Bilinmeyen Yerler

 In Pozisyon Hatası

Şiddetli bir baş ağrısıyla beraber, ağır ağır gözlerimi açtım. Gözlerimi açar açmaz ilk işim ellerimi yüzüme götürmek oldu. Parmak uçlarımla önce gözlerimi, burnumu, çenemi, daha sonra da alnımı ve başımın üst kısımlarını tek tek dolaştım. Yüzümdeki organların hâlâ yerinde olup olmadıklarını kontrol etmek ister gibiydim. Hepsi yerli yerindeydi. Lakin parmak uçlarım ve avuç içim sıcak ve hafif ağdalı bir sıvıya bulanmıştı. Ellerimi biraz daha uzaklaştırarak baktığımdaysa bunun kan olduğunu gördüm. Hiç şaşırmadım. Bu bok çukuruna düşmeden evvel muhakkak kafamı bir yerlere çarpmış olmalıydım. Şaşırdığım tek bir şey vardı; o da hâlâ hayatta oluşumdu. Bu gece ölmem gerekiyordu, fakat ben hâlâ hayattaydım. Diğer tüm planlarım gibi bu planım da maalesef son anda iptal olmuştu. Kendi ölümümü bile istediğim zaman, istediğim şekilde seçemiyordum. Bu açıdan baktığımda benim için ölümsüzlük, yalnızca ölümü planlamaktan ibaretti. İşte sonunda bunu da anlamıştım. Üzerime yapışan bu derin şoku atlatmak istercesine düşüncelerimi daha fazla kendime değil de çevreme odaklamaya karar verdim. Yaşayacak kadar zaman varsa, kurtulmak için de zaman vardır.

Kafamı yavaşça yukarı doğru kaldırdım. Yeryüzünden ortalama yirmi, yirmi beş metre aşağıdaydım. İlk defa somut olarak dibe vurmuş, boka batmış ve her zamankinden çok daha fazla acınası ve çaresiz bir haldeydim. Şimdi ne yapacaktım? Her zamanki gibi bir planım yoktu, fakat muhakkak bir kurtuluş yolu bulmalıydım. İlk işim başımı olabildiğince yukarı kaldırıp, bulunduğum bu bok çukuruna bir hayalet gibi selam çakan sarı sokak lambasının o sis içindeki ışığına doğru bağırmak oldu. Var gücümle imdat çığlıkları atıyordum. “Kimse yok mu? Yardım edin! Kimse yok mu? Buradayım hey! Yardım edin! Kimse yok mu? İMDAT!” Kimse sesimi duymuyordu. Zaten bu saatte, bu saçma yerde, kim dışarıda olurdu ki! Bir an için aklım, buraya düşmeden evvel pideci dükkânının önündeki evsiz adama gitti. Ondan çok uzakta sayılmazdım. Belki o sesimi duyabilirdi. Tekrar denedim. Sonuç? Tabii ki yine başarısız oldum. Yavaştan vücudumu bir ürperti sarmaya başladı. Gittikçe soğuyor gibiydim. Bunun adı da ölüm korkusu olmalıydı. Peki, neden korkuyordum ki? Ölmek isteyen ben değil miydim? Hayır! Ölmek isteyen ben değil, pidecideki o evsiz adamdı. Peki, o adam kimdi? O adam ben değil miydim? Gözlerim sulanmaya başladı; beynim de uyuşuyor, ağzımın içi kupkuru, dudaklarım çatlıyor kendiliğinden, midem desen, kokudan darmadağın olmuş durumda, algım da her saniye yavaşlıyor gibi. Peki şimdi ne olacak, ne yapacağım? Tekrar bağırmayı denedim; arkasından bir daha ve onun arkasından bir kez daha. Öleceğim burada! Bu zamana kadar hep hayatımın boktanlığından yakınıp durdum, ama bokun içinde öleceğim, aklımdan bir saniyeliğine bile olsun geçmemişti. Pes ettim! Hem de her zaman, her karşıma çıkan sorunda yaptığım gibi yine pes ettim. Kaçtım! Kimi insanlar kaçmanın ya da pes etmenin zayıf karakterli insanların en belirgin özelliği olduğunu söyleseler de bana göre kaçmak, savaşmaktan çok daha yoğun bir kuvvet gerektiren bir erdemdi. Ve ben bu erdemimden hiçbir zaman vazgeçmedim.

Siyah paltomun cebine elimi attım. Bok içindeydi. Sigaralar, çakmak hepsi bok içinde. Anlaşıldı; ölmeden önce son bir tek sigara da içemeyeceğim. Buradaki koku beynime kadar çıktı. Kusacak gibiyim. Hayır, kusmak istemiyorum. Midemin içinde ne varsa, ne kaldıysa, onlarla beraber gitmek istiyorum diğer tarafa. Belki de diğer tarafa gider gitmez, cehennemin kapısına kusar, orada bulunan herkese güzel bir hoş geldin, derim. Havalı bir giriş olur açıkçası.

Aklımdan hiçbir şey geçmiyorken, içgüdüsel bir davranışla sağ elimi paltomun iç cebine atıyorum. Bir şey var! Hemen çıkartıyorum o şeyi olduğu yerden. Bu bir fotoğraf! Çok ilginç… Fotoğrafı incelemeye çalışıyorum ama olmuyor. Burası haddinden fazla karanlık, yalnızca genç bir erkek ve genç bir kadının olduğunu görüyorum fotoğrafta. Hemen arkasından aldığım yere geri koyuyorum onu. Şu an için derdim bu değil. Bekliyorum. Yalnızca bekliyorum. Arada bağırıyorum falan… Ama genel olarak bekliyorum. Gelecek olan şey fark etmez. Ölüm de yaşam da bize kendiliğinden gelen şeylerdir. Bizler bekleriz, onlar zamanı gelince gelirler ve dedim ya, ben de bekliyorum işte. Yavaşça gözlerimi kapattım, tam derin bir uykuya dalmak üzereyken derinden gelen hafif bir sarsıntıyla bir anda gözlerimi yeniden açtım. Dipten, derinden bir şeyler olmuştu. Deprem diyecektim ama pek de depreme benzemiyordu. Sarsıntının hemen arkasından sert bir rüzgâr geldi aynı yerden. Neler oluyordu? Birden bire vücudumu sert bir heyecan dalgası kıskıvrak yakaladı. Heyecanlanacak ne vardı bilmiyordum ama öğrenmek zorundaydım. Ya da bu bok çukuru git gide bende kafa yapmaya başlamıştı. Olduğum yerde kalmış bekliyordum. Ne yapacağımı düşünürken birden bire yine aynı şeyler oldu. Bir sarsıntı ve arkasından sert bir rüzgâr… Sanki aşağılarda, derinlerde bir şeyler oluyordu. Bunu öğrenmem gerekiyordu. Birazdan yapacağım hareket normal koşullar altında düpedüz intihar olsa da, ölmek üzere olan biri için intihar, yalnızca kestirme yolu kullanmak demektir.

Ne mi yaptım?

Öncelikle başımı yukarı kaldırıp, ciğerlerime çekebildiğim kadar temiz hava çektim. Daha sonra dizlerimi hafifçe kırarak, âni bir hareketle dalabildiğim kadar bok dolu suyun içine daldım. Gözlerimi açamadığım için ellerimle bulunduğum yeri kontrol etmeye başladım. Çabam bu sefer karşılık verdi. Kapak gibi bir şey vardı burada. Ellerimle iyice yoklayarak tutacak yer var mı diye incelemeye başladım. Bir an önce bulmalıydım; yoksa nefesim daha fazla burada durmama izin vermeyecekti. Bu bok suyunun içine bir kez daha dalacak cesareti de kendimde bulamayabilirdim de. Acele ettim. İşte! Bu kapak her neyse tutacak bir yerini buldum ve var gücümle asıldım. Kapağın açılmasıyla birlikte çok güçlü bir akıma kapılarak aşağı doğru sürüklenmeye, daha doğrusu düşmeye başladım. Çok hızlı ve çok kısa bir yolcuğun ardından, beton zemine sert bir düşüşle yolcuğum son buldu. Düşmenin etkisiyle kendime gelmem biraz zaman aldı. Her yerim ağrıyordu fakat kırılan bir yerim de yok gibiydi. Düştüğüm yerde yavaşça gözlerimi araladığımda şoke oldum. Devasa bir tünelin içindeydim. Burası neresiydi? Yaşadığım bu şokla birlikte, düştüğüm yerden kalkabildiğim kadar hızlı bir şekilde kalkarak etrafıma şaşkın gözlerle bakınmaya başladım. Burası, devasa bir tüneldense, her tarafı betonlarla çevrili karanlık bir mahalleye benziyordu. Ufak adımlarla yürümeye başladım. Her adımımda heyecanım biraz daha artıyor, kalp atışlarım gittikçe hızlanıyordu. Her adımda kendime aynı soruyu soruyordum: Burası neresi? Adımlarımı biraz daha hızlandırarak yürümeye başladım. Az ileride belli aralıklarla sokak lambaları vardı. Hani şu sarı olanlar var ya, işte onlardan. Bir ara acaba gerçekten öldüm de cehenneme mi geldim diye düşündüm. Çünkü bunun başka bir açıklaması olmazdı. Midem de bulanıyordu zaten. Fakat kusamazdım, hayır! Kusmak istemiyordum.

Yürümeye devam ettim. Sarı sokak lambalarına doğru yaklaştığım sırada bir tabela gördüm. “Bilinmeyen Yerlere HOŞGELDİNİZ. Nüfus: Çoğalmaya çalışıyoruz.” Hayatım boyunca gördüğüm en ilginç ve en saçma tabelaydı bu. Hem tabelaya bakılırsa hâlâ hayattaydım ve burası da cehennem değildi. Tabii şimdilik. Tabelanın önünde kısa bir süre durduktan sonra yürümeye kaldığım yerden devam ettim. Eğer burada böyle bir tabela varsa, yaşayan insanlar da olmalıydı. Peki neredeydiler? İşte oradalar! Az ilerideki sokak lambasının altında ateş yakmış dört genç erkek vardı. Ne yaptıklarını uzaktan kestiremiyordum. Koşar adımlarla onlara doğru yürümeye başladım. Yeterli yakınlığa ulaştığım zamanda da bu gençlerin ateş başında içtiklerini gördüm. Şarap içiyorlardı. Hatta evet evet, esrar da içiyorlardı. Korkmaya başladım. Ellerim ve ayaklarım titremeye, sesim daha konuşmaya başlamadan çatallanmaya başladı. Hissediyordum. Fakat onlara yanaşmalı ve muhakkak konuşmalıydım. İyice yakınlaştım. Ve işte, içlerinden biri ayağa kalkarak, yolumu kesmek istercesine önümde dikildi.

“Hayırdır birader; ne işsin sen?”

Bir anda olduğum yerde donakaldım. Sanki beynim durdu. Ne diyecektim ki şimdi? Bu soruya nasıl bir cevap verilebilirdi? Yapacak bir şey yoktu. Burası her neresiyse ve ben burada her ne bok arıyorsam konuşmam, öğrenmem gerekiyordu.

“Şey… Merhaba”

“Sana da merhaba. Hayırdır kardeş, kimsin sen?”

Ben kim miyim? Sahiden ben kimim? Adım neydi lan benim?

“Konuşsana la pezevenk! Dilini mi yuttun?”

Diğerleri de konuşmaya başladı. Ne olacak şimdi? Ne diyeceğim ben? Ne soracağım ki?

“Burası neresi?”

Bu soruyu sormamla beraber dördü birden kahkaha atmaya başladı. Sorduğum soru mu, yoksa içinde bulunduğum bu durum mu daha komikti? Hiçbir şey ama hiçbir şey düşünemiyorum. Hem de hiçbir şey…

“Kafa mı buluyon lan sen bizle?”

“Yok, hayır, gerçekten merakımdan soruyorum burası neresi?”

Benim sorumla beraber, oturanlardan biri de hemen bir soru sordu bana.

“Hayırdır kardeş? Nereden geliyon sen?”

Hemen ardından bu soruyu soran kişinin yanında ki kirli sakallı olan lafa girdi.

“Asker falan olmasın lan bu!”

“İşte, ne olduysa bu cümleyle başladı. Bir anda hepsi üzerime yürümeye, küfürler savurmaya başladılar. Olduğum yerde pusup kaldım. “Hayır, değilim, ben, şey” kendimce bir şeyler anlatmak istiyordum ki, içlerinden biri: “Durun,” dedi, “anlatsın…” Başıma ne geldiyse olduğu gibi onlara anlattım. Bir kez daha koca koca kahkahalar atmaya başladılar. Kirli sakallı olan alaycı bir tavırla yine lafa girdi.

“Lan bunun kafası bizden de iyi oğlum.”

Arkasından kahkahalar devam etti. Ben de anlatmaya… En son inanmış olacaklar ki kahkahalar kesildi. Kirli sakallı olan: “Sen ciddi misin?” diye sordu

“Evet,” diyebildim yalnızca. Arkasından devam ettim. “Buradan nasıl çıkabilirim?”

“Üzerindeki paltoyu verirsen anlatırım.”

“Hemen.”

Paltoyu çıkarırken fotoğraf yere düştü. Tam eğilip alacaktım ki, kirli sakallı olan benden önce davranıp fotoğrafı aldı. Fotoğrafa bakar bakmaz yüzündeki o alaycı gülümseme yerini ciddi bir ifadeye bıraktı. Paltoyu elimden alıp fotoğrafı bana verdi.

“Anlaşıldı. Adam doğruları söylüyor. Senin işini biz çözemeyiz fakat çözebilecek birileri var.”

“Nasıl?”

“Bak şimdi. Bu yolu buradan dümdüz takip et. Hiçbir yere sapma. İleride yol ikiye ayrılacak, sağa sap. Sakın soldan gideyim deme. Sağdan dümdüz git. Sonra yol bir kez daha ikiye ayrılacak, bu sefer sola gireceksin. Biraz daha ilerledikten sonra önüne bir kahvehane çıkacak. Oraya gir. Komutanı sor. Sonra komutana bu fotoğrafı göster. O sana buradan nasıl çıkacağını tarif eder. Daha soru sorma, buraya da geri dönme. Haydi eyvallah.”

Bana söyleyecekleri biter bitmez, hepsi gerisin geriye yerlerine geçip oturdular. Sanki ben orada değilmişim gibi davranmaya, kaldıkları yerden eğlenmeye devam ettiler. Hiçbiri bana bakmıyordu. Zaten kirli sakallı olanın anlattıklarıyla beraber diğer üçünün de surat ifadesi değişmiş, ciddileşmişlerdi. Açıkçası biraz da korkmuş… Allah’ım neredeyim ben? Nasıl bir durumun içindeyim? Ne yapacağım? Neyse, sızlanmanın bir faydası yok. Denileni yapıp, tarif edilen yere gideceğim mecburen.

Tekrar yürümeye başladım. Midem mi? Sormayın. Ama artık biliyorsunuz değil mi? Kusmak… Gerisini siz tamamlayın işte. İlk yol ayrımına geldim. Denildiği gibi sağa dönüp yürümeye devam ettim. Acaba solda ne vardı? Bir baksa mıydım acaba? Merakın hiç de sırası değildi. Emre uy ve yürü. İkinci yol ayrımına da geldim. Bu sefer yine denildiği gibi sola dönerek yoluma devam ettim. Tam da o kirli sakallı herifin tarif ettiği gibi az ileride bir kahvehane vardı. Önünde oturan kadınlı, erkekli bir sürü insan. Hatta bir de tabelası vardı. “Bilinmeyen Yerler Kahvehanesi” Heyecanlı mıydım? Dibine kadar. Fakat buradan kurtulma isteğim, heyecanımdan çok daha ağır basıyordu artık. Kahvehaneye girdim işte. Tam olarak tarif edemediğim, mor renkteki içecekleri dağıtan kişiye doğru yaklaşıp komutanı nerede bulabileceğimi sordum. Yüzüme bir bakışı vardı ki sormayın. Zaten buraya girer girmez tüm yüzler bana çevrilmiş, herkes bana bu da kim, bakışı atmıştı.

“Sen kimsin?”

“Bilmiyorum, komutanı görmem lazım.”

“Komutan falan yok burada.”

Komutan denen kişi her kimse, onu sorduğum andan itibaren orada bulunan herkes put kesilmiş, ortalığı ölüm sessizliği sarmıştı. Kahveci de benden şüphelenmiş olacak ki, soruma cevap verir vermez yanımdan uzaklaştı. Aklıma o anda gömlek cebime tıkıştırdığım fotoğraf geldi. Tekrar kahvecinin yanına gidip fotoğrafı gösterdim.

“Komutanı görmem lazım.”

İlk seferinde nasıl olduysa, ikinci seferde de kahveci fotoğrafı görür görmez donup kaldı. Ne vardı bu fotoğrafta bu kadar? Hayatım boyunca daha önce görmediğim iki kişi… Benimle ne alakası vardı bunların? Bu fotoğraf neden bu kadar önemliydi? Kahveci tam lafa girecekti ki uzak masalardan birinde oturan, karanlıktan yüzünü tam seçemediğim yaşlıca bir adam: “Bırak,” dedi, “gelsin…”

Masaya doğru yürümeye başladım. Kimdi bu adam? Yüzünü tam olarak göremiyordum ki, bir anda gördüm. Bu ne lan! Eh bu düşmeden önce pidecinin önünde gördüğüm evsiz adam değil mi bu! Allah’ım ne oluyor? Neler oluyor? Şaşkınlıktan put kesilip kalmıştım ki: “Gel otur bakalım,” dedi.

Tam karşısındaki sandalyeyi çekerek oturdum. Kalbim neredeyse boğazımda atıyordu. Midem mi? Hayır, hayır!

“Sen o değil misin?” diye dayanamayarak sordum.

“Kim değil miyim?”

“Düşmeden önce… Şu pidecinin önündeki adam sen değil miydin?”

Anlamak istercesine gözlerimin içine bakıyordu. Saçmalıyor olduğumu düşünmüş olsa gerek ki, kestirip atarcasına: “Derdin ne?” diye sordu.

Ona da ne var, ne yoksa başıma gelen her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlattım. En son da elimdeki fotoğrafı ona verdim. Fotoğrafa bakar bakmaz, aynı yüz ifadesine o da büründü. Daha sonra mırıldanarak: “Anladım,” dedi. Tam bir şey daha söyleyecekti ki, ona buranın neresini olduğunu sordum. Bu sefer beni ciddiye alarak anlatmaya başladı.

“Madem bu kadar meraklısın. Çok kısa bir şekilde anlatayım. Nasıl olsa birazdan bunların hepsi sana rüya gelecek fakat neyse. Ne olduysa Üçüncü Dünya Savaşından hemen önce oldu. Açlık, fakirlik, kuraklık… Dünya bildiğinden çok daha kötü bir hale geldi. Devlet ve onun beslediği zenginler daha da çok zenginleşmeye, fakirlerse eskisinden daha fakirleşerek ölümle mücadele etmeye başladılar. İnsanlar o kadar fakirleşti ki, açlıktan ölen insan sayısı milyonlara ulaştı. Doğmamış bebekler annelerinin karınlarında anneleriyle beraber ölüyor, bir yudum su için insanlar birbirlerini katlediyorlardı. Bizler bu düzene dur demek isteyen bir avuç direnişçiyiz. Yıllarca olabilecek en kötü senaryolara karşı bu yer altı şehirlerini kurduk. Bunları kurarken bir yandan da düzene karşı elimizden gelenin daha fazlasını yapmaya çalışarak savaştık. İlk başlarda bizi çok takmadılar fakat daha sonraları yaptığımız hamlelerle birlikte sistem sahiplerinin gözünde büyük bir tehdit oluşturmaya başladık. Hatta bizi o kadar büyük bir tehdit olarak görmeye başladılar ki, ordularını direkt üstümüze yığdılar. Tabii biz yılmadık. Çok yıkıldık ama her seferinde eskisinden çok daha güçlü olarak yeniden ayağa kalkmayı başardık. Tabii bir yandan da bu yer altı şehirlerini kurmaya devam ettik. Yeryüzündeki mücadelemiz son hızıyla devam ediyordu ki, birden ortaya nükleer savaşlar çıkmaya başladı. İşte o an karar verdik; daha fazla yeryüzünde kalamazdık. Neyimiz var neyimiz yok yer altına, yani buraya hücum ettik. Şimdi de zamanımızı bekliyoruz. O gördüğün tabelada yazdığı gibi çoğalıyoruz. Çoğalıyoruz ki zamanı geldiği zaman yeryüzüne çıkıp, gerçek sistemi kurabilecek gücümüz olsun. Neyse, çok uzattım. Hem en başta da dedim ya, bunların hepsi zaten sana hayal gelecek.”

Bir süre sustu. Ben mi? Yaşadığım şoktan kalbim göğüs kafesimde patlayacakmış gibi hissediyorum. Algım iyice zayıfladı. Burada yaşadıklarımı daha ne kadar yazabilirim bilmiyorum. Karşımda duran bu evsiz tipli komutan da hâlâ susmaya devam ediyor. Bir saniye, işte tekrar başladı konuşmaya.

“Getir.”

Bunu bana demedi. Bunu o kahveciye söyledi. Kısa bir süre sonra kahveci herkesin içtiği o mor renkli içecekten bana da bir tane getirdi. Arkasından komutan konuşmaya devam etti.

“Bunu tek seferde iç. Şurada duran kapı var ya. Oraya gir. Gözlerini kapat ve beşten geriye doğru say. Senin çıkış yolun bu.”

Tüm yaşananlara kısa sürede alıştım mı bilmiyorum. Ama artık daha fazla şaşırmıyorum. Denileni yaptım. Tek sefer o mor renkli içeceği içtim. Tadı mı? Ne yalan söyleyeyim fena değildi. Tam kalkıp dediği kapıya doğru gidecektim ki: “Bir dakika,” dedi komutan. “Önce şu gömleğini, pantolonunu ve botları bana ver.”

Hiç itiraz etmedim. Ne istediyse çıkarıp verdim. Don atlet kalakaldım. Tam komutana bir şeyler daha diyecektim ki, hiç konuşmadan eliyle, git artık dercesine bir hareket yaptı. Uzatmadım. Kapıya doğru yürüdüm. Bir tuvalet kapısına benziyordu. Kapıyı açtım ki, gördüğüm manzara beni yanıltmadı. Burası bir evin tuvaletine benziyordu. Ne oluyordu? Algım artık o kadar zayıfladı ki neredeyse olduğum yere düşecektim. Denileni aklıma getirdim ve yaptım. Gözlerimi kapatarak beşten geriye doğru saymaya başladım. Beş, dört, üç, iki, bir…

                                                            ***********

Gece, telaşlı adımlara tuvalete doğru giderek kapıyı çalmaya başladı.

“Soğuk… Soğuk… Hayatım iyi misin?”

Ses yoktu. Merakla hemen kapıyı açtı. Soğuk’u, klozetin hemen yanı başında, üzerinde yalnızca iç çamaşırlarıyla, yarı baygın bir halde buldu. Her yere kusmuştu. Gece, hemen Soğuk’u uyandırarak olduğu yerden kaldırdı.

“Neredeyim ben?”

“Evindesin,” dedi Gece. “O kadar dedim sana fazla içme diye, dinlemiyorsun ki. Kalk hadi toparlan biraz. İyi misin?”

“İyiyim, iyiyim. Merak etme.”

“Duş almana yardımcı olayım mı?”

“Hayır. Ben hallederim.”

Soğuk, bulunduğu yerden ağır hareketlerle ayağa kalktı. Beyni ikiye yarılırcasına ağrıyordu. Ne olmuştu? Üzerinde tarif edilemeyecek kadar ağır bir yorgunluk vardı. Sanki uzun bir seyahat sonrası eve yeni dönmüş gibiydi. Bir şeyler hatırlamak istiyor fakat hatırlayamıyor gibi bir hisse kapıldı. Beyninin içi her zamankinden çok daha fazla karışıktı. Üşümüş gibiydi sanki. Hemen duşa girdi. Kendini buharlaşan sıcak duşun tam ortasına bıraktı. Açıkçası iyi gelmiş, başının ağrısını az da olsa alabilmişti. Yalnızca her şey hâlâ  bulanıktı Soğuk’un gözünde. Duştan çıktı. Gece’nin önceden bıraktığı temiz kıyafetleri üzerine geçirerek salona geçti. Gece oradaydı. Son yaptığı tabloyu henüz bitirmiş, bir an önce Soğuk’a göstermek istiyordu. Koşarak Soğuk’a sarıldı.

“Daha iyisin ya?”

“İyiyim,” dedi Soğuk. “Merak etme.”

“Gel o zaman. Sana yeni yaptığım yeni tabloyu gösteriyim.”

Gece, Soğuk’u büyük bir heyecanla henüz bitirmiş olduğu tablosunun yanına götürerek sordu: “Ne düşünüyorsun?”

Soğuk, tabloyu görür görmez olduğu yere çivilendi. Göz bebekleri kocaman oldu. Tüm vücudu zangır zangır titremeye başladı. Adeta kitlenmişti. Tabloda bir yeraltı şehrinin içinde yer alan ufak bir kahvehane vardı. Kadınlı, erkekli bir grup insan oturuyor, onlardan çok farklı bir yabancı da kahvehaneciye bir şeyler soruyor gibiydi. Hatta bu kahvehanenin bir de adının yazılı olduğu bir tabelası vardı. Ne miydi? “Bilinmeyen Yerler Kahvehanesi.”

Onurhan Şahin

Görsel: Adam Dobrovits ~ “Underworld”

 

Recommended Posts