Ben De Kalktım Kıbrıs’a Geldim…

 In Kıbrıs Defterleri, Pozisyon Hatası

Merhaba, ben Kemalist Cumhuriyetin Kemalist edemeden yetiştirdiği son kuşaktanım. Zaten ömrüm hep sonlara yahut ilklere tanıklıkla geçti. İlk kadın başabakandan tutun da memlekete kesin dönüş yapan Alamancılara, kasetlere, teyplere, telsizlere, harçlıklarımızı yatırdığımız video oyunları dükkânlarına, beta-vhs videolara, enflasyondan develüasyona, oradan koalisyona ve dahi konsolidasyona kadar… Ankesörlü telefonlara jeton sarkıttım, kartların manyetik şeritlerine oje sürdüm, polis telsizi kadar olan takoz Nokia cep telefonumda Aycell hat kullandım; kafa ayarı yaptım atariye tornavidayla, pc icat olunca telefon kablosunu modeme takıp, üzerine yastıkla bastırarak modemden gelen o ilahi internete bağlanma çığlıklarını sakladım annemden babamdan; televizyonda Anıtkabirde düzenlenen bayrak törenini izledim, bayrağın ne kadar kırmızı göründüğünü merak ettiğim için; beta, vhs kasetlere çizgi film kaydettim; yaz aylarında kaldırımlara dek sarkan ahşap direkler arasındaki elektrik tellerine uçurtmamı taktım; burnunda halka, göbek atan ayı, bozacı, macuncu, keten helvacı gördüm, mahalleye gelen portatif dönme dolaba bindim; “Var mı buz gibi soğuk sudan içen!” diye bağırarak pazarda su da satmışlığım var ki, o zamanlar su daha pet şişeye girmemişti, kamyona yükledikleri damacanalarla su satarlardı sucular, apartmanların mahalle çeşmelerini ezdiği semtlerde…

Hakikaten güzel insanlar gördüm, onlarla büyüdüm; Allah’ı ağızlarına sakız etmeyen, “Merhaba,” “Günaydın,” “İyi bayramlar,” diyen, güzel, onurlu, utanmayı, sevinmeyi, üzülmeyi, insanca yaşamayı bilen insanlar.

Bana paranın her şey olmadığını, etten birer anıt gibi varlıkları, bakışları, hayatlarıyla ispatlayan, öğreten o güzel insanlar, o yoksul ama güzelim memleket yok şimdi. Hepsi gitti, bitti…

Avmler, rezidanslar diktiler üzerlerine, veresiye defterleri dürüldü, kredi kartları kuşanıldı, kefiller öldü, “morgıç” icad oldu…

Özlüyorum…

L290615-1

Ben de kalktım Kıbrıs’a geldim.

Çünkü…

Yaşarken, yaşamını, kendisiyle aynı yaşam penceresinden ölüme yürüyen her canlının yaşamını güzelleştirmeye çabalayan türdür insan. Her şeye rağmen, son nefesine dek. Ölçüyü bilmek, payı biçmek, yaşamayı bilmek, yaşamanın ciddiyetini taşımak ve yaşayarak örnek olmak en güzeli, en doğrusu, en insancasıdır.

Bunun, herhangi bir inanç yahut ideolojiyi benimsemiş insanın tutumu olduğunu iddia edip durdular, ama ben insanca yaşamaya devam etmek istiyordum sadece…

Çünkü…

Bana yeni bir ülke lazım, demiştim kendime. Ül-ke. Ölmekten geliyor sözcüğün kökü; “uğruna ölünecek yer” demek: Öl-ke. Banaysa uğruna yaşanacak bir yer lazımdı. Yaşamaya değer bir yer; o yeri benim için kişisel olarak yaşamaya değer kılan insan bir yana, o yeri yaşamaya değer kılacak insanların da yaşadıkları, yaşamı güzelleştirmek istedikleri bir yer.

Milliyetsiz, cinsiyetsiz, dinsiz, isimsiz, doğmasız-ölmesiz bir ülke; uğruna ölünecek değil, yaşanacak, gelecek zaman kipinde bir ülke…

Yarına tutunarak şimdiyi yaşayabileceğimiz, düşlerimizin hayatımızın bir parçası olması umudunu hep çoğaltacak aidiyetsizliğin sorumluluğuyla toprağının taşının değil, insanların kahkasının, çocukların saflığının, rüzgârın, denizinin neşesinin, hiddetinin emanetçisi olacağımız.

Bizim işlemediğimiz, işlemeyeceğimiz suçların, kabahatlerin, günahların ceremesini çekmediğimiz, yeni bir yaşam kültürünü yaratabileceğimiz başka bir ülke lazımdı bana, başka ev, başka türlü bir sokak, şehir; yeni bir başlangıç, yeni bir memleket, yarını iple çektiğim bir düş…

DSC_0123

Ben de kalktım Kıbrıs’a geldim.

Yazdığı bir tiyatro oyununu sahnelemek isteyen bir dosta aracılık ederken, ilk ve aklıma mıh gibi çakılan şu selamla karşıladı bir Kıbrıslı beni: “Sömürgenin sömürgesine hoş geldin!”

Paylaştığım için bana kızmaz umuyorum, ama beni böyle selamladığında kendisi Mersin’de, bense Lefkoşa’daydım. Üstüne üstlük kimse ona Mersin’e gittiğinde, neden geldin, ne kadar kalacaksın falan diye sorgu sual etmemişti, ama ben Atatürk Havaalanında memurun: “Doldurun lütfen,” diyerek önüme sürdüğü, üzerine tarih atarak adımı soyadımı yazdığım kâğıt parçasına, Ercan’a indiğimde bir diğer memur tarafından yöneltilen: “İlk defa mı geliyorsunuz?” “Tatil için mi?” “Nerede kalacaksınız?” gibi soruların ardından “30 gün” damgasını yiyerek girebilmiştim “yeni memleketime.” O “30” gün dolmadan artık başka birilerinin memleketi olan Türkiye’ye gidip gelmem gerekiyordu.

Birkaç kez denedim en sevimli ifademi takınarak: “Acaba 60 ya da 90 gün yazmanız mümkün değil mi?” diye sormayı memurlara. Biri, elindeki nüfus kâğıdıma bakarak: “Daha emekli de değilsiniz,” dedi, bir diğeri: “Hangi otele rezervasyon yaptırdınız?” diye sordu, son denememde karşılaştığım memursa: “Hayır! Bizim yetkimiz yoktur, 30 gün vururuz biz, uzatmak için muhacerata gideceksin, onlardan isteyceksin.” İşte böylece taksit taksit memleket maceramın başlamış olduğunu idrak ediyordum. Ediyordum da idrakimde mi bir sıkıntı vardı yoksa idrak tahlili sonuçları sıkıntılı olanlar ben değil de hep başkaları mı çıkacaktı, onu zamanla görecektik.

Her şeye, kendi içinde ikiye ve her bir parçasında da en az ikiye bir kez daha bölünmüşlüğüne rağmen Kıbrıs, yeni bir ortak yaşam kültürünün kurulabilme ihtimalini, umudunu soluyabileceğim bir düştü.

“…başlangıçta uçurumdan sıçramanın gerektiği bir an vardır. Düşünmeye kalkarsa atlayamaz insan…” gerçi düşünmedim değil, ama gene de yenilginin beni yıldırmayacağını, bana tutku verebilecek birini sevebileceğimi, bir insanı sevmenin zamandan ve mekândan bağsız olsa bile, o tutku ânını ve o yeri bana zamanöte benimsetebileceğini biliyordum; kalktım Kıbrıs’a geldim…

Janset Karavin
Fotoğraflar: Janset Karavin

Recommended Posts