Bilinmeyen Bir Adamın Notları – I. Bölüm “İşgal”

Bilinmeyen Bir Adamın Notları – I. Bölüm “İşgal”

Yarım saat önce, Govan Mbeki Caddesinin diğer tarafından bulunduğum muhite doğru üç el kurşun sıkıldı. Kurşunlardan biri, yanımdaki barakanın bir duvarını delip, öteki duvarından çıktı. Kurşunlardan bir diğeriyse, astığı çamaşırları toplayan ihtiyar bir kadını omzundan yaraladı. Şanslıydı kadın, kurşun yalnızca sıyırmıştı. Eğer saplansaydı, onu şehir merkezine götürmek için, araba bulmak zorunda kalacaktı yakınları -ki bu, akşam saat sekizden sonra Khayelitsha’da pek mümkün değildi- Üçüncü kurşunun nereye isabet ettiği hakkında hiçbir fikrim yoktu. Belki bütün barakaları teğet geçip, yerleşkenin çıkışındaki tuvalet kabinlerinden birine saplanmıştı. Belki de hiçbir yere çarpmadan dümdüz devam edip, yolun öteki tarafındaki arazide kaybolmuştu. Benim için bir önemi yoktu bu durumun, en azından barakamın duvarlarındaki deliklere bir yenisi eklenmemişti, vücudumsa en az barakamın duvarları kadar sağlam sayılırdı. Üstelik Noludwe Sokağı gençleri, muhitlerine sıkılan üç kurşuna misliyle cevap vermişlerdi. Silah sesleri kesildikten sonra gençler mobiletlerine atlayıp, intikam çığlıkları atarak Govan Mbeki Caddesinin diğer tarafındaki mahalleyi işgale gitmişti…

Silah seslerini duyar duymaz çıplak gövdemi yoklayıp kendimi dışarı attım. Noludwe Sokağında kim varsa onlar da benim gibi dışarı atmıştı kendini. Dışarısı barakalardan daha güvenli olurdu böyle zamanlarda. En azından, kurşunların nereden geleceğini tahmin edilebiliyordu insan. Ama bu tahmin, öncelikle içimizden birkaç kişinin hayatına mâloluyordu. Önümüzde yaşlı bir kütük gibi devrilenlerin tam tersi yönde yere uzanıyorduk, havada uçan mermilerden birine hedef olmamak için. Khayelitsha’da mermilerle sinekler arasında hiçbir fark yoktur. İkisinin de üzerine konması an meselesidir. Birkaç saniye içinde ya sıtma parazitleri damarlarında yüzmeye başlayabilir ya da bir mermi beynini barakalardan birinin duvarına yapıştırabilir. Sinekler ve mermiler, ölüm meleğinin iki üvey kardeşidir burada.

Khayelitsha’ya yeni geldiğim yıllarda, ilk olarak ölümün bir cinsiyeti olduğunu öğrenmiştim. En azından burada ölümün cinsiyeti dişiydi. Çünkü mermiyle gelen bir ölüm, ertesi gün binlerce sineğe dönüşebiliyor, bir mermiden doğan binlerce sinekse, onlarca insanı öldürebiliyordu: Yani ölüm doğuruyordu Khayelitsha’da. Bu yüzden insanlar ölen yakınlarını hemen el arabalarına yükleyip kuzeydeki boş araziye götürüyordu. Kimisi ölen yakınını kireç dolu bir çukura gömüyor, kimiyse araziye götürmeden oracıkta ateşe veriyordu. Mesela yan barakamda yaşayan Akhona Mimie, iki hafta önce babasını kapısının önünde yakmış ve bunun için mobiletinin yakıt deposundaki yarım litre benzini kullanmıştı. Akhona, babasının çıplak ve zayıf vücudunu benzinle yıkarken, ihtiyarın henüz yaşadığını söyleyenler olmuştu ona. Ama o, aldırmayıp kibriti çakmıştı. “Son saatleri, nasılsa yarına çıkamayacak!” demişti babası alevlerin arasında çırpınırken. İhtiyarın bedeni kırk beş dakika sonra, erimiş bir kamyon lastiğine benzemişti. Kokusuysa, kavrulmuş antilop leşini çağrıştırmıştı bana…

Khayelitsha’da iki gecekondunun birbirine uzaklığı en fazla altmış santimetreydi. Sokakların genişliğiyse ancak iki mobiletin güçlükle yan yana gidebileceği kadardı. Tüm çatılar da, duvarlar gibi delik deşikti. Şehir merkezine gidenler, sıklıkla yanlarında trafik levhalarıyla geri dönerlerdi. Trafik levhalarından çatılara yapılan yamalar uzun süre dayanabiliyordu çünkü. CocaCola tabelalarından kapı, karton kutulardan da yeni bir oda inşa etmek mümkündü bu ilkel yapılarda. Benim gecekondumsa tek odalıydı. Yalnız yaşadığım için ikinci bir odaya gerek duymuyordum. Zaten gecekondum oldukça küçüktü, yani ayağa kalktığım zaman kafam tavana değiyor, kollarımı gerdiğim zaman da parmaklarım, birbirine bakan iki duvara yetişebiliyordu. Bulunduğum muhitte dip dibe girmiş yüzlerce gecekondu vardı: hepsinin boyutu ve niteliği aşağı yukarı aynıydı…

Gecekondumun duvarına yaslanmış, olanı biteni izlerken yan komşum Akhona ve kız kardeşi Aphiwe’i gördüm. İkisi de ellerinde tuttukları dev palalarla, yolun karşısına geçip birkaç kişinin ciğerlerini sökmek için hazırlık yapıyordu. Akhona geçen ay birlikte gittiğimiz bir semt baskınında karnından yara almıştı. En az elinde tuttuğu pala kadar büyük bir bıçak, iç organlarından bir kaçının yerini değiştirmişti. Tabii kız kardeşi Aphiwe yetişmeseydi ve elindeki kaldırım taşını indirmeseydi ağabeyini yaralayan herifin kafasına, muhtemelen onu da içi kireç dolu bir çukura atmak ya da kapısının önünde yakmak zorunda kalacaktık. Beni gördükleri gibi yanıma geldiler.

“Hey, beyaz adam!” dedi coşkuyla, “Partiye gelmiyor musun?”

Kız kardeşi elindeki palayı havada savurarak: “Çok eğleneceğiz, şu dumanları görüyor musun bizimkiler mahallenin yarısını ateşe vermiş bile!”

“Bu gece beni pas geçin, belki yarın gelip sağ kalanların kulaklarını kesmenize yardımcı olabilirim, ama bu gece, bilmiyorum, iyi değilim sanırım.”

“Neyin var dostum?” Yaklaşıp alnıma dokundu, “Sıtmaya falan mı yakalandın acaba, yoksa fahişelerle korunmadan mı birlikte oluyorsun? Doğru söyle dostum böyle bir şey yaptın mı, yani korunmadan?”

“En son kardeşinle seviştik Akhona,” dedim gülerek, “Hem sen söylemiyor muydun civardaki tek AİDS virüsü taşımayan fahişenin Aphiwe olduğunu…”

İkisi birden kahkaha attı.

“Ne gülüyorsunuz, yalan mı?”

“Elbette yalan değil!” dedi Aphiwe, bunu söylerken eteğini kaldırıp vajinasını gösterdi, “Bırak sızlanmayı da bize katıl, belki birkaç kişiyi hakladıktan sonra şu döküntülerde hep birlikte sevişiriz, hem uzun zaman oldu, ağabeyim, sen ve ben beraber yatağa girmeyeli…”

Eteğini kaldırdığında apış arasından çıkan iki üç sinekten biri Ağabeyinin burnunun ucunda uçuşmaya başladı.

“Kapat şunu seni şıllık,” diye tersledi kardeşini, “Leş gibi kokuyorsun!”

Araya girip: “Gençler bu gece için gerçekten üzgünüm, ben burada kalacağım…”

Uzatmadılar. Sen bilirsin der gibi baktılar yüzüme, ardından mobilete atlayıp, Govan Mbeki Caddesinin diğer tarafına doğru hareket ettiler…

 

En ileri demokrasi anlayışına sahiptir ölüm bu topraklarda. Herkes, ölme ve öldürme hakkına doğar doğmaz sahip olur. Irk ve renk gözetilmez çünkü ölümün tek bir rengi vardır; o da kırmızıdır. Bu da sineklerle insanlar arasındaki en büyük farktır!

 

Hemen arkalarından gecekonduma girip, Kaizer Chiefs formamı üzerime geçirdim ve ellerim ceplerimde yürümeye başladım. Üzerindeki sarı ve siyah renklerden oluşan bu formayı Akhona hediye etmişti geçen sene. O da şehir merkezindeki otellerden birinin balkonundan yürütmüş bunu. Muhtemelen İngiliz bir turiste aitti bu forma. Kıtaya gelir gelmez, havaalanındaki mağazalardan birinden satın almış olmalıydı. Bu formanın aynısından Akhona’da en az beş tane daha vardı. Sıkı bir taraftarıydı Kaizer Chiefs’in. Bir keresinde ona neden her gördüğü formayı çaldığını sormuştum. “Bu renkleri İngilizlerin üzerinde görmek midemi bulandırıyor dostum,” demişti. Kız kardeşi, geçen yıl Akhona’nın Kaizer Chiefs maçlarından birini izleyebilmek için Johannesburg’a mobiletle gitmeye kalkıştığından bahsetmişti. Bunu başarıp başaramadığını bilmiyorum, sormadım da. Ama sırf Platinum Stars forması giydiği için, bir kadını gözlerimin önünde saatlerce tecavüz ettiğini çok iyi hatırlıyorum…

Sallana sallana barakaların arasından geçtim. İşgale katılmayan yaşlılar, kadınlar ve çocuklar hepsi bir yerlere sinmişti. Çöktükleri yerlerden bazıları bana işaret edip, saklanmamı söylüyordu. Bazılarıysa elinde tuttuğu palayı göstermekle yetiniyor, eğer onlara saldırmaya kalkarsam, bana karşılık vereceklerini belli etmek istiyorlardı. Elimden geldiğince kimseyi tedirgin etmeden çıktım gecekonduluktan. Silah sesleri hâlâ susmamıştı. Bir dakika içerisinde en az iki tabancanın şarjörü boşalıyor olmalıydı. Uzaklaşmış olmama rağmen,  yükselen çığlık seslerini duyabiliyordum. Bu çığlık sesleri, işgal edilmekte olan bölgenin kadın ve çocuklarına aitti sanırım. Noludwe Sokağının batısındaki tepeye tırmandım. Terlemiştim. Canım bira istiyordu. Ama son iki haftadır ananas suyundan başka bir şey içmemiştim içki niyetine. Bir hafta önce de İngiliz bir heyet gelip, içme suyumuzda kolera mikrobuna rastladıklarını söyleyerek, Khayelitsha sakinlerinin hazır su tüketmesi gerektiğinden bahsetmişti. Belli ki bunu söylerlerken bir şeyi unutmuşlardı; Güney Afrika’da gecekondu mahallesinde yetişen çocuklar, kendi semtlerine en yakın su birikintisinde yüzmeyi öğrenir. Şehrin kanalizasyon giderlerinin içine karıştığı bu küçük göletlerde yüzmeği öğrenen bir çocuksa, büyüyünce asla hazır su içmez!

Gelen İngiliz heyetin ardından, bu küçük, şirin bölgeyi, üzerinde Hollanda bayrakları olan bir yardım konvoyu ziyaret etti. Ne tesadüftür ki, konvoydaki tüm kamyonetlerin kasaları ağzına kadar hazır içme sularıyla doluydu. Sevgili dostum Akhona Mimie durumu anlayıp, semti örgütledi ve gelen tüm yardımsever Hollandalıları palalarla kovaladı. Eğer Güney Afrika polisi zamanında yetişmeseydi, birkaç yardımsever, oracıkta geberebilirdi. Konvoy görevlilerini palalarla kovalayanlar arasında ben de vardım. Hatta kolumdaki Swatch marka saati, burnunu kırdığım bir heriften yürüttüm. Herifin tam sol kulağını uçuracaktım ki, havaya sıkılan birkaç polis kurşunu kaçmam gerektiğini söyledi. Aynı günün akşamında Akhona, Khayelitsha sakinlerini toplayıp bir konuşma yaptı. Konuşma yapmadan önceyse, bir platform hazırlamıştı meydana. Platformun üzerinde iki tane küvet vardı. Küvetlerden birini içme suyuyla, diğerini de bugün getirilen hazır ve sağlıklı olduğu iddia edilen suyla doldurmuştu. Her birinin içineyse ikişer balık atmıştı. Konuşması bittiğinde küvetleri işaret edip, hazır suyla dolan küveti göstermişti. Ben de en az herkes kadar şaşırmıştım balıkların öldüğünü görünce. Sonra herkesle birlikte bağırmıştım avazım çıktığı kadar:

“Yaşasın Khayelitsha!”

Tepeye ulaştığımda ter içindeydim, üzerimdeki Kaizer Chiefs forması sırtıma yapışmıştı neredeyse. Ilık bir rüzgâr esiyordu. Formayı çıkartıp, kayalardan birinin üzerine bıraktım. Ilık rüzgâr terli gövdemi bir ejderha gibi yalarken, aşağıdaki korkunç manzarayı izlemeye başladım. Baskına uğrayan bölge, bulunduğum tepeden oldukça net gözüküyordu. Onlarca baraka ateşe verilmişti. Alevler gökyüzünü bile tutuşturacak kadar büyümüştü. Sanki tüm Khayelitsha’yı yaksak, Güney Afrika’da bir daha gece olmayacak gibiydi. Uzak bir tepede olmama rağmen, yanık kokusu önce genzimi dövüyor, ardından ciğerlerime siniyordu. Aynı anda çığlık atan cırcır böceklerinin sesi, kurşun seslerini duymamı engellemeye başlamıştı. Bir de buna eklenen baykuş uğultuları vardı. Arada bir de yaban köpeklerinin hırıltıları geliyordu arkamdaki çalılıklardan.

Bir sigara yakıp gözlerimi yumdum. Nedenini anlayamadığım bir yorgunluk vardı üzerimde. Hâlbuki bugün akşama kadar barakamda pineklemiştim. Bir ara çıkıp dolaşmaya niyetlenmiştim ama son anda hiç paramın olmadığını anımsayıp, vazgeçmiştim dolaşmaktan. Gerçi Akhona’nın kapısını çalıp, ondan elli Rand, yani iki bira ve bir sosisli sandviç parası isteyebilirdim. Ama yapmadım. Çünkü Akhona, vereceği elli Rand karşılığında Coca Cola kutularından yaptığı teneke radyoları Waterfront’a götürmemi isteyebilirdi. Bu sıcakta, mobiletle iki saat yol gitmeyi gözüm kesmiyordu elbette. Bu arada Akhona’nın küçük bir atölyesi vardı barakasının hemen yanında. Parke taşlarından yaptığı ilkel bir pres makinesiyle Coca Cola kutularını ezerdi. Sonra da elindeki diğer malzemeleri kullanıp, küçük radyolar yapardı kola tenekelerinden. Bunun için Cape Town’nın en çok turist çeken bölgelerinden biri olan Waterfront’da küçük bir dükkânla anlaşmıştı. Dükkân sahibi, Akhona’ya parça başına yirmi Rand veriyordu, bir de mobiletinin deposunu doldurup, cebine bir paket sigara koyuyordu…

Akşama kadar sesimi çıkarmadan oturdum barakamda. Bir ara kapım çalındı, gelenin Akhona olduğunu düşünüp açmadım. Duvardaki kurşun deliklerinden birine yasladım gözümü, ancak gelen Matome’ydi. Kesinlikle, bir haftadır ondan veresiye aldığım bisküvilerin ve ananas sularının parasını istemeye gelmişti. Açmadım. Bir iki dakika bekledikten sonra söylenerek uzaklaştı. Hemen arkasından tekrar yatağıma uzanıp tavanda uçuşan sinekleri izlemeye devam ettim. Uygun bir ânı yakalayınca da, yastığımın altındaki ön ve arka kapağı yırtık romanla öldürdüm onları. Hem de ikisini aynı anda! Bağırsaklarının patlamasına rağmen hâlâ kıpırdıyorlardı. Karınlarından dışarı taşan sarımtırak sıvıyı kitapla duvara sürttüm. Sineklerden geriye birkaç kanat parçası ve bir iki bacaktan başka bir şey kalmadı kitabın üzerinde. İşte böyle geçirdim koskoca günü, tıpkı diğer günler gibi, boş ve anlamsız!

Sonunda itfaiye ve polis ekipleri semte intikal etmişti. Kalabalık bir grup, polis arabalarından birinin etrafını sarmış, arabayı sallıyor, camlarını kırıp, kaputunun üzerinde tepiniyordu. İçindeki polisin yüzünü görmesem bile çaresizliğini hissedebiliyordum. Bugün kendi silahıyla vurulup öleceğini bilseydi, kesinlikle tahrip gücünü arttırmak için mermilerinin ucunu törpüleyip şarjörüne dizmezdi. Üniformalı siyahi, öfkeden ağzı köpüren ve onu öldürmek için deliye dönen diğer siyahileri görünce, yüzünün rengi bir İngiliz kadar beyazlamıştır. Kolay değil onlarca palanın kulağının dibinden vızıldayarak geçmesi. İnsana mensubu olduğu ırkı bile unutturabilir bu durum. En ileri demokrasi anlayışına sahiptir ölüm bu topraklarda. Herkes, ölme ve öldürme hakkına doğar doğmaz sahip olur. Irk ve renk gözetilmez çünkü ölümün tek bir rengi vardır; o da kırmızıdır. Bu da sineklerle insanlar arasındaki en büyük farktır! Gelen itfaiye arabalarından birine molotof atılmıştı. Diğer itfaiye aracı onu söndürmeye çalışıyordu, bu yüzden semtteki yangına müdahale edememişti henüz. İsyan sabaha kadar sürecekti anlaşılan, ta ki ekipler tüm Khayelitsha’yı kuşatıp, onlarca kişiyi etkisiz hale getirene kadar.

Şu ana dek izlediğim en düşük bütçeli aksiyon filmi tüm heyecanıyla devam ederken, arkamdaki çalılıklardan fırlayan yaban köpekleri uluyarak koşmaya başladı. Karanlıkta kaç köpeğin salyalarını akıtarak birkaç metre uzağımda koşturduğunu seçemiyordum. Sadece oradan oraya savrulan gölgelerini görebiliyordum. Muhtemelen kokusu onları rahatsız eden biri yaklaşıyordu. Ama gelen kim olabilirdi ki? Belki de Tebaho’ydu gelen, işgale katılmayıp, buraya çıktığımı görmüştü. Bir hafta önce onu bağlayıp, kızını gözlerinin önünde tecavüz ettiğim için peşime düşmüş olabilirdi. İnsan öldürmek için uygun bir andı ne de olsa. Hem kalabalıktan uzaktım -gerçi uzak olmasam bile şu an onu kafamı kopardığı için kınayacak kimse yoktu Afrika kıtasında- İstifimi bozmadım. Eğer gelen Tebaho’ysa beni öldürmesine izin verecektim. Yalnız, önce onu etkisiz hale getirip, kızına yaptığım gibi ona da birkaç saat tecavüz edecektim. Yanında getirdiği kesici aleti de fırlatabildiğim kadar uzağa fırlatacaktım. Sonra yere uzanıp, kafamı etraftaki taşlardan biriyle ezmesine müsaade edecektim. Hem kızı, hem de kendisi tecavüze uğramış bir adamın öfkesi öldürebilirdi beni sadece. Ancak böylesi bir intikamın gücü yeterdi beni yok etmeye. Daha önce sayısız kavgaya karışmıştım bu kıtada. Defalarca bıçaklanmıştım. Defalarca mermilere hedef olmuştu sefil bedenim. Hatta ucu törpülenmiş polis kurşununun bile tadına bakmıştım. Ancak ölüm. Tıpkı aç insanlar için nasıl ki tüm yemeklerin tadı aynıdır, benim için de ölümün tadı aynıydı. Bir otomobilin altında kalmışım, elektrikli testereyle kafam kesilmiş ya da bir fahişenin üzerinde tepinirken kalp krizi geçirmişim, ne fark eder ki? Sonum, içi kireç dolu bir çukur olduktan sonra…

Ama ölümün insanlara açık büfe sunulduğu tek yerdi Afrika, bu yüzden ölüm şeklimi seçmeyi reddetmek, toprağın altında ve üstünde çürümekte olan binlerce insana saygısızlık olurdu. Taş! Elbette taşla ezilmesini sağlayacaktım kafamın. Böylece yeryüzündeki ilk katilin anısını yaşatmış olacaktım, kendimi öldürterek. Habil ve Kabil. Ben ya da Tebaho! Tanrının yeryüzünde asıl yaratmak istediği işte buydu. Cinayet! Bu yüzden çoğalmasına izin verdi insanların. Bir kadın, bir erkek olarak değil, bir katil, bir maktul olarak yarattı insanları. Sonra taktik değiştirdi. Bir yazar, milyonlarca okur olarak devam ettirdi insanlığın gelişim sürecini. Böylece katil ve maktul toplumlar yarattı. Fakat gerçekten kutsal kitaplarda anlatıldığı gibi olsaydı konu, yani bir sınavdan ibaret olsaydı yaşamımızın amacı, kesinlikle Tanrı her birimizi teker teker sınar, adına kutsal kitap denilen ciltlenmiş kopya kâğıtlarını evlerimizin duvarlarına asmamıza izin vermezdi. Bu başka bir şeydi. Anlayamadığım, asla anlayamayacağım. Artık bunları düşünmem gereksiz ve en az Tebaho’ya beni öldürmemesi için yalvarmam kadar da saçmaydı. Yorgundum. İç organlarımın çürüdüğünü hissedebiliyordum. Yaşarken çürüyen insanların aldıkları bir koku vardır. Bu koku, yaşamın kokusudur. Diğerleri, ancak ölümün kokusunu hissedebilir. Ben ve benim gibiler için taze ölümdür yalnızca. Geri kalan her şey, çürük ve kokuşmuştur, tıpkı benim yaşamım gibi, tıpkı iki dakika önce kendi silahıyla vurulan polis memuru gibi!

Derin bir nefes aldım ve elinde palayla yaklaşmakta olan karaltıyı karşılamak için ayağa kalktım…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir