Bilinmeyen Bir Adamın Notları – II. Bölüm

Bilinmeyen Bir Adamın Notları – II. Bölüm

Elinde palayla yaklaşan kişinin Aphiwe olduğunu gördükten sonra tekrar yerime oturup, yükselen alevleri izlemeye devam ettim. Sırıtarak sokuldu yanıma. Sırtında bir çanta vardı. Palayı bırakıp çantayı açtı ve yağmaladığı Calsberg marka biraları çıkardı. Biraların kanımdan daha sıcak olmasına aldırmadan diktim kafama. Aphiwe bir ara beni dürtüp, “Yavaş ol, boğulacaksın!” dedi. Ama dinlemedim. Boşalan şişeyi tepeden aşağıya fırlatıp yenisini açtım, “Erken dönmüşsün,” dedim, “Bu arada biralar için teşekkür ederim, susamıştım.”
“Bize pek bir şey kalmamış, bölgenin yarısı kaçmış zaten.”
“Ağabeyin nerede?”
“On beşlik bir piliç kestirdi gözüne, babasıyla dövüşüyordu.”
“Umarım herifin cesediyle yetinmek zorunda kalmaz.”
“Kızı barakalardan birine bağlamamı söyledi, işini garantiye almayı sever bilirsin…”
“Bağladın mı?”
“Evet,” dedi. Bunu söylerken bir an duraksadı, “Umarım onu bağladığım baraka ateşe verilmeden önce ağabeyim yetişir!”
“Sürtük için mi endişeleniyorsun?”
“Hayır, ağabeyim için! Eğer bir kömür torbasını becermek zorunda kalırsa, benden yeni bir piliç isteyebilir. Bu da şu sıralar oldukça zor…”
“Biliyor musun, seni karanlıkta Tebaho sandım.”
“Tebaho?”
“Şu geçenlerde kızını becerdiğim tüccar. İntikam yeminleri ettiğini duymuştum, kafatasımdan şarap içmek istiyormuş serseri. Aletimi kesip anahtarlık yapacakmış, kızına söz vermiş…”
“Bu artık imkânsız.”
“Neden?”
“Çünkü o yarım saat önce öldürüldü… Bir polis memurunun boğazını kesmiş, sonra da silahını çalıp kaçmaya çalışmış. Başka bir polis, ensesinden vurmuş onu. Birde cesedinin üzerinden itfaiye arabası geçmiş. Gelirken gördüm. Gözleri yuvalarından fırlamış, bağırsaklarıysa asfalta yapışmıştı…”
“Eğer vurulmasaydı muhtemelen buraya gelecekti,” diye mırıldandım.
“Son söylediğini anlayamadım,” dedi.
“Bira” dedim, “Çok iyi geldi, bir haftadır ananas suyundan başka bir şey geçmedi boğazımdan…”
Aynı anda gülümsedik. Ardından şişeleri tokuşturup, karışımızdaki dev mum ışığının eşliğinde yudumladık içkilerimizi. Aphiwe’in alnından terler süzülüyordu. Saçları onu tanıdığım günden beri üç numaraydı. Karanlıkta tıpkı ağabeyine benziyordu. Üçümüz soyunup yatağa girdiğimizde çok kez, Aphiwe diye, Akhona’yla öpüştüğüm olmuştur. Ne de olsa karanlıkta kimsenin cinsiyeti yoktur. Tabii elini seviştiğin kişinin kasıklarına atmadığın müddetçe!
Sessizliği Aphiwe bozdu: “Sen, neden gelmedin işgale?”
“Keyfim yoktu!”
“Ne zaman oldu ki…” diye çıkıştı. “Şu sıralar biraz tuhafsın, yoksa sen de Avrupalı kolej züppeleri gibi Anneni mi özledin? Eğer öyleyse Noel’e kadar para biriktir, anca bir uçak bileti alabilirsin kendine.”
“Hayır, özlediğim kimse yok Aphiwe, yalnızca…”
“Evet, yalnızca ne?”
“Yalnızca biraz yorgunum, o kadar!”
Elini omzuma attı. “Hadi ama neşelen,” dedi. Koltuk altı kılları, enseme sürtüyor, dişleri karalıkta dolunay gibi parlıyordu. Uzanıp kalın dudaklarına bir öpücük kondurdum.
“Vay! Beyaz adam oyun istiyor demek…” dedi gülerek.

 

Bir keresinde Aphiwe bu durumla ilgili yaşanmış bir hikâye anlatmıştı bana. Cape Town’da bir çiftlikte hizmetçi olarak çalışan Saartjie Baartman adlı kadının yaşam öyküsüydü anlattığı. Saartjie Baartman, on dokuzuncu yüzyılın başlarında, en büyük talihsizliği bu topraklarda doğmak olan bir kadınmış. Kısa boyu, boyuna oranla oldukça büyük kalçası ve sarkmış vajinasıyla İngiliz bir subayın dikkatini çekmiş. Ardından sırf bu özelliklerinden dolayı, Londra’ya götürülmüş. Bedenini sergilemesi için sirklere satılmış. Çırılçıplak soyulup kamçılanarak dans ettiriliyormuş yüzlerce insanın gözü önünde. Tabii ünü Avrupa’da kısa sürede yayılmış. Ömrü çıplak bedeniyle Avrupalıları eğlendirmekle geçmiş. Hatta öldüğünde kalçası, göğüsleri ve vajinası kesilip kavanozlara konulup sergilenmeye devam etmiş.

 

Aphiwe, bulunduğumuz bölgenin ulaşılması en zor kadınlarından biriydi. Khayelitsha halkı ona, dönemin Cumhurbaşkanı Jacop Zuma’nın altı eşinden biriymiş gibi davranırdı. Sun City’de onu kumar oynarken görenler asla on yedi yaşında olduğuna ihtimal veremezdi. Sevgililerini, çoğunlukla Stellenboch’da üzüm yetiştiren paralı İngilizlerden seçerdi. Sırf bu yüzden yılın yarısından çoğunu Cape Town’nın doğusunda geçirir, kendine hem eğleneceği, hem de para kazanabileceği yeni ihtiyarlarlar arardı. Bir keresinde Aphiwe bir iş için beni ve Akhona’yı, Johannesburg’a -halkın deyimiyle Jozi’ye- götürdü. Bir yıl önce Stellenboch’da tanıştığı İngiliz bir turist onu aramış ve Rosebank’ten kiraladığı villaya davet etmişti. Unutmuyorum, birlikte yaptığımız en iyi işlerden biriydi bu. Aphiwe, İngiliz sevgilisi Bay Broderick duştayken, villanın tüm güvenlik sistemlerini devre dışı bırakmıştı. Yoksa henüz evin duvarını aşamadan, elektrikli teller beni ve Akhona’yı kızarmış patatese çevirebilirdi. O gün İngiliz turistin cüzdanında ne kadar para, kiraladığı evde para edecek ne kadar değerli eşya varsa hepsini yürütmüştük. Enselenmemek için de, herifi güzelce dövüp, ellerini ve ayaklarını sıkıca bağlamıştık. Eğer bunu yapmasaydık, Lanseria havalimanında ikrâm edilen ücretsiz kahveleri yudumlarken, Güney Afrika polisi tarafından vurulabilirdik. Neyse ki bir terslik çıkmadan Cape Town’a dönmüş, Khayelitsha’ya ulaşmıştık…

Güney Afrika kadınlarının genelinde olduğu gibi, Aphiwe’in de basenleri geniş, kalçası normalden fazla dışa çıkıktı. Hemen hemen birçok kadını kapsayan bu fiziksel niteliğin sebebini öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Eskiden kırsalda çalışan kadınlar, sırtlarına yükledikleri küfeleri, kalçalarıyla destekleyerek taşıyorlarmış. Bu işlemi hayatları boyunca sürdürdükleri için, kalçaları normalden büyük oluyor, basenleriyse oldukça genişliyormuş… Bu fiziksel yapı zamanla kalıtımsal bir hale gelmiş ve günümüze, az önce seviştiğim kadına kadar ulaşmış. Bir keresinde Aphiwe bu durumla ilgili yaşanmış bir hikâye anlatmıştı bana. Cape Town’da bir çiftlikte hizmetçi olarak çalışan Saartjie Baartman adlı kadının yaşam öyküsüydü anlattığı. Saartjie Baartman, on dokuzuncu yüzyılın başlarında, en büyük talihsizliği bu topraklarda doğmak olan bir kadınmış. Kısa boyu, boyuna oranla oldukça büyük kalçası ve sarkmış vajinasıyla İngiliz bir subayın dikkatini çekmiş. Ardından sırf bu özelliklerinden dolayı, Londra’ya götürülmüş. Bedenini sergilemesi için sirklere satılmış. Çırılçıplak soyulup kamçılanarak dans ettiriliyormuş yüzlerce insanın gözü önünde. Tabii ünü Avrupa’da kısa sürede yayılmış. Ömrü çıplak bedeniyle Avrupalıları eğlendirmekle geçmiş. Hatta öldüğünde kalçası, göğüsleri ve vajinası kesilip kavanozlara konulup sergilenmeye devam etmiş. Aphiwe bana bu hikâyeyi anlattıktan sonra, neden geçen yaz İngiliz bir turist kadının suratında içki şişesi patlattığını ve kadının göğüslerine, “S” ve “B” harfleri kazıdığını daha iyi anlamıştım. Bunun sebebi, Atası Saartjie Baartman’in öldükten sonra bile kurumayan gözyaşlarıydı…

Gün doğmadan iki saat önce, üzerimi giyindim. Gece ılık esen rüzgâr, sabaha karşı ciğerlerimi donduracak kadar soğuk esmeye başlamıştı. Etimi ısıran soğuk, güneş yükseldikten sonra tatlı tatlı yalayacaktı vücudumu. Cape Town’da günün ilk saatleri, en azından uzun kollu bir şeyler almadığı için yanına, pişmanlık duyabiliyordu insan… Aphiwe henüz giyinmemiş, yanımda sessizce uzanıyordu. Gözlerinin açık olup olmadığını bilmiyordum. Ancak bana sarıldığında ve bir bacağını üzerime attığında anladım uymadığını. Bacağı, çikolatalı bir dondurma kadar soğuktu. Okşadım hiç konuşmadan. Benim gibi titremiyordu o. Simsiyah eti, sanki bir battaniye gibi koruyordu onu soğuktan. Ayaklarının altı üzerinde yattığımız zemin kadar sertti. Sürekli yalın ayak dolaştığı için tabanları, bir zamanlar hiç çıkartmadığım Harley Davidson marka botlarımın topukları gibiydi. Sürekli ezilmekten ölen ayak derileri zamanla sertleşmiş kalın bir nasır tabakasına dönüşmüştü. Aphiwe’in üşümemesinin sebebi, doğduğundan beri hayat tarafından ezilerek, bedeninin dev bir nasıra dönüşmesinden kaynaklanıyordu. Bu yüzden esen soğuk rüzgârı da, ayağının altına batan dikenler, çiviler ve cam kırıkları gibi hissetmiyordu…

Gökyüzü gece boyunca emdiği dumanları, ceset aromalı bir parfüme çeviriyor, rüzgâr aracılığıyla da Cape Town’nın koltuk altı olan Khayelitsha’ya püskürtüyordu. Kalkmamız ve artık barakalarımıza dönmemiz gerektiğinin farkındaydık. İşgal edilen semt, onlarca polis arabası tarafından kuşatılmış, yangınsa yaklaşık bir saat önce kontrol altına alınmıştı. Onlarca insan elleri başının üzerinde, polis minibüslerine dolduruluyor, cesetler gömülmek için, arka arkaya dizilmiş kamyonetlerin kasalarına yükleniyordu. Aralarında henüz son nefesini vermemiş serserilerin olduğundan emindim. Çünkü kasalarda biriken insan yığının içinde çırpınan kolları ve bacakları, bu mesafeden fark edebiliyordum. Ama onları taşıyan kişiler, şu an yaşayanların ölümsüz olmadıklarından en az tanrı kadar emindiler. Yani bir gün öleceklerdi nasılsa, ama şimdi gömülürlerse, en azından başka bir gün öldüremeyeceklerdi. Acemi idam mangasının, geleceğe yönelik bir güvenlik tedbiriydi bu, artan suç oranıyla mücadele edebilmek için uyguladığı…
Kamyonetlerin kasasında çırpınan ağır yaralıları görünce, geçen yıl katıldığım bir semt baskınını anımsadım. Akhona, Aphiwe ve ben ellerimizde palalar, yine bir semte dalmış, önümüze gelenin suratında dev yarıklar açmakla ve birbirimizin kıçını kollamakla meşguldük. Yine barakalar ateşe verilmişti. -Bu ateşe verme konusunda hep uyarmıştım arkadaşlarımı, yani bir süre sonra, dumandan göz gözü görmüyordu. Bu da bizim açımızdan ciddi bir risk unsuruydu çünkü havada uçuşan mermiler ve bıçaklar, motosikletli pizza kuryeleri kadar akıllı değildi ve adresi şaşırıp başka yerlere gidebiliyordu. Örneğin kolunu kestiğim bir herifin silahını alıp, şarjöründeki son üç mermiyi kalabalığın üzerine boşalttım. Ama sonradan fark ettim ki, üç merminin üçü de, bizim takımdan birine isabet etmiş- Berbat bir gündü. Belki de son yılların en kanlı kavgalarından biriydi. Üzerinde koştuğum toprak, yanlarından geçtiğim cesetlerin kanlarıyla ıslanıp çamur olmuştu. Barakalardan yükselen ateşse, kanla yoğrulmuş çamuru pişirmekle meşguldü. Rüzgâr yerine, Tanrı’nın nefesi yapışsaydı toprağa, Khayelitsha bir insana dönüşebilirdi belki de.

Yeni günün doğmasına bir saat kala, henüz ateşe verilmemiş bir barakanın içine girdim. Oturup sigara yaktım. İçeride bir kadın tecavüz ediliyordu. Tecavüz eden herif beni görünce palasına davranıp, “Hey serseri!” dedi, “Bu kadın için geceden beri dövüşüyorum, eğer istiyorsan sıranı bekle, yoksa seni de düzerim!” Hiç oralı olmadığımı görünce, öyle bir niyetim olmadığını anlamış olmalı ki, palayı bırakıp işine devam etti. Bir ara kadınla göz göze geldik. Yüzünde donuk bir ifade vardı. Saatlerdir yanaklarında beliren çaresizlik mimiklerinin, onu kurtarmayacağının farkına varmış olmalıydı. Sigaram bittiğinde, elimdeki palayı mızrak gibi tutup, kadının üzerinde titreyen herife fırlattım. Bir sigara daha yakıp kalktım. Palanın ucu, iki kürek kemiğinin arasından girip göğsünden çıkmıştı. Bıçağımı gövdesinden çıkartıp, kanını yerdeki pantolonuyla sildim. Adamın yüzü, az önce tecavüz ettiği kadınınkine benzemişti. Ağzı ve gözleri açık, öylece kalmıştı. Göz bebekleri tavana bakıyordu. Kalbinin durmasına birkaç saniye kala son bir kez titremiş ve ruhunu vajinadan yaptığı bir tepsiyle ölüm meleğine ikrâm etmişti.

Yeni günü o barakanın içinde karşılamıştım. Dışarı çıktığımda, polis ekiplerinin semtin etrafını kuşattığını gördüm. Yine kamyonetler dizilmiş, yine cesetler kasalara yükleniyordu. Elimdeki palayı benimle birlikte güneşi karşılayan kadına verip koşmasını söyledim. Yanımdan uzaklaşır uzaklaşmaz kendimi yere bıraktım, önümdeki cesetlerin yanına. Sessizce beklemeye başladım. Yarım saat içinde görevlilerden biri sağ bacağımdan tutup sürüklemeye başladı beni kamyonete doğru. Sırtım toprağın üzerinde kayarken, sanki bir hamakta sallanıyormuşçasına huzur duydum. Güneş gözlerimi okşuyordu, rüzgârsa öyle tatlı esiyordu ki, bundan daha iyi bir an olamazdı toprağın altına girmek için. İki kişi, kollarımdan ve bacaklarımdan kaldırıp kamyonetin içine bıraktı bedenimi. Sağımda, solumda, üzerimde ve altımda onlarca ceset vardı. Hatta tam yanımda, eli ağzımın üzerinde duran kişi, göğsüne tünel açtığım o tecavüzcü herifti. Kamyonet çalıştığında çaktırmadan doğrulup, yolu izlemeye başladım. Ortalama elli kilometre hızla semtten ayrılırken, Aphiwe’i gördüm. O da beni görmüş, ona gülümsediğimi fark etmişti, ama arkamızdan attığı çığlıklar kamyoneti durdurmaya yetmemişti.

Bir saat süren yolculuğun ardından, gömüleceğimiz araziye ulaştık. Bizden önce oraya varan greyderler gürültüyle toprağı dövüyor, görevlilerse kireç çuvallarının ağızlarını yırtıyordu. Çok geçmeden hepimiz genişçe kazılmış çukura gelişi güzel atıldık. Gökyüzünü son görüşüm diyordum kendi kendime. Kireç çuvalları boşaltılmadan önce de, bir uçağın geçtiğini görmüştüm tam üzerimizden. Ve o an, bir zamanlar o uçağın koltuklarına kurulmuş, yüzlerini buruşturarak portakal sularını yudumlayan yolcularınki kadar normal ve sıradan bir yaşantım olduğunu anımsamıştım. Ben de bir zamanlar gezdiğim ülkelerin havaalanlarında, pasaport polislerinin sorduğu sorulara kibarca cevaplar verirdim. Duty Free Shop’ların içki reyonlarında turlarken, sepetime koyacağım şişelerin bagaj hakkımı aşıp aşmayacağını düşünürdüm. Pasaportumun ve uçak biletimin fotoğrafını çekip, sosyal medya hesabımda paylaşırdım. Normal biriydim o zamanlar, içinde uzandığım çukurun dışında, üzerine kireç dökülmeyen herkes kadar canlıydım ve bir hayatım vardı yaşamam gereken. Bir ailem vardı uzaklarda. Arkadaşlarım, dostlarım. Hatta beni sevdiğini söyleyen bir kız arkadaşım bile olmuştu yıllar önce. Gökyüzüne son kez baktığımın farkına vardığım an, düşüncelerim hızlanmıştı. O kadar çok ayrıntı, aynı anda hücum etmişti ki zihnime, bir noktadan sonra beynim kilitlenmiş, gözlerimin önünde dönmekte olan slayt gösterisini artık göremez olmuştum. Görebildiğim tek bir şey vardı, o da greyderin üzerime boşaltmak üzere olduğu toprak yığınıydı. Akhona ve Aphiwe saatler sonra gelip, beni arkeologlardan önce çıkarmasaydı gömüldüğüm çukurdan, şu an hâlâ daha orada huzurla uyuyor olacaktım!

Aphiwe ile birlikte tepeden inip, barakalarımızın bulunduğu Noludwe Sokağına doğru yola koyulduk. Sırt çantasını bana vermişti. Barakama dönünce akşama kadar uyuyacağımı biliyordu. “Uyanınca içersin,” demişti çantanın fermuarını çekerken. Tabii çantayı vermeden önce, ön gözündeki bin Rand’ı almayı ihmal etmedi. Cömertliğinin altında bin Rand’lık bir sermaye vardı. Ama hakkını yememek lazımdı sevgili dostum Aphiwe’in. Ne zaman bir soygun yapsa, ganimetini ağabeyiyle paylaştığı gibi, gelip benimle de paylaşırdı. Onunla tanıştığım günden beri, hiç ihmal etmemişti beni ve hemen hemen her gün gelip, kapımı çalmıştı bir isteğimin olup olmadığını sormak için. Yani sırtımda taşıdığım üç beş biranın lafı olmazdı asla aramızda. Neden bana karşı böyle davrandığı hakkında hiçbir fikrim yoktu. Âşık değildi. Bu topraklarda kadınlar âşık olmazdı zaten. Ölürlerdi sadece. Ya tecavüze uğradıkları zaman direnirlerdi bedenini kendi erkeklerinden başka kimseyle paylaşmamak için -ki tecavüzcüye direnmek intihar etmekle aynı şeydir- ya da erkekleri için uyuşturucu kuryeliği yaparken polis tarafından vurulurlardı. Ben de bilmiyordum Aphiwe’in bana olan yakınlığının sebebini, belki öğrenirdim bir gün, belki de öğrenemezdim. Şu an için bundan daha önemli bir şey varsa, o da uykuydu benim için. Gözkapaklarım, gece ateşe verilen barakaların pencereleri gibiydi; uykusuzluk kavuruyordu gözbebeklerimi…

Barakamın kapısını kapatıp, arkasındaki sürgüyü çekmeden önce, bana “İyi uykular!” diyen kadının yanağına küçük bir öpücük bıraktım. İrkildi. Alışkın değildi onu yanağından öpmeme. Sanki üzerine bir sinek konmuş gibi hızla avcunu yapıştırdı yanağına. Eğer ten rengi müsaade etseydi kızarabilirdi mahcubiyetinden. Kızarmadı. Sadece gülümsedi. Tıpkı ağabeyiyle birlikte beni o mezar çukurundan çıkardıklarında yaptığı gibi, gülümsedi…

Çantayı yatağımın ucuna bırakıp, üzerimdeki formayı çıkarttım. Ardından ölü bir köpek gibi kıvrıldım kirli çarşafların üzerinde. Tam uykuya dalıyordum ki, yastığımın altındaki kitap takıldı elime. Dün öldürdüğüm iki sineğin kalıntıları hâlâ üzerinde duruyordu. Bu kitaptan neden bir türlü kurtulamadığımı bilmiyordum. Belki de ilk cümlesiydi onu parçalayıp atmama engel olan. ‘Ben hasta bir adamım,’ diyordu ilk cümlesinde. Kitabı yere bırakıp gözlerimi yumdum. Eğer bir roman yazacak olsaydım, kesinlikle ilk cümlesi, ‘Ben, adam bile değilim,’ olurdu. Ama beynim ne roman yazacak kadar dinç, ne de gördüklerimi bir gün unutacak kadar sıradandı. “Belki bir gün,” dedim kendi kendime. “Olur da yaşamaya karar verirsem, sırf az önce öptüğüm kadının, etinin renginden dolayı yüzünün kızaramayışını anlatmak için, bir şeyler yazacağım…” Bu ihtimal, bir zamanlar yaşadığım ülke olan Türkiye kadar uzaktı bana. Ve tüm bu fantezilerden önce, yapmam gereken tek bir şey vardı; o da saatlerce uyumak, güneş batana kadar…

Aradan beş dakika ya geçti, ya geçmedi. Kapım öyle bir yumruklandı ki, barakamın duvarları üzerime yıkılacak zannettim. Hemen fırlayıp duvardaki kurşun deliklerinden birine yasladım gözümü. Gelenin Aphiwe olduğunu görünce, sürgüyü çekip kapıyı açtım. Ağlıyordu. Ne olduğunu sormama kalmadan, “Akhona,” dedi,
“Ellerini kopartmışlar!”

 

Caner Adıgüzeller
Fotoğraf: – Samiguy101-  “African Raine”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir