Beden Ruhun Çömezidir

 In Pozisyon Hatası

“Ben taraklı ayak kemiklerime istinaden “pasif” statüsüne geçirdim kalbimin tenyalarını.

 

Ondandır:

 

Bir otelin altıncı katından düşerken elindeki tespihi dört kez döndürdüğü rivayet edilen Taşaklı Recep’in buralarda bir yerlerde yattığını tahmin ediyorum, dedi müneccim çift eliyle eşeleyerek kabristanın toprağını.

 

Buna mukabil kaleme alınmıştır aşağıdaki maruzat.”

Nerede kalmıştık?

Bünyemize ters gelen bir hayatın ortasında, yapayalnız, çırçıplak kalmıştık.

Sonra, doğru olan ne varsa hayatımızdan cımbızla çekilip alındı, yanlışlar boca edildi acımasızca. Kendimizi korumaya çalışırken, farkında olmadan kendimizden uzaklaştırıldık. Öldük! Gerçekten yaşamadığımız için, öldüğümüzü de kanıtlayamadık kendimize. Araf’ta mı ne, bir yerlerde sıkışıp kaldık.

Ben bunları söylediğimde kendime; Kafka’nın ölümünün üstünden 90 yıl geçmiş, Türkiye son on küsur yılda 90 yıl geriye gitmiş, son bir yıl içinde bile haddinden fazla çocuk ölmüş, ruhumun çömezi olan zavallı bedenim güçsüz düşmüştü. Hiç kimse kaybetmenin görkeminden bahsetmesindi artık! Düpedüz kandırılmıştık. Çıkar yol kalmamıştı; çünkü görkemli kaybedişin bir yalan olduğunu öğrenmiş ama kazanmanın da ancak başkalarının kaybetmesi sayesinde olacağını bilecek kadar olgunlaşmıştık. Yazık olmuştu bize!

Bedenimiz ruhumuzun çömeziydi ama onu da hoyratça kullanmıştık. Çaresizdik. Çaresiziz artık! Kimseden yardım istemeyecek kadar onurlu, kimsenin yardım edemeyeceğini bildiğimiz için de fütursuzuz. Ne yapalım, böyleyiz!

Sonunu getiremediğimiz bir şiire başlıyoruz hep, kimsenin okumaya tenezzül etmediği bir şarkı sözü yazıyoruz bilinçaltımızın derinliklerinde, sonra da intihar edercesine bir kahvaltı yapıp yeni bir güne başlıyoruz; yeni olan hiçbir şeyin olmadığını bildiğimiz halde.

Hiç durmadan tekrarlıyoruz bunu: Yeniden ve en baştan başlıyoruz kendimizi kanatmaya. Sonra küçük bir mola veriyoruz. Bir kitap okuyoruz örneğin, bir film seyrediyoruz, sevişirken tersten söylüyoruz bir marşı, votkaya ice tea karıştırıp içiyoruz tadı pis olsun diye. Midemiz bulansın diye. Bulansın ki, yaşadığımızı kanıtlayalım kendimize. Bir sinyal versin vücudumuz, hah diyelim, hayattayız şükür!

Ve utanmadan, sıkılmadan bunu alışkanlık haline getiriyoruz. Mecburuz çünkü. Bütün yollar tıkalı ve bütün köprülerden aşağı atlanılmış bizden önce. Ruhumuzla takas edebileceğimiz küçücük bir piyon bile kalmamış sahnede. Sahne kararmış. Salon kapatılmış. Kapı kilitli.

Köpeği kendi kusmuğuna bağlayan safradır alışkanlık, diyor ya Proust, soluk almak bir akciğer fonksiyonu değil, sıradan bir alışkanlıktır, yaşamaksa maalesef hayatta karşılaşabileceğimiz en sıra dışı alışkanlık, deyip tamamlayabiliriz sözü. Söz biter ama yazı bile kalmaz arkada. Resim bile kalmaz. Bir şarkı sözü, bir görüntü ya da akşamdan kalma bir ihtiyarın hırıltılı solunumu, bile kalmaz…

Ne kalır bizden geriye?

Bir müneccim seneler sonra, buralarda bir yerlerdeydi diye düşünüp de eşelerse toprağımızı, bu yeter bize.

Çünkü sadece gerçek sanat değil, gerçek hayat da yeraltındadır.

Altay Öktem

Fotoğraf: Anna Sergeeva “Zombie Ariel”

Recommended Posts