Bilinmeyen Bir Adamın Notları – III. Bölüm

Bilinmeyen Bir Adamın Notları – III. Bölüm

Seni seviyorum beyaz adam,” dedi.

Ardından bir el silah patladı.

Noludwe Sokağında, Akhona’dan daha talihsiz biri varsa o da kesinlikle bendim. Birkaç kişi, akşam talan edilen bölgede bir saat boyunca dolaşıp sağda solda ne kadar kopuk el varsa toplayıp teneke bir kutuya doldurmuştu. Bunlardan hangisinin sevgili dostuma ait olduğunu teşhis etmekse benim görevimdi. Güneş tam anlamıyla yükselmiş, yavaş yavaş terletmeye başlamıştı. Sabaha karşı esen rüzgârdan eser yoktu. Bahşedilen kutsal görevi yerine getirmek için teneke kutuyla birlikte barakama döndüm. İçindekileri yere boşalttım. Sanırım, on iki ya da on üç tane el döküldü içinden. Ellerden bazıları dirsekleriyle birlikteydi. Ellerin yanı sıra onlarca kopuk parmak da çıktı kutunun içinden. Bir de onlarca kişinin birbirine karışan kanı, ton balığı konservesinin suyu gibi aktı ayaklarımın dibine. Bir bira açıp işe koyuldum. Önümdeki kopuk ellerin sağını solunu incelerken, sanki Akhona’ya bir hediye alıyordum da, beğenip beğenmeyeceğini kestiremiyor gibiydim. Hayatım boyunca karşılaştığım en boktan anlardan biriydi bu. Üstelik aradığım parça önümdeki et yığının içinde olmaya da bilirdi. Biram bittiğinde ikincisini açmadım. Kapımın önünde merakla bekleyen kalabalığın homurtusunu duyabiliyordum. Gözlerimi kapatıp, rastgele iki tanesini kavradım. Yoksa ömür boyu sürebilirdi bu işkence.

Çıktım. Çıkar çıkmaz Akhona’nın sokağın ortasında boylu boyunca uzandığını gördüm. Çıplaktı. Bileklerine sarılan sargılar dahi çıkarılmıştı. Kalabalığa dönüp, neler olduğunu sordum. Ön dişleri kırık bir adam, kız kardeşini işaret etti. Aphiwe. Mobiletinin yakıt deposundaki benzini tahliye etmekle meşguldü. Usulca yanına gidip, “Dur,” dedim, “Bak ellerini buldum işte, eğer hastaneye yetiştirebilirsek kurtulabilir…” Ben bunları söylerken o, gimme hope jo’anna şarkısını mırıldanıyordu. Durdu ve “Artık çok geç,” dedi, “Çok kan kaybetmiş…” Bizi izleyen kalabalığa dönüp, “İçinizden biri caddeye çıksın,” diye bağırdım, “Geçen arabalardan birini durdurun, hastaneye gitmeliyiz!” Herkes birbirinin yüzüne baktı, ne duruyorsun der gibi, ancak kimse yerinden bile kıpırdamadı. Bir kadın. Kucağında çocuğuyla birlikte caddeye doğru koşmaya başladı. Geçenlerde, iki dilim pizza ve çocuğu için şekerleme vermişti o kadına. Borcunu ödemek içindi bu birbirini kovalayan cömert adımlar. Kalkıp Akhona’nın yanına gittim. Elimdeki kanlı et parçalarını bileklerine doğru uzattım. Tuttuğum iki parçada sevgili dostuma ait değildi ne yazık ki. İkisinin de sol el olması ikimiz içinde büyük şanssızlıktı. Son bir kez Akhona’nın giderek matlaşan gözlerine baktım. “Üzgünüm dostum Akhona,” dedim, “Çok üzgünüm…” Parçaları göğsünün üzerine bırakıp uzaklaştım oradan…

Yatağım, soğutma motoru bozuk bir et dolabının raflarından biri gibiydi. İçeride dolaşan çiğ et kokusuna, bir de kızarmış et kokusu ekleniyordu yavaş yavaş. Duvarlarda ve tavanda ne kadar delik varsa ince, siyah bir duman sızıyordu. Sıcak, ceset kokusu ve sinekler! Tüm bunlara rağmen akşama kadar kapalı tutabildim gözlerimi. Uyandığımda ya koku yok olmuştu -ki bu imkânsız- ya da aynı havayı solumaktan artık kokuyu hissetmez olmuştum. Sanki Akhona’nın parmaklarından birkaçı boğazımda kalmış gibi bir tat vardı ağzımda. Son kalan birayı içip içmemek arasında kararsızdım. ‘Eğer şimdi, boğazımı temizlemek için içersem, ilerleyen saatlerde ne yapacağım?’ diye geçirdim içimden. Neyse ki bu kararsızlığım çok sürmedi ve bir anda, boğazımda parmaklarını hissettiğim herifin kardeşi geldi aklıma. ‘Doğru,’ dedim. ‘Aphiwe’in yanına giderim her zamanki gibi, hem biraz sohbet ederiz, belki sevişiriz yine, Akhona’yı da yâd ederiz sabaha doğru…’ Birayı kavradığım gibi yapıştırdım ağzıma ve soluksuz içtim. Şişeyi yatağımın kenarında bir yere tıkıştırıp, giyindim. Bu sefer, düğmelerinden birkaçı eksik olan tek gömleğimi geçirdim sırtıma. Yeşil renkliydi gömleğim. İlk aldığım zamanlar omzunda apoletleri vardı, ancak şimdi apoletlerin bir tanesi duruyordu yerinde, o da kopmak üzeriydi.

Ağzımda sigara, barakaların arasında aylak aylak dolaşırken, dün akşam omzundan vurulan kadının kızı, Nomsie’yi gördüm. Hemen seslendim, “Hey! Bayan Bumka, size eşlik edebilir miyim?” Gülümsedi. Elinde bir sepet vardı, içindeyse çamaşırlar. “Nereye, eve mi gidiyorsun?” diye devam ettim, ancak cevap alamayınca, “Sence de eve gitmek için fazla erken değil mi?” diye bir imada bulundum. Cebimden çıkarttığım iki sigarayı gösterip, “İki kişilik bir sinema biletim var, başrolde de Marl ve Boro oynuyor, ne dersin?” Sigaralardan birini kapıp, onu takip etmemi işaret etti. Sanki tedirgin olmuş gibi bir hali vardı…

Nomsie Bumka’nın kökeni, Zulu Kabilesine dayanıyordu. Bir ay önce kendisinden otuz iki yaş büyük bir adamla nişanlanmıştı. Adam, Zulu geleneğince başlık parası için pazarlık yapmıştı Nomsie’nin babasıyla. Ama pazarlık kısa sürmüş, babası bin rand, artı iki öküze, ikna olmuştu. Çünkü evinin önünde duracak iki öküze, kızı Nomsie’den daha çok ihtiyacı vardı. Nomsie nişanlandıktan sonra, dizlerini örtecek uzunlukta etekler giymeye başlamıştı. Bu da bir gelenekti onların arasında. Ancak bekâr kızlar dizlerini göstermekte özgürdü, bir de Aphiwe gibi orospular…

Tedirgin olmasına hak veriyordum, eğer ikimizi gizlenip oynaşacağımız barakada bir gören olsa, bu hemen yayılır, herkesin kulağına giderdi. Ve Nomsie’nin nişanı iptal olur, babası ise aldığı başlık parasını ve öküzleri geri iade etmek zorunda kalırdı. Bu da on altı yaşındaki kızcağızın hayatına mal olabilirdi. Birden, arkasında temkinli adımlarla yürüdüğüm kızın, babası tarafından önce çırılçıplak direğe bağlanıp, saatlerce sopayla dövüldüğü sonra da ateşe verildiği canlandı gözümün önünde. Peşinden devam edip etmemek arasında kararsız kaldım. Tam Noludwe Sokağının çıkışında, uygun bir baraka bulmuştuk ki, durdum. “Nomsie,” dedim, “Ben, üzgünüm, son anda unuttuğum bir işimi anımsadım,” Yüzü değişti. Olmaz der gibi baktı ve kemikli parmaklarıyla kavradı bileğimi. Usulca çekiştirdi, önünde durduğumuz barakanın içine doğru…

Hava açıktı. Porselen bir tabağa benziyordu, pencereden gözüken dolunay. Nomsie ve ben, barakanın karanlık bir köşesine oturmuş sigaralarımızı içiyorduk, bir yandan da sohbet ediyorduk.

Siphelo, iğrenç bir adam… Tüm ömrümü onun yatak odasında geçireceğimi düşündükçe, çıldırıyorum!”

İğrenç, ama etrafındaki erkeklerden daha zengin!”

Ne fark eder?”

Ne mi fark eder, şu çamaşırları yıkamak için kanala gitmek zorunda kalmazsın, hem buradan kurtulup şehir merkezinde bir evde yaşayacaksın, bundan daha iyi ne olabilir?”

Yanılıyorsun, o adamı sevmiyorum bir kere, ilk gördüğüm günden beri midemi bulandırıyor, semtteki bütün arkadaşlarım dalga geçiyor benimle, adamın yüzündeki siğilleri görmedin mi tanrı aşkına, iğrenç!”

Sigara?”

Hayır, birazdan!”

Bak, Nomsie sen akıllı bir kızsın eğer evlilik aklını yitirmene sebep olmazsa bu durumun içinden rahatlıkla sıyrılabilirsin…”

Bu umurumda bile değil, bir dakika bile duramam o herifle aynı odada…”

Dur, beni dinle… Belki bir süre idare edebilirsin, sen o adamın kamışı altında ezilirken de, biz burada birkaç plan yaparız. Aphiwe’i tanıyor musun?”

Şu, bugün ağabeyini yakan fahişe, değil mi? Evet, tanıyorum.”

O da seni tanıyor ve sana yardım etmek için elinden geleni yapacaktır güven bana,”

Nasıl? Peki, nasıl olacak?”

Bir gece, arabasını otoparka park ettikten sonra onu telle boğabiliriz!”

Saçmalama!”

Hayır, saçmalamıyorum, devam etmeme izin ver… Sonra da, ne kadar parası varsa adamın artık senin olur… Belki Johannesburg’a gidersin, düşünsene Rosebank’te havuzlu bir müstakil ev, kim istemez ki?”

Bu çok saçma, Aphiwe’in böyle bir işe kalkışacağını sanmam, hem eğer bu durum açığa çıkarsa, çok canımız yanar!”

Cesur ol Nomsie! Bunları düşünme, sadece kabul ediyor musun, etmiyor musun?”

Bana zaman ver, en azından bir iki gün…”

Çabuk karar versen iyi olur, en azından biz hayattayken!”

Bir şey soracağım sana, bu gece, neden istemedin beni? Neden sevişmedin?”

Sanırım frengiye yakalandım, aletimin ucundan garip bir sıvı akıyor, eğer öyleyse sana da bulaştırmak istemem doğrusu.”

Bir süre sustuk. Bu arada Nomsie bir sigara yaktı ve benden garip bir istekte bulundu.

Diz kapaklarımı öper misin? Sonra da bacaklarımı ve göğüslerimi…”

Caner Adıgüzeller
Görsel: Marcello Vargas-Machuca Puell