Bilinmeyen Bir Adamın Notları – VI

Bilinmeyen Bir Adamın Notları – VI

Emily’nin bağırsak kurtları ve Kara Kıta’dan kaçış…

 

Cape Grace Hotel’in, lobisinde oturmuş Emily’i bekliyordum. Cebimdeki paranın yarım saattir içtiğim içkiyi, yanında sipariş ettiğim tatlı ve tuzlu atıştırmalıkları karşılamasına imkân yoktu. Ama beklediğim kişi Emily olduğu için rahattım. Cape Grace Hotel’de buluşma fikri ondan çıkmıştı… Buraya gelmeden önce, cebimdeki paranın yarısıyla siyah bir tişört aldım kendime ve düşük bel bir kot çektim altıma. Ara sokaklardaki kuaförlerden birine girip, saçlarımı düzelttirdim. Düzelttirdim dediğim, üç numaraya vurdurdum. Beni tıraş eden kuaför kafamı yıkadıktan sonra, saçlarımın bayağı döküldüğünü fark ettim aynada kafa derimi görünce. Bu kıtaya ilk ayak bastığımda saçlarım oldukça uzundu. Kesmek istemiyordum. Ya rasta yaptıracaktım ya da zenci örgüsü. Karar vermem uzun sürmemişti, tercihim rastadan yana olmuştu. Ancak bu rasta işi, oldukça fazla bakım isteyen bir şeydi, ben de ayda yalnız birkaç kere aynaya bakan bir adam olduğum için, haliyle öldürmüştüm saç tellerimi. Eğer bir ay önce, Aphiwe, et makasıyla kırpmasaydı rastalarımı hâlâ kafamda cılız bir ahtapot gibi gezdiriyor olurdum sanırım.

Kendime bir kadeh daha viski söylemek için, garsonla göz teması kurmaya çalışıyordum. Kapının önüne park ettiğim mobilet ve hemen ayaklarımın dibinde duran sırt çantası, kafalarını karıştırmıştı garson ve otel çalışanlarının. Yani bu sektörde çalışan herkes, kapıdaki x-ray cihazından daha duyarlıdır. Kimin cebinde para olduğunu, ilk bakışta tespit ederler ve hemen öterler: “Size nasıl yardımcı olabilirim bayım?” İhtimaldir ki görüntüm onların kafasında dev bir soru işareti yaratmıştı. Çantamın içinde ne olduğu belli değildi. Eğer birkaç balya para olsaydı bu otele mobiletle değil taksiyle gelirdim şüphesiz. Otopark görevlisi diğer çalışanlardan daha uyanıktı. Beş dakika önce indiği Porsche marka otomobilin, deri döşemelerinin kokusu hâlâ genzindeydi ve benim külüstür çift tekeri, yerinden oynatmak istemiyordu. Hemen benim ne mal olduğumu anlamış ve kollarını sıvamıştı, başından defetmek için. Bayan Brewer’ın misafiri olduğumu söyleyince, park edecek bir yer göstermekle yetinmişti.
Sonunda garsonlardan birinin dikkatini çekmeyi başarmıştım. “Aynısından!” diyerek, viskimi tazelemesini söyledim. Homurdanarak bara gitti ve barmenle kendi aralarında, bana bakarak bir şeyler konuştular. Ne konuştuklarını anlamak için onları dikkatle süzerken, lobide yankılanan topuk sesleri kulak memelerimden çekip, yüzümü giriş kapısına doğru çevirdi. Bir çift topuklu ayakkabı, bembeyaz sütun gibi bacaklar, ipek bir gece elbisesi, derin bir dekolte ve sarı küt saçlar; Emily idi gelen…

Emily, Johannesburg’da Yeoville adında bir klinikte uzman yardımcısı olarak çalışıyordu. Hem hükümet yetkililerinin görevlendirdiği, hem de İngiltere’den gelen bir heyet, kıtadaki AIDS oranını kontrol altına alabilmek için, ortak çalışmalar yürütüyordu Yeoville kliniğinde. Emily İngiliz’di. Güzel bir kadındı. Bacakları görmeye alışık olduğum kadınlarınkinin aksine, uzun ve kusursuz denilebilecek kadar çekiciydi. Eti o kadar inceydi ki, bacaklarına birkaç saniye bakıldığında, adalelerindeki damarları saymak mümkündü. Bunun sebebi, İngiltere’de bir süre hentbol oynaması ya da haftada üç gün gittiği spor salonunda plates yapıyor olmasıydı galiba.
Emily ile ilk tanıştığımız günü hiç unutmuyorum. Rosebank’te bir villada kalıyordu. Semtin en donanımlı villalarından biri sayılırdı yaşadığı ev. Kapalı ve açık olmak üzere iki tane yüzme havuzu vardı, bir de çeşitli aletlerden oluşan küçük bir spor salonu. Onunla tanıştığımız gece, evinin tadilatta olduğunu söyleyip -ki bunun yalan olduğunu aylar sonra itiraf etti- Crowne Plaza’nın en lüks odalarından birinde sabahlamayı önerdi. Son birkaç geceyi Paul Kruger meydanındaki banklarda geçirmiş bir adam olarak hemen kabul etmiştim bu teklifini. İkimiz de birbirimizi deli gibi arzuluyorduk. Hatta Crowne Plaza’nın resepsiyonundaki herif, giriş kaydımızı yaparken, biz çaktırmadan birbirimizin apış arasını okşuyorduk.
İki şişe şarap sipariş edip, odamıza çekilmiştik. Emily hemen soyunup, o uzun ve beyaz bacaklarının altına almıştı beni. Bir süre aletimi öptükten sonra, arkasını dönüp ters ilişki istediğini imâ etmişti. Gecenin patronu o olduğu için, dediğini yaptım. Ama bu durum berbat bir trajediye dönüşmüştü bir iki dakika içinde. Daha aletimi kıçına yerleştirmeden osurmaya başlaması canımı sıkmıştı. Çürümüş tava balığı gibi kokuyordu osuruğu. Bir süre ağzımdan nefes alarak sürdürdüm işi. Ama durumun kötüye gittiği her halinden anlaşılıyordu Emily’nin. Bir eliyle karnını tutup, sızlanıyordu. Aletimi çekip “Eğer istersen devam etmeyebiliriz,” dedim. Birkaç saniye içinde cevabımı aldım. Öyle bir osurdu ki, bağırsaklarında çürüyen balıklar aletimin üzerine ve karnıma yapıştı. Yatak bok içinde kalmıştı. Sanki çikolata sosu taşıyan bir kamyon devrilmişti üzerime. “Emily!” diye haykırmıştım o an, “Neden bağırsaklarının bozuk olduğunu söylemedin!” Cevap vermemişti. Hızla banyoya doğru koşmuştu ağlayarak. Daha kötüsü, aletimin üzerinde onlarca bağırsak kurdu dans etmeye başlamıştı…
Evet, her şeye rağmen Emily güzel bir kadındı. O gece, ikimiz de duşumuzu aldıktan sonra, sipariş ettiğimiz şarapları yudumlarken bu durumun üzerine biraz sohbet etmiştik. Emily, bacaklarını karnına kadar çekerek oturduğu berjerde, hem ağlıyor, hem de benden sürekli özür diliyordu. Bu durumun neden kaynaklandığını anlatınca ona ister istemez hak vermiştim. Formda kalabilmek için kullandığı amino asit kapsülleri ve protein tozları sindirim sistemini bozmuş ve bağırsaklarının kurtlanmasına sebep olmuştu. Son günlerde ne zaman ters ilişkiye girmeye kalksa, aynı şeyin başına geldiğini hıçkırarak anlatmıştı. Elbette Emily ile ilişkimiz ilk geceki gibi boktan devam etmemişti. Birlikte çok güzel günler geçirdiğimizi söyleyebilirim, ta ki ben Cape Town’a yerleşene kadar…

Aradan geçen onca zamana rağmen, samimiyetimizde hiçbir eksilme yoktu. Aksine, öyle bir sarılmıştı ki bana, kaburga kemiklerimin çatırtısını, dışarıdaki otopark görevlisi bile duymuş olmalıydı. Hotelin restoran kısmında bizim için ayrılan masaya geçtik. Neşesi yerindeydi Emily’nin, beni gerçekten özlemiş olmalıydı. Garsonun “Ne alırsınız?” sorusunu, “Tava balığı,” diye yanıtlamasaydım, kadının yüzündeki tebessüm biraz daha uzun ömürlü olabilirdi. Ama niyetim onu utandırmak değildi elbette. Bu lanet olası restoranda, dişimin kovuğuna yetebilecek bir tek şey vardı, o da tava balığıydı. Siparişlerimizi beklerken elime dokunup: “Biliyor musun Danny,” dedi, “Bazen senin bir İngiliz olmadığını düşünüyorum.”
“Tanrım, bu da nereden çıktı şimdi?”
“Bilmiyorum, öyle hissediyorum. Daha önce tanıdığım erkeklere benzemiyorsun, söyler misin bana Danny, o kadar zaman neredeydin, neden aramadın beni?”
“Emily, tatlım! Emin ol o kadar yoğundum ki, ama inan seni bir kere bile olsun aklımdan çıkarmadım, hep bir fırsat kolladım sana gelebilmek için, ama olmadı…”
“Sana inanmıyorum Danny,” dedi imâlı, “Eğer gerçekten ulaşmak isteseydin, beni bulabilirdin!”
“Emily seni önemsiyorum, bunu biliyorsun!”
“Elbette biliyorum, en son Sun City’e tatil yapmaya gidecektik, ikimiz için yer ayarlamıştım, sen ne yapmıştın hatırlıyor musun?”
“O zaman gerçekten işim çıkmıştı, durumu anlatmıştım sana tatlım, neden bu kadar büyütüyorsun ki?”
“Neden mi büyütüyorum? Tanrım sen nasıl bir adamsın böyle Danny? Yalnızca beş günlük bir tatil fırsatı yakalamışken, Londra’ya gidip ailemi görmek yerine, seninle kalmayı seçmiştim, ama sen ne yaptın, söyler misin bana Danny, sen yaptın? Sayende Sun City’de yalnız başıma beş gün geçirdim Danny, anlıyor musun, lanet olası beş gün… ”
“Tamam tamam tamam, haklısın Emily, buraya bunları tartışmak için gelmedik sanırım, neden yeni bir sayfa açmıyoruz, yani ikinci bir şans vermiyoruz birbirimize?”
“İkinci şans mı?” dedi gülerek, “Bu kaçıncı?”
“Anladım Emily, galiba…”
“Galiba ne?”
“Galiba yeni biri var hayatında…”
“Hayır Danny, hayatımda kimse yok! Eğer tek gecelikleri saymazsak yalnızım diye bilirim…” Tekrar elime dokunarak, “Sadece merak ediyorum,” dedi, “Beni gerçekten seviyor musun?”
“Emily, bunu sana odamıza çıktığımız zaman, bizzat göstermek isterim…”
“Peki, öyle olsun bakalım,” dedi sırıtarak.
Uzanıp eline bir öpücük kondurdum, “Seni gerçekten çok özlemişim,” dedim. O sırada garson siparişlerimizi getirdi masaya…

Sahnede bir zenci, The Melancholy Man adlı şarkıyı söylüyordu, ama ben yine de Moody Blues’dan dinlemeyi tercih ederdim bu parçayı. Sanırım benim dışımda herkes memnundu zencinin performansından ya da herkes sarhoş olduğu için aldırmıyordu kulak zarlarına tecavüz edilmesine.
Aradan saatler geçmişti. Balıklarımızı yemiş ve ikinci şarap şişesinin, son kadehlerini yudumluyorduk Emily ile. O da en az diğer masalardaki insanlar kadar sarhoştu. Ve sürekli gülüyor, bazen de birden bire durup bana akıl almaz şeyler söylüyordu. Bir ara: “Senden nefret ediyorum,” diyerek çatalını fırlatmıştı. Eğer eğilmeseydim, gözlerimden biri şu an restoranın bulaşıkhanesinde çatalla birlikte yıkanmayı bekliyor olabilirdi. Ama neyse ki beni ıskalayıp, arka masamızda oturan yaşlı adamın ensesine çapmıştı. Kısa süreli bir gerginliğin ardından ortalık, garsonlarında çabalarıyla sakinleştirilmişti. Emily, güzel olduğu kadar garip bir kadındı. Gözümü oymaya kalkmasına rağmen, bir ara da sandalyesinden fırlayıp yanıma gelmiş ve önümde diz çöküp ağlamaya başlamış: “Lütfen Danny, yalvarırım bir daha beni bırakma!” diye haykırmıştı kalabalığın ortasında. Onu güçlükle kaldırıp yerine oturtmuştum ve bir kadeh daha şarap doldurup zorla içirmiştim.
Zenci bir diğer parçaya geçmeden, Emily’e artık kalkıp, odamıza gitmemiz gerektiğini söyledim ve zenci onu alkışlayan insanları selamlarken restorandan çıkıp, otel resepsiyonuna doğru ilerledik. Resepsiyondan oda anahtarımızı alıp, iki kat yukarı çıktık. Koridorun sonundaki odaydı bizim için ayrılan. Kapıda, Mrs. Brawer yazıyordu. “İşte burası,” dedi, kapıyı açarken. Kapı açılır açılmaz oda parfümünün kokusu genzimi yaladı. İçeri girdiğimiz gibi yatağa atladım, Emily ise duş alacağını söyleyip soyunmaya başladı. “İyi fikir,” dedim, “Neden birlikte yapmıyoruz bu işi…”
Son söylediğim memnun etmişti olmalıydı onu, hemen fırlayıp jakuziyi köpürtmeye başladı. O bu işlerle ilgilenirken ben de mini bardan ikimiz için içki çıkartıp, kadehlerle birlikte banyoya girdim. Buz almayı unuttuğumu fark ettim. Tekrar odaya döndüğümde, Emily’nin çantasını gördüm yatağın üzerinde. Gelişigüzel fırlatmıştı. İçinden birkaç makyaj malzemesi ve birkaç zarf saçılmıştı etrafa. İster istemez merak ettim. Zarflardan birini açıp okumaya başladım. Emily’nin çalıştığı kliniğin yardımlaşma kulübü bir bağış yemeği düzenlemiş, onunla ilgili bir davetiyeydi. Yerine koyup banyoya döndüm. Kadehlere bir iki parça buz bırakıp, çıplak bedenimi köpüklerin içine gömdüm.
“Emily,” dedim, “Söylesene Cape Town’da ne arıyorsun? Yalnızca beni görmeye gelmedin herhalde…”
Bacaklarını karnımın üzerine uzatıp, kadehini yudumladı. “Dün,” dedi, “Bizim kliniğin yardımlaşma kulübü bir yemek düzenledi, onun için geldim.”
“Ne yemeğiymiş bu?”
“Hiç, AIDS hastaları için, yılda iki ya da üç kez düzenlenir, gelen parayla da kulüp başkanı arabasının modelini yükseltir ve kendisine golf sahası kiralar…”
“Peki ya hastalar?”
“Hastalar mı? Kimin umurunda onlar? Burada insanların cinsel organlarını kopartmadığımız müddetçe AIDS’in önüne geçemeyiz, hepimiz farkındayız bunun!”
“Madem öyle, ne arıyorsun burada, ülkene neden dönmüyorsun?”
“İyi kazanıyorum çünkü…”
“Sen de mi golf sahası kiralıyorsun yoksa kendine?”
“Hayır Danny, golf oynamayı sevmiyorum, sadece para biriktiriyorum…”
Kadehimi kaldırıp: “O zaman sağlığına içiyorum!” dedim.
“Danny, yarın Johannesburg’a döneceğim…”
“Tanrım, en az bir hafta kalacağını düşünmüştüm ben.”
“Sen de gel, olmaz mı?”
“Ama Emily, ne yapacağım ki orada, hem burada yapacak çok işim var!”
“Bırak yalan söylemeyi Danny, ne işler karıştırdığını az çok tahmin edebiliyorum burada, itiraz etme. Bende kalırsın yine, bir iş buluruz sana, hem bir roman yazdığından bahsetmiştin bana, o ne durumda, ilerletebildin mi?”
“Roman mı?”
“Evet, bir keresinde yazdığından bahsetmiştin.”
“Ha, evet hatırladım şimdi, şu aralar yazmıyorum tatlım, ilham perim beni terk etti sanırım…”
Gülmeye başladı…
“Hadi Danny, benimle Johannesburg’a geleceğini söyle.”
“Tamam, geleceğim ama…”
“Öp beni Danny, seni çok özledim…”

Caner Adıgüzeller
Görsel: Dani aka jusdorangephoto “Ophelia in bathtub – II.”