hiçbir şey olmadan önce ya da her şey olduktan hemen soğra bir tango, kesik bir çift bacağın yaptığı. belki son gün batımı, belki son kızıllık, belki son kavga; körlükten hemen önceki. burada, işte tam da burada, her şeyin doruğunda bir zirve ve bir dip var. biz, bir grup ben… yorgunRead More →

‚sen benim düşçürüğümsün’ dedi ve ben yüzyıldır beni beni bekleyen mezara düştüm. ikimiz de sabaha kadar uyumamıştık. samatya sahili’nde, elimizde marmara şarabıyla hiç konuşmadan yakamozlara bakmıştık. ne oluyordu ne de ölüyordu aşkımız. upuzun bir yazının içinde devrik bir cümle gibiydik, okuyanın garibine gidiyorduk. defalarca ayrılıp defalarce birleşmiştik. kavgalarımız, sevişmelerimiz, hasretlerimiz,Read More →

Bir çocuk öğretmenine diyor ki; “gidin öğretmenim gidin, çocuk çok olur burada ama öğretmen bulamayız, gidin öğretmenim gidin… “Bak şu bilince sen” çocuğun bilinci mi bu… çocuğun acısı mı bu… yoksa çocuğun sitemi mi…artık çözsün Türk psikolojisi çözebiliyorsa bu cümleyi. Haydin size günlerce araştırma yapacak bir söz ama hiçbir biliminizinRead More →

Nasıl başlamalı, başlar bir yazı bilmiyorum. Sert bir içkinin damakta bıraktığı burukluk gibi içimdekilerin tadı. Yudumladıkça kırılıyor, kırıldıkça; kırıyorum ne varsa… Bozuk saatler gibiyim, bir yerlerde unutulup onarılmayı bekleyen. Belleğin an be an hatırda tuttuğu çok uzaklardaki sevgiliyle güzel bir günde çektirilmiş, eski bir komodinin çekmecesinde özensizce saklanagelmiş yorgun, silikRead More →

Günboyu ben… Önce,,, Uyanır uyanmaz omzundan öper, güneşe çıkarım; teşekkür ederim. Sana emanettir o sıra sevgilim gün kesiği düşlerim… Kedili bahçede su, deniz değilse bile terinin tuzu ve ışık olur hep toprak, o sıraysa memleketi düşünür, kederlenirim ve içimde titrer bir yaprak… Tütün sarar, kahve pişiririm sonra dizlerimde çocukluğum sızlarken.Read More →