Bilinmeyen Bir Adamın Notları – V

Bilinmeyen Bir Adamın Notları – V

Yarım saat süren bir kovalamacanın ardından, dün geceyi geçirdiğimiz tepeye ulaştık. Akamızdan sıkılan kurşunlardan biri sağ baldırımı sıyırmıştı koşarken. Yırtılan etimden kan boşalıyor, saç diplerimdense terle karışık benzin damlaları süzülüyordu. Vücudum o kadar ısınmıştı ki, neredeyse etime yapışan benzin kendiliğinden alev alacaktı. Heriflerin peşimizden gelip gelmediklerinden emin değildim. Ama Aphiwe’in devirdiği son üç kişi, diğerlerini gelmemeleri konusunda ikna etmiştir, diye umut ediyorum. Yine yaban köpekleri uluyordu etrafımızda. Ve biz nefes nefese olduğumuz yerde yatıyorduk, kıpırdamadan.

“Aphiwe,” diye inledim, “İyi misin?”

Cevap vermedi. Dizlerimin üzerinde birkaç adım atıp, iyice yaklaştım. Ağlıyordu. Eli karnının üzerindeydi ve parmaklarının arasından kanlar süzülüyordu.

“Sen!” dedim, “Aphiwe, sen vurulmuşsun…”

Hıçkırdı. Kurşun tam karnına isabet etmişti. Tepeye çıkarken, son anda durup karşılık vermişti ardımızdan gelenlere. Galiba o sırada vurulmuştu. Elini kaldırıp yüzüme dokundu ve titreyen sesiyle, “Sen iyi misin?” dedi.

“Yorma kendini Aphiwe,” dedim, “Ben iyiyim, merak etme seni kurtaracağım!”

Kalkıp, oradan oraya koşturmaya başladım çaresizce. Onun yarasını gördükten sonra, baldırımdaki sıyrığı unutmuştum. Otoyola bakıyordum. Ama ne bir çift otomobil farı görebiliyordum, ne de başka bir hareket. Simsiyahtı yol. Ölüm kadar sessizdi asfalt. Tekrar yanına gidip, üzerindeki tişörtü çıkartıp, yarasına bastırdım.

“Bunu bu şekilde bastır, ben hemen yardım çağırıp geleceğim!”

Bileğimi tuttu, “Dur,” dedi, “Eğer şimdi inersen aşağı… İşini bitirirler!”

“Bu umurumda bile değil, gidip bir otomobil bulmalıyım…”

Elini cebine soktu güçlükle, çıkardığı bir deste parayı avcuma sıkıştırdı.

“Beyaz adam!” dedi titreyerek, “Sabaha karşı uzaklaş buradan, nereye olursa, ama git… Burada, seni öldürmelerine izin verme!”

“Böyle konuşma Aphiwe, eğer gideceksem birlikte…”

Sözümü kesip, “Bana söz ver,” dedi, “Gideceksin buradan, anlaştık mı, gideceksin!”

Cümleleri kurarken ne kadar acı çektiği yaşlı gözlerinden anlaşılıyordu. Onu omuzlarından tutmuş silkeliyordum. Sanki bir kolundan ölüm meleği yakalamıştı, diğerinden de ben. Bıraktığım an gözlerini sonsuzluğa kapatacak gibi geliyordu. Bırakmıyordum. “Böyle konuşma Aphiwe…” diye inliyor, “Hayır, kapatma gözlerini!” diye bağırıyordum!

“Arkanı dön!” dedi, “Lütfen arkanı dön… Sana söylemek istediğim bir şey var!”

Dediğini yaptım. Arkamı dönüp sessizce beklemeye başladım. Birkaç dakika sonra fısıldadı: “Seni seviyorum beyaz adam…”

Ardından bir el silah patladı!

 

Yaban köpekleri susmuştu o an, tüm cırcır böcekleri sağır olmuştu. Rüzgâr dinmiş, dolunay sanki bir sabun köpüğü gibi eriyip yok olmuştu. Etrafımızdaki ağaçların dalları, saygıyla eğiliyordu önümüzde. Zamanın durduğunu hissediyordum. Bunu ilk, canlı canlı toprağın altına girdiğimde hissetmiştim, bir de beş dakika önce hemen arkamda patlayan silahın çığlığını duyunca…

Kolumdaki saati usulca çıkartıp, tepeden aşağı fırlattım. Ben ve benim gibiler için zaman, kolda taşınabilecek kadar basit bir nesne olamazdı. Benim zaman kadranımda akrep ve yelkovan değil, yaşam ve ölüm turluyordu. Ve şu an saat, sevgili dostum Aphiwe’i gösteriyordu. Bir süre öylece durduktan sonra, arkama baktım. Kurşun Aphiwe’in ağzından girmiş, ensesini parçalayarak toprağa saplanmıştı. Hareketsizdi. Göz bebekleri, sağa kaymıştı ve hâlâ beni izliyorlardı. Gözyaşları da, kendisi gibi ölmüştü. Ağzına sıktığı kurşun, ölmeden önce söylediği o iki kelimeyi, daha önce itiraf etmemesinin bedeliydi. Böyle yaparak, itiraf edemediği tüm gerçekleri öldürmüştü Aphiwe, kalbinde sakladığı tüm umutlarını, adı konmamış tüm duygularını, hepsini öldürmüştü tek kurşunla. Ölümü öldürmüştü, beni yaşatarak…

Güneş doğmadan, son kez Aphiwe’i öptüm. Onu ayaklarından tutup, bir ağacın altına çektim. Yaban köpekleri sabırsızlıkla oradan ayrılmamı bekliyordu. Dün gece ben dolaşmıştım Aphiwe’in bedeninde, şimdiyse cesediyle sevişme sırası yaban köpeklerindeydi.

Noludwe Sokağında herkes barakalarına girmiş uyuyordu. Saatler önceki hareketsizlikten eser yoktu. Kendi barakama girip üzerime bir şeyler giydim. Yatağımın altından pasaportumu, kimliğimi ve o kapakları olmayan eski romanı aldım. Sırt çantama doldurdum hepsini. Ne yapacağım, nereye gideceğim konusunda hiçbir fikrim yoktu. Gerçi buraya, Khayelitsha’ya gelmeyi de planlamamıştım iki yıl önce. -Doğmak, dünyaya gelmekte benim fikrim değildi doğrusu- Yalnızca birkaç tesadüf, birkaç gereksiz rastlantı şekillendiriyordu yaşamımı. Rotası tesadüfler olan bir adamın, geleceği muğlaktır. Belki son anda Aphiwe yetişmesiydi dün gece, benim için feda etmesiydi yaşamını, şimdi ben de etleri eriyip kemiklerine yapışmış bir kömür yığınıydım, Noludwe Sokağının ortasında, tıpkı Nomsie gibi…

Çok gürültü yapacağını düşündüğüm için, mobiletimi çalıştırmadım. Govan Mbeki Caddesine kadar elimle iteledim, külüstürü. Otoyola çıkar çıkmaz da sırtına binip, bir daha dönmemek üzere ayrıldım Khayelitsha’dan…

Gün doğduğunda, Waterfront’a ulaşmıştım. İskeledeki balıkçı teknelerinden birine girmiş okyanusu izliyordum. Gelir gelmez çırılçıplak soyunup, okyanusa attım kendimi. Etime yapışan benzini Atlantik Okyanusunun soğuk suyuyla temizledim. Ardından, giyinip öylece beklemeye başladım. Bir zamanlar ben de dünyayı fazla büyütenlerdendim gözünde. Şimdiyse, karaya vuran dalgaların kabarcıklarından hiçbir farkı olmadığını anlıyordum üzerinde tepindiğim bu yerkürenin.

Gidecek bir yerim yoktu. Yapacak bir işim de. Çantamdaki bin Rand kaç gün yeterdi bana? Belki bir hafta, belki iki gün! Ayak basmadığım yer kalmamıştı dünyada. Buraya gelmeden önce, Tayland’da yaşamıştım bir yıl kadar. Üzerinde oturduğum balıkçı teknesi ve okyanus, dünyanın en büyük genelevi olan Pattaya’yı anımsatıyordu. Kai Mook adında bir arkadaşım vardı. Laydyboy’du Mook, fakat yaşamım boyunca gördüğüm en gerçek kadınlardan biriydi. Bir süre onu düşündüm. İstediği parayı biriktirip, ameliyat olabilmiş miydi acaba? Yoksa bir gece sahil yolunda Thai mafyası tarafından şişlenip öldürülmüş müydü? Belki de çoktan plastik saçları ve takma kirpikleri sahile vurmuş, bedeni balıklar tarafından kemirilmişti.

Kalktım. Mobiletimi almadan, turlamaya başladım Waterfront’u. Alışveriş merkezlerinin kapıları daha yeni açılıyordu. Yol boyundaki diğer küçük dükkânlar çoktan kaldırmışlardı kepenklerini. Tek tük insanlar görüyordum etrafta. Güvenlik görevlileri ve dükkân çalışanları haricinde, etrafta dolaşan herkes beyazdı. İngilizler, Fransızlar ve Hollandalıların ağırlıklı olduğu bir bölgeydi burası. Onlardan başka hiçbir millet bu saatte dolaşmazdı burada çünkü. Yanından geçtiğim restoranlardan birinin işletmecisi Türk’tü. Hemen yanındaki dükkânsa Kuveyt’li bir Arap’a aitti. Civarda bu iki dükkân ve Mc Donnald’s haricindeki tüm işletmeler açıktı.

Porstwood Caddesi üzerinde yürürken, ara sokaktaki Cosmos Bar’ın doğan güneşe rağmen, hâlâ yanıp sönen neon ışıklı tabelasını gördüm. Eskiden, ne zaman Aphiwe, Akhona ve ben Waterfront’a gelsek bir iş için, mutlaka bu bara uğrar içki içerdik. Bar sahibi, eski bir Khayelitsha’lıydı. İsminin Elvis olduğunu söylerdi ellilik delikanlı, tabii ne kadar doğrudur bilinmez, ama en azından bu çevrede herkes Elvis diye seslenirdi bu siyah adama. Hem bir iki kadeh içki içmek, hem de Elvis’i görmek için bara girdim. Sadece iki masa doluydu. Birinde Elvis oturmuş, Chivas Regal şişesiyle sevişiyor, diğerinde de yarı çıplak bir fahişe uyukluyordu. Yanındaki sandalyeyi usulca çekip oturdum.

“Hey babalık, ver şu şişeyi de, bir de biz tadına bakalım!”

Beni görür görmez doğruldu. Bir süre gözlerini kısarak yüzüme baktı. Bir an tanımayacağını düşündüm. Çünkü en son geldiğimde saçlarım sırtıma kadar uzun ve rastalıydı.

“Saçlar,” dedi, ardından da, “Afrika tavuğuna benzemişsin!” diyerek gülümsedi. Şişeyi uzatırken etrafa bakındı, “Akhona, Aphiwe onlar hangi cehennemde?”

Şişeden bir yudum alıp, kuruyan boğazımı ıslattım ve “Onlar,” dedim sessizce, “Onlar öldü Elvis!”

“Tanrı aşkına!” diyerek fırladı yerinden, “Ne zaman, nasıl öldüler?”

“Akhona, bir gece önceki işgalde yaralandı, durumu ağırdı…”

“Aphiwe, peki o, o da mı isyanda öldü?”

“Hayır, Aphiwe, dün gece benim yüzümden vuruldu…”

“Tanrım!” diye inledi. Ardından barmene işaret edip, bir şişe içki ve iki kadeh istedi, “Söylesene nasıl oldu bu olay, ne işler karıştırıyordunuz yine?”

“Boşver Elvis! İnan konuşmak istemiyorum bu konuyu…”

“Peki, isyan… O isyanın neden çıktığını biliyor musun?”

“Caddenin karşı tarafından ateş etmişler üç el, bizimkiler de ateşe verdiler tüm bölgeyi…”

“Bunun için mi?”

“Evet, ya ne olacaktı?”

“Yanılıyorsun evlat! O gece karşı bölgeden size ateş eden olmadı… Dünyadan haberin yok! Sarhoş bir İngiliz… Govan Mbeki üzerinde otomobiliyle giderken, sırf eğlenmek için silahını çıkartıp ateşlemiş… Lanet herif beş kilometre sonra da ters yöne girip bir kamyonetle çarpışmış… Gebermemiş. Gebermediği gibi ceza da almamış. Polislerden birinin cebine, beş yüz Rand koymuş… Polis otosuyla bir de evine bırakmışlar o pisliği… Ah tanrım o şişko domuzu bir elime geçirsem!”

“Nasıl yani Elvis, tüm bunlar o herifin eğlenmek için sıktığı üç kurşun yüzünden mi oldu?”

“Elbette, ya ne zannettin? Gerçekten size savaş açtıklarını mı? Tam bir aptalsınız dostum, tam aptal…”

“Keşke bunu daha önceden bilebilseydik!”

“Bu neyi değiştirirdi ki? Önlerine mi geçecektin? Seni parçalara ayırırlardı…”

“Elvis, bu çok kötü!”

“Hem kötü, hem de acınası bir durum…”

Kadehini kaldırıp benimkine vurdu,

“Hadi iç evlat! İki kardeşin anısına…”

Öğleye kadar iki şişe daha Chivas Regal içtik. Tüm bu süre zarfınca bana, Khayelitsha anılarını anlattı. Berbat bir gecenin ardından, Elvis’in hatıralarını dinlemek oldukça can sıkıcıydı. Üstelik uyuklamaya da başlamıştı. Tam kadehini dudağına götüreceği sırada, horlamaya başlıyor, sonra aniden sıçrayıp, kaldığı yerden devam ediyordu anlatmaya. Bir ara, tuvalete gitmek için izin istedim ve sallanarak tuvaletin bulunduğu dar koridora doğru yürümeye başladım. Arkamdan seslendi: “Geçenlerde bir kadın geldi, beyaz bir piliç! Seni sordu. Ona buranın adresini vermişsin, bir not bıraktı sana vermem için…”

Üzerindeki deri yeleğin ceplerini kurcalamaya başladı. Dudaklarının arasına sıkıştırdığı sigarasının külleri üzerine düştü o sırada.

“Lanet olsun, hangi cehenneme kayboldun!” Barmene dönüp, “Hesap defteri,” dedi, “Getir şunu bakayım…” Defteri biraz kurcalayıp, “Hah! İşte burada, Bayan Brawer’in notu…”

Uzattığı kâğıdı alıp okumaya başladım. Bu not, Johannesburg’da bir zamanlar takıldığım kadın, Emily’e aitti. Telefon numarası yazıyordu ve altında da, ‘Hangi cehennemesin? Beni neden görmeye gelmiyorsun?’ yazılıydı. Elvis’e dönüp: “Cep telefonunu kullanabilir miyim ihtiyar?” dedim.

Yeleğinin cebinden çıkartıp tutuşturdu elime…

 

Caner Adıgüzeller
Görsel: Илья – “Traveler”