Aşk ile Sev Milliyeti

Karamsarlık tüten bir yazı yazmayacağım,” telkinleriyle oturuyorum yazmaya, ama bugün ülkenin doğusunda yaşanan ürkütücü şiddet tablosunun gölgesinde, öyle günlük güneşlik, etrafa gülücükler saçan, çiçekli böcekli bir yazı yazmamın önündeki aşılmaz hendeğin vicdanım olacağını biliyorum…

Demem o ki, siz aşka dair, janjanlı laflardan, üç beş kurnazca kelime oyunuyla çatılmış aforizmalardan, hani kitabevi raflarında yeraltı etiketiyle sırt sırta raflara dizilmiş kitaplarda rast gelebileceğiniz pompa pompa nokta com, triptonik, beat kuşağı özentisi, Bukowski çakması tanımlamalar okuma havanızdaysanız sıradaki şarkı size girsin, pardon gelsin, siz Damat Berat’ın kanaldan devam edin annem.

Ne güzel olurdu, hal böyle olmayıp da, memlekette aşk, sokaklarda öpüşenlere gülümseyerek, kimi zaman iç geçirip bakan amcaların, teyzelerin gözlerinde parlasa, özgürlük, pahada ağırlığından bir şey kaybetmese bile, yükte doğru bildiğini söylemekle, yazmakla, konuşmakla zincirlenmese ve ben aşktan, hatta özgür aşktan dem vuracağım bir şeyler yazabilseydim. Benim için çok da keyifli olurdu üstelik, hazır özgür aşk demişken, cinsiyet kimliğine, ucundan kuir teoriye, oradan da sırf Türkiye’de doğmuşuz diye hâlâ bize tanınmayan evlilik hakkına, daldan dala konsam…

Düşle gerçek ya da olsun istediğimizle, bize rağmen oluveren arasındaki bu çelişki, aşkla mülkiyet arasındaki atsan atılmaz, satsan satılmaz kavlinden ilişikliğe pek benzerdir. İşte bu çetrefil ilişikliği biraz kurcalayacak olursanız, altında bir düğme bulacaksınız; hani şu meşhur “bilinmeyen elin,” her şey yolunda giderken basıp kaçıverdiği olmaz olasıca düğme. O bilinmeyen elin sahibi, sanmayın ki sizin bizim gibi ayın sonunu nasıl getireceğini, borçları doldur boşalt nasıl kapatacağını falan hesap eder durur. O daha ziyade gemicikleri nasıl filocuk edeceğini, kutucukları nereye sığdıracağını, üçe ne dolap çevirip beş (zirilyon falan yani) katacağının hesabı peşindedir. Demem o ki, siz istediğiniz kadar yenileyin koltuk takımlarınızı, arabalarınızı, üstünüzü başınızı, mülkün sahibi “o”dur. Gün gelir, işine öylesi gelir, düğmeye basıverir. Basıverir ki, vatanınızı hatırlayasınız, -çünkü siz unutkansınız- vatanınıza duyduğunuz aşk depreşsin, -çünkü siz riyakârsınız- tüyleriniz diken diken olsun, şöyle bir titreyip kendinize gelin, özünüze dönün, dönün ki en derin korkularınız, gece gündüz kâbuslarınız olsun ve sıkı sıkıya sarılın size uzatılan vatan, millet, Sakarya dalına. Uzun lafın kısası, mülkiyet fikrine uydurulmuş vatan aşkı retoriği, mülk sahiplerince kullanılagelen bir metafordur.

Mülk sahipleri bu retoriği piyasaya sürebilmek için, öncelikle yeterince ürkütücü bir düşman bulmak zorundadırlar. Bu düşman baş edebilecekleri, ama gene de sizin desteğinize ihtiyaç duyacakları orta şekerli bir düşmandır genelde, yani kararlıdırlar zaten, zafer kaçınılmazdır, ama gene de bir düşman vardır karşınızda ve düşmanı hafife almak hiç de akıllıca bir tutum değildir.

Düşmana karşı körüklenecek nefreti beslemek içinse kutsallar şarttır. Muhtaç olduğu kudretin, damarlarında akan asil kanda mevcut olduğu hakikatini asla unutmamış olan devlet ve elbette onun da mülk sahibi olan mülk sahiplerimiz, bize, taşına toprağına, kuzusuna kurduna, ölümüne sevdalı olduğumuz vatanımızı, bayrağımızı, milletimizi, dilimizi, dinimizi hatta cibilliyetimiz gibi cinsiyetimizi tek tek anlatırlar. Hepimiz güzelce ezberler, ezberden tek tek, hiç teklemeden cinsi cibilliyeti yerin dibine batasıca düşmana sayar/söver/dökeriz. Motivasyonumuz da tam olduğuna göre artık, düşmanı tükürüğümüzde boğmanın vaktidir. Gelin görün ki, ne ilkizdir bu yolda tek tek sekerek gelenler arasında, ne de bizden sonra bitecektir bu kutsal tekleme tekerlemeleri, çünkü düşman beter haindir, canidir, cibilliyetsizdir ve de içimizdedir artık, içimize sızmıştır. Birliğimize, bütünlüğümüze, tek tek sekerek ezberden şakırdattığımız beraberliğimize, kardeşliğimize pusu kuran iç mihraktır düşman. Tek tek tek! diye gırtlağımızı yırta yırta bağırsak da, asmasak beslesek de, beslemesek de sokak ortasında kim vurduya harcasak da bitmez.

Ne olur peki bitmeyip de? Gelin yaklaşın fısıldayayım; kulağınıza küpe olsun: Bir şey bitmiyorsa, başlıyordur. Başlamışsa bitecektir. Bitmişse, bir zaman başlamış demektir. Bu arada olan size olur, bize olur. Siz, yan komşunuzla, karşı komşunuzla, iş arkadaşınızla, otobüs durağında kuyrukta beraber beklediğinizle, tanıdığınızla, tanımadığınızla, ömür billah tanışmayacağınızla bir olursunuz, “birörnek” olursunuz, herkes olursunuz. Ne yediğiniz içtiğinizin, ne düşleyip ne düşündüğünüzün, ne konuştuğunuzun, ne iş yaptığınızın, ne eğitim aldığınızın, ne okuduğunuzun, ne bildiğinizin, nasıl ve nerede yaşadığınızın bir önemi kalmamıştır. Artık herkes ve hiç kimse olmuşsunuzdur.

Herkes nasıl giyinirse öyle giyinmeli, herkes nasıl konuşursa öyle konuşmalı, öyle düşünmeli, öyle öpüşmeli, sevişmeli, sevinmeli, üzülmeli, yaşamalı, öyle ölmelisinizdir. Aşk artık çiğnedikçe tadı kaçan, tadı kaçtıkça tükürüp bir yenisini satın alıp çiğnemeye başladığınız bir sakızdır. Bastığınız yerleri sakız, deyip geçmemeye gayret etseniz de, bir gün birileri, sizi de çiğneyip tükürecektir aynı yere. Çünkü artık siz ya herkessinizdir, ya da hiç kimse; ya her şeyisinizdir âşığınızın ya da hiçbir şeyi…

Well hasılı kelam: “Neden feriklerin ve eşeklerin memeleri vardır?”

Hayattan ders veriyor diye öğretmenleri kızdıran
Tuzu bir bulmuş çocukları saklamadan güldüren dünyaya
Su kaçırmaz bir eşeğin sesine açıktır penceresi
Bir sınıfın, Batı son dersinde, kuşluk vakti

Meşeler yapraklanınca bir tuhaf olurlar işte
Koparılmış Kürt çiçekleri, hatırlayarak amcalarını
Azınlıkta oldukları bir okulda bile, sorarlar soru
Neden feriklerin ve eşeklerin memeleri vardır?

En arka sırada çift dikişliler, sınavda en öne
İntihara ve denizde nasıl boğulmaya çalışırlar
Yalnız Orta Doğu’da el altında satılan bir atlas
Kim demiş on sekiz yaşından küçükler okuyamaz

Bakıldı ki kum saati, ters çevrilmiş, çıt, usul isa asi olmuş
İkinci karnede babası yarısını silahıyla dışarda bırakıp
Öyle öğretildiği için saygılı, sınıfa giren parmak çocuğun
Boş yerine, girilmeyen bir dersin denizi, gelip oturmuş

Açık kalmış atlası, deniz taşmıştır, darılmasın Fırat ama

Hayatın orta öğretmeni sustu, dondu gülmeleri çocukların
Bir cenaze töreninde daha ölümü karşılamaya götürüleceğiz

Efendiler! Eşekler susabilirler
Ne yani çocuklar hiç gülmeyecekler mi?

Açık Atlas, Ece Ayhan

Janset Karavin
Görsel: Alex Cherry – “Television Rules the Nation”