Beyaz Olmalıydı İntiharın Rengi

Beyaz Olmalıydı İntiharın Rengi

“Anne,

Bak, düğünümdeyim. Sahi, düğünler niçin yapılır? Kefen ve gelinliğin rengi neden aynıdır? Evlilik ölümün bir biçimi midir?
Hatırla, sence neden hiç sevmedim bizim dünyadaki düğünlere gitmeyi? Neden genç kızların arasında, halaylarda, oyunlarda hatırlamazsın beni? “Bak hele, ailesi burada, kız gelmemiş, yoksa oğlanda gönlü mü vardı derler, ayıp.” Ah şu elâlem yok mu? Emin ol, gitsem daha fazla utandırırdım sizi. Alırdım elime mikrofonu, cem’i cümleye: “Bakın, bu iki kişi, artık hiçbir zaman şu ana kadar oldukları kişiler olmayacaklar. Şu an ölüyorlar ve yavaş yavaş çürürken her birinizin o pek akça pakça ellerindeki ahlâk süzgecinden, birbirlerine dönüşerek geçiyorlar. Ey aidiyetsiz, tabiiyetsiz yaşayamayanlar! Ey sürü! Ey çürüyüşünden memnun ölü ruhlar! Görün! Toplumun onayından geçirilmiş bir öleyazma durumuna daha tanıklık ediyorsunuz. Altınlar gelsin, altınlar… Çark da dönmeye başlasın, değil mi? Yarın bunlardan yeni yaşamlar türeyecek ve siz büyürken öldüreceksiniz onları zaten. Tıpkı şu anne-baba adaylarını büyürken öldürdüğünüz gibi. Aman da değerler! Toz konmasın! Kız, gelin, bağladı mı kardeşin paketini bakayım? Hani kırmızı kurdelen? Hah, tamam. Aşkın ömrü kaç yıldı sahi? Ah canım, punduna getirip nikâh masasına adam çekmeyi becerecek kadar işveli, gösterip elletmeyecek kadar namuslu olmayı da becermek gerek. Az iş mi? Aferin kız! Hadi, nerde zılgıtlar? Çalın, vurun, oynayın. İki ruhun cenaze töreni pek şenlikli geçsin de destan olsun dillere. Kıskananlar çatlasın,” diye bas bas bağırırdım. Feyza Teyzemin düğününden sonra katıldığım ilk düğün bu. Gelini ben olmasam buna da katılmazdım.
Yine boynunu büke büke ağlıyorsun. Kaygıların var, kuşkuların, hatta bu gün korkuların… Bakma öyle. Ağlama. Gözyaşlarını yarın sabaha saklarsın. Şu sizin tak-çıkarlı olmayışına hayıflandığınız mevzu vardı hani, hatırlarsın. Tam da o akıyor şu an teyzemin, ninemin, senin gözlerinizden. Görebiliyorum. Haklısınız, korkun tabii. Çıktı mı takılmıyor meret. Ama şundan da emin ol ki, ben onu zaten bugüne saklamazdım. Ardıma aşk gömüp de geldim ben, üzerimdeki lanet yüzünden elini bile tutamadığım bir adam gömüp geldim. Hayır, yanlış anlama sakın. Ahlâksızlık, bir kızı, yıllar sonra âşık olduğu adama bile değemeyecek kadar kendi vücudundan tiksindirmekti. O kızın o adama, kalbini avucuna koyar gibi sarılması değil. Yaşasa, şu gün için yorumu ne olurdu acaba? Gidince sorarım artık, inandıklarınız gerçekse eğer, onunla aynı cehennemde yanacağız çünkü.
Evet, gideceğim, bakma öyle. Ama şu adamla gerçekten evlenmek istediğime herkesi inandırmakta gayet başarılıydım, değil mi? Tabii ki sevmiyorum onu, her nedense, arkadaş bile olamayacak insanlar olduğumuzu bile bile yedinci evlilik teklifini yaptı. Ah, keşke ben gidip göl kıyısında ağlayıp açılmak istediğimde onu peşimden yollamasaydın. Bağıra çağıra suya anlattıklarımı dinlemiş işte. Oysa ben, su duyduklarını dibe çeksin istemiştim, onun kulakları gasp etti. Yani “kıymet” durumunu biliyordu bana ilk evlilik teklifini yaptığında. “Delirdin mi sen?” demiştim, “Seninle yarım saat geçirmeye katlanamıyorum.” Suratı asılmış, “Hadi evine götüreyim seni,” demişti. Senin evde, nefes bile alamadığım bir âna denk geldi son evlilik teklifi. “Tamam, gelin,” dedim. Şansına küssün. Biliyorum, zaten sevmiyor beni. Bir hesabı var elbet. Ama anlamak için zamanım olmayacak.
Anne, Derin’im öyle savunmasız, öyle korunaksız ki. Hani, sevgileriniz kuşatıcı, yargılayıcı, koşula bağlı sevgiler olmasaydı, size bırakırdım onu, daha var olduğu gün hem de. Derin kim mi? Hatırlasana, şu yok saydığınız küçük kız çocuğu! On üç yaşında bugün. Biliyorum, yarından itibaren, büyüyemeyecek.
Eniştem neden öyle gergin? Sahi, babam niye gelmedi? Tam bunu yazarken gülmek de neyin nesi? Bakma sen bana. Ölüm iyiliği derlerdi buna, değil mi?
Şimdi sen bana bakıp sadece benim için ağlıyorsun ya, ben şu insanları izliyorum. Bak, anlamadığımız dillerinde türküler söyleyerek halaya durmuşlar. Kendi hesaplaşmalarım için onları kullanıyorum, evet. Ama emin ol, tek suçum bu olacak. Gezegen üzerine düştüğümden beridir herkesin bir şeyi olmanın sorumluluğu yüklendi sırtıma. Cebren. Evet cebren. Uysal bir kız olup hanım hanımcık taşımadım ama beni en çok sevenler olarak, bunun da bedelini ödettiniz. Birilerinin yeğeni, torunu, kızı, ablası olmayı, kafalarınızdaki “edebiyle büyük büyük okulları okuyup dönen akıllı kız” şemasına oturmayı, günü geldiğinde helal süt emmiş, takva sahibi, eğitimli, işini gücünü almış bir gencin karısı olmayı ve “yüzünüzü ağartmayı” reddedip, kendi oluşturduğum değerlere tutunup, “ben” olarak yaşamak istedim. Bunun için af dilemiyorum. Ama sevgilerinizin bana ettiklerini affediyorum. Üzgünüm, eloğluna verirken, “altın yumurtlayan tavuk” anası edalarında burnunu havaya kaldırmanı sağlamayı, kendi değerlerime oturtamadım. Ama anne, suçlamıyorum hiçbirinizi. Öğrendiklerim arasında, insanları koşullarının biçimlendirdiği gerçeği de vardı.
Ah ne diyordum, şu insanlar! Tamam, kabul ediyorum, onlara karşı suçluluk duymuyor değilim. Ama olacakları biliyorum. Benimle, reşit olmayan şu iki çocuktan biri ilgilenecek. Biliyorum, bu insanlar onları zaten büyük büyük okullara yollamayacaklar, çünkü bunun gerekliliğine inanmıyorlar. Yani kaybedecekleri daha farklı bir yaşam ihtimali yok. İyi hâl, namus temizliği derken kırpıla kırpıla en fazla dört yıla iner cezaları. Döndüklerindeyse, kahraman gibi karşılanacaklar. Alınları ak, namusları pak. Hatta bana teşekkür etseler yeridir. Çünkü her gence nasip olmaz böylesi bir şeref! Ailesinin namusunu temizlemiş, az bir şey mi? Mahpus damına düşmeseydiler yaşayacakları hayat ne ise, onu yaşamaya devam edecekler nihayet.
Ah, hiç bilmeyecek olsalar dahi, bir de arada benim hesabımın görülmesine vesile olacaklar. Her biriniz benim varlığımı bir biçimde kullandınız beklentilerinizin taşıyıcısı ve gerçekleştiricisi olarak. Giderayak ben de bir şey kullanıvereyim, çok mu? Zaten bu düğünün damadının, öğrensem midemi bulandıracak bir hesabı var kendince, görebiliyorum. Bilmemek en iyisi…
Ah evet, hesap diyordum ya anneciğim, aklın kalmasın. Bunu giderken yolda okuyacaksın, zarf üzerindeki ricaya uyarsın umarım. Hesapla ilgili ayrıntılı bilgiyi, yarından sonra arkadaşımın getireceği mektupta bulabilirsin. Sorgulamayın kızcağızı, hiçbir şeyden haberi yok. Mektubu açmadan getirecek sana. Sonrasında ne yaparsanız yapın. Kuşağım belimde, ne fark eder ki, diye kabul ettiğim türbanlı gelinliğim sırtımda, son kez el sallayacağım size. Hoşça kalın.

Hayat.”

 

Bade Kamböre, On Üç, Sus Vakti’nden bir pasaj
Görsel: Caradel Neil