Aysel Delirdi II

Aysel Delirdi II

Geçen bölümde…

Raşit Amca’nın apartman arası dediği yer bizim apartmanla yan apartmanın arasında kalan küçük, çıkmaz bir sokakçık. Soluğu “arada” aldım. Raşit Amca paytak adım yaklaşıyordu ama ben sabırsızdım. “Raşit Amca n’oluyor?” “Sen delirmedin mi daha?” diye sordu. “Ben deliyim zaten Raşit Amca,” dedim gülerek. “O da doğru!” dedi. “Sağol be!” “Mühim değil, mühim değil… Şimdi olay şöyle,” dedi bıyıklarını titreterek, “sizin bu karşı apartmandaki Aysel yok mu?” “Var…” “He işte o delirmiş.” “Eee?”

“Delirmiş işte…”

“Deliydi zaten! Akıllı mıydı ki Aysel? Bence Aysel hariç herkes, hepiniz, topunuz kafayı sıyırmışsınız!”

Raşit Amca tam bayramlık ağzını açacak, yani ağzını açıyordu o fakat ben açtığı ağzın bayramlık olduğunu havalanan güdük kaşları ve aldığı derin nefesten hemen ayıktırdım. Nasıl mı? Genel itibariyle derin nefes uzun bir cümle kurma hazırlığıdır ve Türkçe’deki en uzun cümlelerden biri hasiktir cümlesidir. Aslında basit bir kelimecik gibi gözükse de alınan nefesin derinliğince “s” taşıyabileceği gibi, bir o kadar da anlam yüklenebilir bu “s’ler” vasıtasıyla. Genizden gelen bir “Ha,” dolduruyordu ki, Eküri Kazım seslendi: “Raşit Abi! Beşinci ayak kim geldi, biliyon mu?”

Raşit Amca bütün gövdesini 180 derece çevirdi. Bu kendi kendini çevirme sürecinde biz Kazım’la göz göze geldik. “Nabıyon?” manasına gelen o mimiği bir kez daha yaptım. Gene kendiliğinden çıktı. Huyum değildir oysa. Sol gözüm seğirtmeye başladı tabii. Sol gözüm kontrolüm dışında gelişen bir şeylere toslayınca seğirtir böyle. Kazım da manasızca ağzını açıp gözlerini devirerek, “Nabacam” manasına gelen Türk işi emojiyi çaktı. Ben de kafamı hafif yana eğip, seğirten sol gözüme mukayyet olmaya çalışırken, “İyi iyi, hadi bakalım,” yaptım. Kazım, Raşit Amca’ya baktı sonra. Ben de baktım. Yani ense tıraşına baktım. Ense tıraşı gelmişti; bir ara berbere uğraması lazımdı. Neden ense tıraşı diye bir şey vardı ki? Neden alın ya da şakak tıraşı yoktu mesela? En çok ensesi mi terler insanın ya da başka bir amacı mı var bu tıraş hadisesinin falan gibi teorik pratiklerine girişmişken dedi ki: “Bilmiyorum.”

“Nasıl bilmiyorsun?” dedim. Kazım da şaşırdı, ben de. Raşit Amca arkasına, yani bana dönmeye lüzum görmeksizin, Yeşilçam’ın “kötü adam” sesiyle: “Sen biliyor musun?” diye sordu. Kazım da bana bakıyordu merakla; belki biliyorumdur diye.

“Aysel!” dedim. Sol gözüm tırısa kalktı, dörtnala vurdu, kişnedi, şahlandı, gemi azıya aldı.

“Hadi be! Şaka? Aysel mi geldi lan cidden?” diye inledi Kazım.

“Olabilir,” dedi Raşit Amca, dur bi’ benim hanıma soralım!”

Oha! Mukaddes Abla ağzına sıçacak Raşit Amca, sakın! Gene mi eşeklere yatırdın maaşı, diye bir başlayacak vidi vodo, vidi de vodo artık bir sonraki maaşa kadar kafanı… demeyi geçiriyorum içimden ve fakat ağzım oynamıyor. Sesimi duyuyorum ben, ama dublaj berbat. Lan ağzım oynamıyor, ne konuşuyorsun oradan vidi vodo!

“Alo Aysel?”

Ooha! Ooha ne hatta Ohannesburg! Kırk yılın Mukaddes’ine sen tut Aysel de telefon açıp; bitti bu evlilik, yuvanı yıktın Raşit Amca! Yaşından başından utan be! Aysel kim?

“He, beşinci ayakta Aysel mi geldi?.. He. Heeeğ. Hadi be!..”

Kazım yanaşıyor, Raşit Amca, “Aysel’le” muhabbeti koyultuyor. Sokaktan çığlıklar, kahkahalar, alkış nümayiş, davul zurna ne sesler geliyor, şaşarsın. Ben kaçıyorum, yapıyorum Raşit Amca’ya. İyi hadi git sen, git, yapıyor. Kazım’a da hadi görüşürüz, yapıyorum. Görüşürüz, yapıyor, ardından da: “Aysel’e rastlarsan söyle, bu sefer koyduk çocuğu!” diyor. Duruyorum. Kazım’a bakıyorum. Gözünün akına akına böyle. Ne var, yapıyor. Ayıp oğlum, ayıp, yapıyorum, utanmıyorsun bunları böyle uluorta, tövbe tövbee, yapıyorum. Hadi len or’dan yapıyor. Sinirleniyorum: “Aysel git başımdan!” diyorum. Sol gözüm…

Sokağa dar atıyorum kendimi. Mahallenin esnafı karşı kaldırımda toplaşmış, Aysel’lerin apartmanın bahçe duvarında bir sıra, kaldırımda bir sıra oluşturmuş, dizilmişler. Başlarında Şaduman Emlak. “Yuvanızı yapıyoruz!” Homur homur konuşuyorlar aralarında. Bu esna sokaktan kafasına sütyen takmış bir adam koşarak geçiyor, ayağında stilettolarla. Bari bacaklarını jiletleseydin, Allah kahretmesin seni. Çocuklar karpuz yuvarlama yarışı yapıyorlar. Bizim 3 numara Nadide’yle, 9 numaradaki Şerafettin’i seçiyorum marketteki kavga dövüşün arasında. Son sallama çay poşeti için kapışıyorlar. Nadide bir çizik atıyor ki Şerafettin’e! Eyvahlar olsun, adamcağızın gözü çıkacak. Tabii sağlam bir Osmanlı tokadı geliyor üstüne Şerafettin’den, Nadide iki seksen. Ayırmak lazım, diyerekten karşıya yelteniyorum. Birden önümden sürü halinde köpekler geçiyor ciyak ciyak. Kuyruklarını kıstırmış, ayakları götlerine çarpa çarpa kaçıyorlar. Biri çarpıyor bana can havliyle, denge menge kalmıyor bende, yerlerdeyim. Ulan kimden, neyden kaçıyor bu karabaşlar böyle, demeye kalmadan biri kafama basıp sekiyor, beriki sırtıma. Ne bunlar be? Kedi! Yüzlerce kedi. Arkalarından bakarak toparlanmaya çalışırken karşı kaldırımdan bir “dooo!” sesi yükseliyor. Yuvamızı yapan Şaduman elinde, nereden bulduysa bir tuvalet fırçası, koroya maestroluk yapıyor. “Son ‘ki, üç, dört!” Koro başlıyor: “Yeşil gözlereğ yandığm, beğnim olacak sağndım, meğer vefağsızmışsın, yağzık sanağ inandığm! Ayseeeel, Ayseeeel, Ayseeel, Ayseeel…” derken duvarın arkasından birden dikilip ortaya çıkan çoluk çombalak: “Ayseeel!” Üstüne koro: “Neden böyleeeğ?” Çombalak: “Ayseeel!” Koro: “Derdini söyleeğ!”

Ben koşarak markete dalıyorum. Şerafettin’le Nadide’yi arıyorum etrafta. Yoklar. Havada çay kahve, don atlet, salatalık biberler falan uçuşuyor. Bütün bu kargaşada marketin en sakin yeri kasa, nasıl oluyorsa. Herkes sakince sıraya girmiş, kasalardan habire dıt bıt sesleri yükseliyor. Anlamsız! diyorum. Hemen yanımdaki raftan bir şey kapıyorum. Bilmiyorum ne olduğunu, mühim de değil zaten. Mesele kasada dönen dümeni çözmek. Hızla kasa kuyruğuna giriyorum. Ama sıranın bana gelmesi Şam’da kayısı! Herkes en az iki market arabasını silleme doldurmuş. Gökdelen dikmiş arabaya! Elimdeki şeyi göstererek sırıtıyorum, en sevimli suratım bu. Göz göze geliyoruz önümdeki adamla: “Merhaba,” diyorum, “Ben tek parça bi’şey…” “Ah tabii, lütfen buyurun,” diyor. “Teşekkü…” “Ah geçin lütfen,” diyor onun bir önündeki. “Teşe…” “Lütfen siz buyurun, elinizdeki zaten…” “Teşe…” “Geçin geçin, lütfen!” “Teş…” “Hoş geldiniiiiiz!” Kendimi kasiyer kızın önünde buluyorum. “Hoş bulduk. Benimki tek…” “Hoop! Evet, kredi kartı mı nakit mi?” Dıt bıt! “Nakit lütfen,” deyip elimi cebime atıyorum. Cebim var mı lan benim? Ne geçirmiştim ki evden çıkarken üstüme? Çiling! Duydunuz kasanın sesini, bulaşıkçı arkdaşlara başarılar diliyorum. Burada bulaşıkhane de yoktur şimdi. “Buyurun,” diyor kasiyer kız. Eline bakıyorum, bana bozukluklar uzatıyor. İki üç lira falan. Para verdim mi ki ben? Para üstü olsa gerek bu ama… Göz göze geliyoruz. Kasiyer kız ağırlığını bir bacağından ötekine taşıyarak gülümsemeye devam ediyor. Alıyorum bozuklukları. “Cebim yok,” diyorum. “Ah sorun değil,” diyor sırasını bana veren son adam, “Benim cebime koyabilirsiniz!” Pantolonunun cebini aralıyor hafifçe. Bozuklukları bırakıyorum içeriye. Şıkır şıkır dökülüyorlar. Kafamı kaldırıp yüzüne bakıyorum. Aha! Siz şeysiniz, tanıyorum sizi…

Birden ışıklar kararıyor. Tepeden bir spot aydınlatıyor adamla beni. Sıradakiler kemanlarına sarılıyorlar, kemanlar ağlamaya başlıyor. Nerelerine sokmuşlar lan bu kemanları bunlar? Kasiyer kız dirseklerini dıt bıt tezgâhına dayamış, olabildiğince şapşalca, büyülenmiş gibi bakıyor adama. Adama değil bıyıklarına bakıyor sanırım. Adam bıyıklarını oynatıyor. Ben de bakıyorum. Ama büyülenmiş falan değilim tabii. “Ben seni tanıyorum,” diyorum. Adam bıyıklarını titretiyor. “Sen son…” “Ben bir Aysel’dir tutturmuşum, ohhh ne iyi! Aysel’li içkiler içip sarhoş oluyorum, ne güzel. Hoşuma gitmiyorsa rengi denizlerin, biraz Aysel sürüyorum, güzelleşiyor. Şarkılar söylüyorum, şiirler yazıyorum Aysel üstüne. Saatim her zaman ya Aysel’e beş var ya da Aysel’i beş geçiyor. Ne yana baksam o, gözümü yumsam aklımdan Aysel geçiyorrr.”
Yumdu gözlerini cidden. Tuttum bıyığından, var gücümle asıldım. Cırt! Bıyık elimde kaldı. Kemanlar sustu. Işıklar yandı. Kasiyer kız bakışlarını bana çevirdi. Bu sefer hiç de büyülenmiş gibi falan değildi. Gerilerden biri bağırdı: “Yakalayın, Aysel’in bıyıklarını çaldı!”

Janset Karavin
Görsel: Chloé & Joseph – La Moustache