Bikini: Yıl Sıfır*

Temmuz 1946’da, Louis Réard adında bir Fransız terzi, kadın mayosunu ikiye bölüp, tarihin gördüğü en küçük hale getirdiği tasarımının sunumunu yapıyordu Paris’te. Heyhat, gelin görün ki, aynı günlerde A.B.D. de savaş sonrası deneme programlarının ilki kapsamında Marshall Adalarının birinde üçüncü atom bombası denemesini yapmaktaydı ve bütün gazeteler, radyolar bu nükleer denemeden bahsediyorlardı. Dindar Hıristiyanlar endişeliydiler ve İncil’deki yedi mühürün kırılması hikâyesine atıfta bulunuyorlardı: “ İkinci melek borazanını çaldı. Alev alev yanan, dağ gibi büyük bir kütle denize atıldı. Denizin üçte biri kana dönüştü. Denizdeki canlı yaratıkların üçte biri öldü ve gemilerin üçte biri yok oldu.” Başkaldıran tasarımının atom bombası denemesinin gölgesinde kalmasından korkan Réard, birkaç saat içinde riskli bir karar alarak, yeni mayosuna bombalanan mercan adasının adını verdi: Bikini…

Bikini devrimi, büyük resme bakıldığında politik gelişmelere karşıt zihinlerin, düne, eskimiş olana ve onu savunan muhafazakârlara karşı bir başkaldırı olarak tasarlayıp geliştirdikleri dünya moda endüstrisinde bir mihenk taşıdır, ama kadın bedeninin nesneleştirilmesi hastalığının da bir parçasıdır denebilir tabii…

Diyelim ki bikini, bir âsinin karşı çıkışı, bir başkaldırı, hatta bir devrimdir. İyi ama öylece, bir başına mı durmaktadır insanlık tarihinde, köksüz müdür? Elbette “unutuşun ırmağı” tarihte, muhafazakâr dünyada bomba etkisi yaratmış başka devrimlerin, devrimcilerin yarattıkları çatlaklar üzerinde yükselmiştir. Ama gelin, biz geçmişe değil geleceğe dönelim yüzümüzü ve ikinci dünya savaşı ardından yükselen ikinci feminist dalgaya kapılalım…

İkinci dünya savaşı ardından toplumsal yaşam içinde daha da güçlenen, iş güç sahibi olan ve dahası birinci feminist dalgada seçme-seçilme hakkını kazanan 68’li kadınlar şimdi kürtaj hakkının, gebeliği önlemenin yasallaşmasının, tecavüzün, aile içi şiddettin, cinsel tacizin cezalandırılmasının, cinsel tercih özgürlüğünün peşine düşmüş, daha özgür bir yaşam isteğiyle sokaklara dökülmüşlerdi.

Asırlar boyu güzelliğinin sınırları erk ve erkekler tarafından belirlenmiş kadın, 68 feminist dalgasıyla özgürlük, ya da erkekliğin sahip olduğu hakları istiyordu. Eşitlik istiyordu ve 19. yy’a ulus devletin değerlerinin propaganda aracı edilen dolgun memeli, yuvarlak hatlı bedenini erkten geri istiyordu. Birinci dünya savaşı ardından saçların ve eteklerin kısalmasıyla başlayan bu derin dalga, pantolon giymeye, içki, sigara içmeye, serbest aşka, evlilik baskısına ve annelik rol modeline başkaldırıya değin yükselecekti. Bütün bu başkaldırının simgeleşen eylemiyse sütyenlerin çıkartılıp atılarak: “Bedenim benimdir!” diye haykırılması oldu. Peki bu memelere özgürlük başkaldırısı, öyle birden bire, hani durup dururken bu âsi kadınlardan birinin sütyeni kendisini sıktığı için soyunuvermesiyle mi olmuştu? Tabii ki hayır. Tabii ki unutuşun nehrinde bir yerlerde, üstüne daha da çok gün doğup batmış bir kıyıda bir başka âsi daha vardı: Pioret…

Belle Époque** yaşanırken, bir kumaş tüccarının oğlu olan Pioret, kendisine dek sadece tüccarlık olarak algılanan mesleği terziliğe yaratıcılığını katarak, asırlar boyu estetiğin nesnesi olan kadın bedenini özgürleştirmiş ve öncesinde doktorların ve feministlerin büyük çabalar harcayarak kurtulmaya çalıştıkları korseyi ortadan kaldırmıştı. Hemen ardından patlak veren birinci dünya savaşından sonra, erkekler cephedeyken çalışma hayatına katılmış, saçlarını, eteklerini kısaltmış kadınlar, doğal karşılanması için elli yıl daha mücadele edecek olsalar da pantolon giymişlerdir bir kere. Pantolon giyme mücadelesini 68’li ikinci feminist dalga kadınları, gene bir Fransız terzi Courréges sayesinde zaferle noktalarken, başkaldırılarına kopçalarından göndere çektikleri sütyenlerinden başka bir bayrak daha edinirler: Mini etek. İlk kez 1966’da Londra’da, küçük bir butikte satılmaya başlanan mini etek, bir tarz arayışından çok eski dünyaya kıçlarını gösteren âsi kadınların düpedüz politik eylemine dönüşür.

“Ya, ne demezsin! Korselerden kurtulduk, bikinileri giydik, minileri çektik, sütyenler de fora; hepimiz özgürlüğe boğulduk,” deseniz yeri. Yeri ama zamanı değil; daha söyleyeceklerim bitmedi çünkü. Gözden kaçırdığınız bir nokta var, demek istediğim: Müstehcenlik.

Bereketi simgeleyen dolgun memeli tanrıçalardan, cumhuriyetin değerlerinin bayrak taşıyıcısına değin uzun bir yol kat eden eril estetik vizyonu, kadın bedenini git gide daha da müstehcenleştirme çabasına düştüğünden bu yana kendi kuyusunu kazıyor. Neden mi? Çünkü müstehcenleştirilen bedenini erkek cinselliği hizmetinde değil de, kendi politik çıkarları uğrunda cepheye süren kadınlar var karşısında.

Bikini: Yıl Sıfır, başlığı atmam bu yüzden işte. Bir politik eylem olarak modanın attığı korse, bikini, mini etek tokatlarının sertliği, bugünden bakıldığında hissedilemeyebilir belki, ancak bedenimiz üzerine kurgulanan müstehcenlik tezgâhı da politiktir ve tarih boyu -bugün de- erkin hizmetine koşulmuştur.

Yani demem o ki, daha da politik, daha da müstehcen olmalıyız. Müstehcenlik, hayatımızın ortasında patlayan canlı bombalarla, kesilen kafalarla, kan ve savaşla, ifade özgürlükleri gasp edilen gazeteciler, yazarlar, sanatçılarla, devlet erkiyle pompalanan üç çocuk yapan annenin ayakları altına serilmiş cennet propagandalarıyla, çocuk gelinlerle, Özgecanlarla cinsel değil, politiktir artık. Müstehcenliğin ikiyüzlülükle kolkola girip modern karaçarşaf altında, bugüne dek hiç olmadığı şiddetle yüzümüze vurulduğu bu, yıkım habercisi çağa karşı daha dik durmalıyız.

Koklayın bakın; bu iğrenç koku, yüzyıl boyu bedenimizi kullanarak kendini pazarlayan ulus devletin cesedinden yükseliyor, kahkahalarla içimize çekelim. Dinleyin bakın; bu tiksindirici nefret çığlıkları, yüzyıllar boyu bedenimizi kendi şehveti, politik çıkarları uğrunda köleleştiren eril iktidarın hayatta kalma çabasından başka bir şey değil, şefkatle kucaklayalım ve memelerimizle boğalım.

Kim bilir, “Yıl Bir” belki yarın, belki yarından da yakın…

*Bikini: Yıl Sıfır, başlığı, “Partisans” adlı feminist derginin “Kadınların Özgürlüğü:Yıl Sıfır” kapağıyla yayınlanan 1970 Temmuz-Ekim sayısından esinlenilmiştir.

**Belle Époque: Belle Époque (Güzel Dönem) Fransa’da 1880-1914 yılları arasındaki döneme verilen bir isim. Sanayi Devrimi bazıları için daha iyi bir hayat tarzı yarattı. Yeni ortaya çıkan orta sınıfın eğlenmeye ayıracak zamanı ve harcayabilecek bir geliri vardı. Fransa’da ekonomik büyüme Belle Époque olarak adlandırılan bir rahat ve havailik dönemiyle çakıştı.

Janset Karavin
Bu yazı bir tarihte yanılmıyorsam Pul Biber dergisinde yayınlanmıştır.
13 Aralık 2015 – Kıbrıs

Fotoğraf: Norak Tapi Nggaya

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir