Bana güneşin lütufkar kolları uzatıldığında Geri çeviremeyeceğim bir turuncu rengi de sunulmuş oldu Evrak kağıtlarından, çekmece diplerinden ve toplantı buharlarından daha sahici bir hisle bana gelen Bir turuncu, gök kuşağının kaderini ve istikametini elinde tutan Onun koca gözleri, dünyayı biraz daha silindir kılıyor Köküldüğüm misketler, onun hektarsız gözlerinde Hepsini birdenRead More →

Bir buçuk günün kaç saat ettiğini hesaplamaya çalışıyor parmaklarıyla. Ayak parmaklarını da kullandı ama yetmeyince yerden çakıl taşları toplayıp, devam ediyor hesabına. Sonunda sonuca ulaşıyor, dayısının hediye ettiği tavşanlı saatine bakıyor, durmuş. Aslında otuz sekiz saattir buradalar. Yüzlerce araç, binlerce insan, onun daha önce hiç görmediği kadar geniş bir araziRead More →

Yapabilecek iki şey vardı; ya yol parasını edebiyat dergilerine verecek ve gittiği yerden nasıl döneceğiyle ilgili yeni ikişer seçenek düşünecekti ya da bir dergiyi almayacaktı. Oysa o, hepsini alması gerektiğini düşünüyordu çünkü iki seçenek vardı; ya yazdığı öykülerden biri nihayet bir dergide yayınlanacaktı ya da artık vazgeçecekti. Onun için yaşamakRead More →

Yumurtanın sarısına ekmek banmayı seninle sevdim. Böyle küçük şeyler işte. Soluk alıp verişimi dinlemeyi uzun uzun. Rüzgârı, gecenin gürültüsünü, ağustos böceklerini, söylenmemiş, susulmuş her şeyi işitmeyi de senden öğrendim. Misal ben uzun uzun bakmaz, göremezdim “şeyleri” ve onların zaman boyu sırtlandıklarını. Bir merdivenin ulaştırdığı yerdi mühim olan benim için, merdiveninRead More →

Bir günah, bir ayıp gibi geçtim aranızdan. Görmediniz. Baktığınız olmadım çünkü hiç. Varlığım her birinizin utancının toplamıydı. Hiç kimse kendi payına düşen kadar eğmedi yere yüzünü. Oysa ben, bir kerecik bile dik görmedim başlarınızı. Eğilmiş olduğunuzu görmemenizin garantisiydim ben. Bütün varlığım görüş alanınızda kalmalıydı. Olmuştum bir kere, saklanmalıydım. Susmadınız üstelik.Read More →