yazıyor .. karşısında diz çökmüşler ve karşıdan bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona, bakıyor başı tıraşlı kalın kaşlı ince uzun boyunlu … bakıyor …….  Bakmaktan bıkıp usanmayıp bakmağa doymayarak, İznik sürgünü Bedrettin’e bakıyor.

H.Ş. Geçmiş durduğum tek yer Bedrettin Destanı deseler bir şiir alacağız Nazım Hikmet’ten ve onu imha edeceğiz  ben Bedrettin Destanı’nı alır giderim.

A.S. Belki ben çok abartıyorum ama 20’ci yıl Türk şiirinin 5 kitabından biridir Bedrettin Destanı, öbürleri ne derseniz Yahya Kemal’in bütün şiirleri, Ahmet Haşim’in bütün şiirleri …  Ece Ayhan’dan Devlet  ve Tabiat.

H.Ş. Şu var şimdi Bedrettin Destanı bizde bir tarih oluşturuyor aslında biz onu Cumhuriyet’ten öncesine ait bir tarih olarak alıyoruz ya da isyancının ve mücadele edenin tarihi yani böyle bir yere yerleştiriyorum bunu ben. Okuduğum zaman bu dönemdeki bir mücadele şiirinden ya da öyküsünden daha fazla etkiliyor beni.

A.S. Şaşırtıcı bir kitap sende sanırım çok şaşırıyorsun, durmadan makineleşmeyi sanayileşmeyi öven o Sosyalist Nazım Hikmet birden bire ortaçağdan bahsediyor 15.yüzyıldan oradaki bir halk isyanından, hat sanatından bahsediyor, yaşlı sakallı bir ihtiyar ve onun  …  Börtlüce ve onların isyanından o kadar yalın bir şekildeki bu büyük bir sözcük ekonomisiyle bu tabii ki dünya şiirininde doruklarından biri.

C.E. Çok kısa bir anekdot bir yanlışı düzeltmek adına söylüyorum Can Yücel’in hayatına dair bir kitap yazdık … ile beraber Can babanın şiirleri, politikası, anıları, siyasi duruşu orada çok düşündüm Duygu Asena’ya söylediği söz ‘Kart sensin postal da sana girsin’ şimdi bu laf nereden çıkmış aradık taradık televizyon kayıtlarına baktık böyle bir şey yok, bu cümle Ece Ayhan’dan çıkıyor, Halim bilmiyorum ama Ece Ayhan’la dostluğu vardı değil mi?

H.Ş. Yoktur, ben şiirini biliyorum

C.E. Büyük bir usta o ayrı bir konu, Nazım yurt dışına çıkınca şöyle diyor Ece Ayhan ‘İnsan kendi dilinden uzaklaşırsa dili kurur ve dili değerini kaybeder diyor ve oradan da kartpostal şairi lafı çıkıyor; lafın kaynağı Ece Ayhan hatta birkaç arkadaşım sormuşlar Can baba hayattayken, Can baba sen Duygu hanıma böyle bir laf ettin mi diye ‘asla’ demiş ‘O benim dostum Duygu’yu çok severim ben ona böyle bir cümle sarf etmedim’ demiş evet bu şehir efsanesi yani bu tespit ne kadar doğru ne kadar yanlış insan kendi ülkesinden uzaklaşırsa dili kurur kartpostal şairi haline dönüşür Ece’nin cümlesi ne kadar doğru ya da yanlış bunu tartışabiliriz tabi. Şunu söylemek isterim; bu beni çok duygulandırıyor. Safiye Ayla’yı nasıl bilirsiniz çok çirkinmiş de Atatürk onu dinlerken önüne perde koyarmış, ya arkadaşlar ayıptır günahtır şimdi Duygu Asena …. diye ne kadar kaba bir laf, Türkiye’deki kadın hareketine çok büyük bir emek vermiş biridir o; kadınların ezilmesine, sömürülmesine karşı çıkan bir kadındır kadın kimliği üzerine kitaplar yazan Duygu Asena’ya böyle bir cümle sarf edecek tıyniyette bir insan değildir ve bunu herkes benimsedi bu böyle geçecek bir şehir efsanesi olarak. Ya Mustafa Kemal bir salon adamı ayrıca kadınlara çok saygı duyan bir lider, bir ses sanatçısını dinlerken önüne perde koyacakmış da  öyle dinleyecekmiş bir kere Safiye Ayla bunu kabul etmez bir kere Safiye Ayla çok onurlu bir kadın nasıl onurlu bir kadın olduğunu söyleyeyim size Nazım hapse girdiğinden çıkana kadar sürekli ona yardım etti sabun, iç çamaşırı ve kağıt gönderiyor o zamanlar nalın çok önemli hapishanede; nalın gönderiyor ona, işte Safiye Ayla budur diyorlarki ‘sen ne yapıyorsun komünisttir bu’ ‘O benim dostum can yoldaşım’ diyor Safiye Ayla Nazım için ve dik duruyor Safiye Ayla’ya bir alkış. Ve bir yanda Nazım babası gibi annesi Ceyda yani Neruda’dan, Picasso’ya … e kadar tüm dünyada sanatçılar Nazım’ın hapisten çıkması için uğraşıp didiniyorlar Paris’te orada burada imza kampanyaları yapıyorlar ve annesi Ceyda hanım başta olmak üzere dostları yakınları Galata köprüsünün orada imza kampanyası yapıyorlar Nazım’a özgürlük diye, o sırada bastonuyla Eminönü’nden gelen bir Yahya Kemal var ve orada aşkı Ceyda hanım var gelip ne yapıyor biliyor musunuz Nazım benim talebem diyeceği imza atacağı yerde korkuyor ve gerisin geriye Eminönü’ne gidiyor evet bu da bir anekdot.

H.Ş. Şu edepsizlik meselesi var ya tabii Duygu Asena’yla olanı bilmiyorum ama televizyonda bir program vardı orada ne söylendiğini bilmiyorum … dediği bir şey var müstehcenlik bir sarsma tekniğidir o yüzden mesela Can Yücel’in müstehcenliği erotik değildir sevişme arzusuyla dolu değildir okuyucuyu sarsmaya yöneliktir Jean jeaneau ’nin de dediği gibi kamusal alanda edilen küfrü argoyu şiire kazandırmış ve bu şekilde insanları sarsmış politik konuları da ifade edebilmiştir ama bu noktada artık Duygu Asena’yla aralarında böyle bir diyalogun geçip geçmediğinin fazla bir önemi yok, kartpostal şairi tanımının Ece Ayhan’a ait olduğu doğrudur bunu okudum tartışılır Ece Ayhan’da şiirindeki o mesafeleri böyle bir tanımlamayı açıklayabilir ikisinin şiiri arasında böyle bir yakınlık kuramayız birisi insanlar arasındaki aşktan bahsediyor öbürü iki cins arasındaki yani kadın ve erkek arasındaki aşktan bahsediyor.

A.S. İsterseniz bir şiir daha okuyalım son şiiri Şeyh Bedrettin’in; Şeyh Bedrettin asılmıştı

Yağmur çiseliyor korkarak, yavaş sesle bir ihanet konuşması gibi, yağmur çiseliyor beyaz ve çıplak .. ayaklarının ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi, yağmur çiseliyor Serezin esnaf çarşısında bir bakırcı dükkanının karşısında, Bedrettin bir ağaca asılı, yağmur çiseliyor gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir ve yağmurdan ıslanan yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin çırılçıplak etidir, yağmur çiseliyor Serez çarşısı dilsiz, Serez çarşısı kör, havada konuşmamanın görmemenin kahrolası hüznü ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü, yağmur çiseliyor.

C.E. Nazım’ın Nikbinlik diye bir şiiri var ‘Güzel günler göreceğiz çocuklar’ değil mi ne kadar umut dolu coşku dolu bir şiirdir bir çok insanı sarsmıştır bu şiirin arkasındaki dramı öğrenmek Nazım’ı en iyi tanıyan birkaç kişiden biri … diyebilir miyiz? En yakın dostu .. Nurettin; o da bir şair Bu Dünyadab Nazım Geçti adlı kitabı beni çok sarsmıştır … ya hapishaneden yazıyor Nazım ve ‘ … dayanamıyorum usandım cezaevi koşullarından o kadar  sinirim çok bozuldu ve en yakın dostum sensin, intihar etmeyi düşünüyorum ölmek istiyorum ’ diyor ve cezaevi revirinden de bir takım haplar buluyor; kafaya koymuş içecek işte o intiharı düşündüğü gece Güzel Günler Göreceğiz Çocuklar şiirini yazıyor, ne kadar ilginç ve sarsıcı değil mi, tabi … devamlı mektup yazıyor ‘Sakın Nazım sen bu ülkeye insanlığa lazımsın sakın canına kıyma’ diyerek onu hayata döndürüyor bu aklımdan çıkmaz hiç mesela Nazım’ı tanıyanlar üvey evladı Mehmet Fuat ve diğerleri ne çektiyse iyiliğinden çekti demişlerdi hakikaten iyi bir insan kötük düşünmeyen bir insan, insanlar için iyilikler yapmak için çabalayan birisi arkadaşları da aynı şeyleri söylüyor fakat iyilik yapılmak için, yani iyiliği bulmak için kayaların arasından düşe düşe dizlerinizi çarpa çarpa kanata kanata elde edebilirsiniz iyiliği ve Nazım’da öyle yaşamış yani .. bir iyilikten bahsetmiyoruz burada Nazım’ın kendisi için ve onunda hasetleri, imrenmeleri ve nefretleri olmuş ama kendisiyle yüzleşmiş mesela bu şiir benim çok hoşuma gider demin Ahmet güzel tespitlerde bulundu sembolizm uzak direkt şiir yazar diye fakat bu şiir onun kendi içindeki iyilik kötülük çatışmasını içten sorguladığı bir şiir burada bizim gibi haseti öfkesi imrenmeleri olan doyumsuz bir adam her fani gibi, bu da bir tarafıyla çok sembolik bir şiir.

İri bal damlaları gibi arılar,
arılar asmaları taşıyor güneşe,
gençliğimden uçup geldiler,
bu elmalar da ordan
bu ağır elmalar,
bu altın tozlu yol,
bu ak çakıllar dere boyunda,
türkülere inanmışım,
hasetsizliğim,
bu bulutsuz gün de ordan
bu mavi gün,
çırılçıplak, sıcacık, sırtüstü yatan deniz,
bu hasret
ve aydınlık dişleri bu kalın dudaklı ağzın
bu Kafkasya köyüne arıların ayağında
iri bal damlaları gibi
geldiler gençliğimden,
bir yerlerde unuttuğum gençliğimden,
bir yerlerde doyamadan.

H.Ş. Ben pek şiir okuyamam da bir iki bir şey daha söylemek istiyorum ne kadar dolaylı olursa olsun şiir politik eleştirinin bir biçimidir;  benim çocukluğumdan beri ondan gördüğüm beni etkileyen budur; şiir bir politik eleştiri biçimi aşk dâhil dünya dâhil neyi eleştirecekse bunu ona dâhil etmiş bir insan Nazım Hikmet baştan beri bu yan ı beni etkilemiştir memleketçi biri değilim ama bu bakış açısı bu tavrı hem memleketçiliği hem enternasyonalizm hepsini bir arada şiirine yansıtabilmesi vatan aşkıyla insan aşkının şiirde olması doğanın aynı şiirde olması bu belki biraz fazla iddialı olur ondan sonra bu belki bizde kurulamadı ondan etkilenenler Rıfat Ilgazlar Hasan Hüseyinler, Ağa Kadirler böyle bir şiiri oluşturamadılar Türkiye’de kendini solda tanımlayan dünyayı dönüştürmek isteyen insanlar da bunu büyük ölçüde yapamadılar bu da Nazım Hikmet’i tek ve özgün bir şair olarak yukarıda bir yerde tutmamızı sağlıyor ama varki dünya başka bir yere gidiyor; dünya dini muhafazakârlığın diktatörlüğüne doğru gidiyor böyle bir dünyada tabi insanlar ister istemez bir takım şeylerin değiştiğini görüyor, Nazım Hikmet’le manevi dünya diye bir yazı okudum böyle şeyler yazıldığını gördüm bu memlekette işte onun uluslaşmaya yönelik şiirlerini öne çıkartan şeyleri gördük ama ne olursa olsun buradaki temel mesele onun mesele olarak kabul ettiği şey enternasyonalizm; oradaki ilişkiyi Marksizim ve Leninizm’le açıklıyor Nazım ve hep kendisini komünist bir şair olarak kabul etmiş işte bu yüzden yani şiiri eleştirinin politik bir biçimi olarak kabul etmesinden dolayı ilk dönem şiirleri hariç sonraki şiirleri bunu eksik ya da fazla zaaflarıyla yansıttığı için ve bize böyle bir miras bıraktığı için Nazım Hikmet’in yazdığı şiirin konumlanması ve savunulması gerekir diye düşünüyorum ve belki son söz olarak şöyle demem lâzım; yine memleket meselesine gidiyor, şu dizeleri Tanya için yazmıştır Nazım Memleketimden İnsan Manzaraları’nda ‘Seni astılar memleketini sevdiğin için,  ben memleketimi sevdiğim için hapisteyim.’ Hapiste geçirdiği yıllar 1951’de vatandaşlıktan çıkarılması evet vatandaşlığı ona geri verildi ama onu Anadolu’da bir köy mezarlığına gömemedik bu da elbette bu coğrafyanın çözmekte zorluk çekeceği bir şeydir.

C.E. Demişti ya ‘Bir taş atıldı başımıza bir ağaç falan değil mi? Bursa’nın ilk komünist muhtarlarından Bursa’nın bir küçük kasabasında sembolik bir Nazım mezarı yapılıyor başına da küçük bir ağaç fidesi konuyor ve ne yaptılar biliyor musunuz o fideye? Yaktılar.

A.S. Evet çok güzel ve yoğun bir konuşmaydı yavaş yavaş sizlerinde zamanını almadan toparlayalım, Nazım konusunda değişik yönelişler burada ortaya çıktı tabi o kadar farklı birisi ki üzerine söylenecek çok şey var bir kere zaten hayatı ve kişiliği yeter aslında tüm Türkiye’yi anlatmak gerekiyor çünkü 20.yüzyıl tarihiyle bağlantılı Nazım Hikmet, bir dönemi konuşmamız gereken bir şahsiyet çok önemli kilit yani Türkiye’yi Nazım’ı yok sayarak anlayamayız gibi geliyor bana, çünkü bütün o dönemler Osmanlı’nın sonu,  Cumhuriyet, Kurtuluş Savaşı, çok partili dönem, sürgün zamanı ondan sonraki dönem dışlamayla birlikte biraz daha putlaştırarak sözde ondan esinlenerek ama ondan çok uzak kalarak yapılan çabalar, siyasi sömürüler var tabi biliyorsunuz 2009’da yurttaşlığa kabul edildi bütün bunlar şiirini de söz konusu etmemizi gerektiriyor o da ayrı bir konu Nazım’ın şiiri de modern türk şiiri ve dünya modern şiiri tarihinde önemli bir yer işgal ediyor ve bugün ona da değindik çünkü genellikle bu yönü biraz daha ikinci plana atılıyor. Nazım işte böyle sosyalist bir şair bu kadar basitmiş gibi sanki bu yetermiş gibi sanki şiirinin doğrulanması ya da reddedilmesi için yeterliymiş gibi öyle değil oysa çok karmaşık bir şair ayrıca türk moderizminde çok önemli ama modernizmin ne olduğunu bilmek lâzım ve modernizmin de Nazım’da durmadığını bilmek lâzım, İkinci Yeni gibi bir hareketin çıktığını unutmamak lâzım ve bence her şeye rağmen Nazım’ın devamı İkinci Yeni’dir ideolojik olarak bu çok doğru olmayabilir ve görünmeyebilir ama mesela bir Edip Cansever’in Tragedyalar kitabı Nazım yok sayılarak anlaşılamaz hâlbuki pek alakası yok aslında ve bunun gibi çok örnek verilebilir.

H.Ş.Turgut Uyar mesela uzak duruyor ama baktığımızda onun müthiş bir memleket ilgisi var

A.S. Hayır bir de biçimsel olarak arada düz yazıya da başvurur o, artık tiyatro ve düz yazı ayrımlarının bittiği bir ortam aslında Nazım’ın şiiri ve buna ancak türk şiir ancak İkinci Yeni’yle anlıyor biçimi hiç es geçmeyelim çok temeldir şiirde ve sanatta, evet artık duralım isterseniz çok teşekkürler herkese.

...