Bir Bacak Arası Problematiği Woody Allen

 In Alengirli Mecmua, Biletler Yandı

Woody Allen, 1918 İsveç doğumlu oyun yazarı ve film yönetmeni Ingmar Bergman’dan paradoksal bir düzeyde en çok etkilenen ve itinayla onun izinde yürümek istemiş olan film yapımcısıdır.

Woody Allen, 1918 İsveç doğumlu oyun yazarı ve film yönetmeni Ingmar Bergman’dan paradoksal bir düzeyde en çok etkilenen ve itinayla onun izinde yürümek istemiş olan film yapımcısıdır.

Anlatım stili ve sinematografi tarzı Bergman’ı her anlamda yansıtsa da, Woody Allen İsveçli yönetmenin ana konularından sadece ölüm ve inanç dünyasına yönelmiştir. Ölüm korkusu ve yaşamın sonsuz olmayışından dolayı bir şekilde hazmedilmesi gereken, ama hem idrakı, hem kabulü zor o büyük boşluğun yanı sıra, her tür suçluluk hissini ve bu bağlamda pişmanlıkla ilintili birbirinden farklı tüm duyguları en uç noktalarına kadar araştırmıstır. Suçluluk konusunda Allen’da en çok dikkati çeken, bir başka kişiyi inciltmiş veya işleyen bir düzeni bozmuş olmaksızın, şahsın tamamen öznel bir algı çerçevesinde kendini suçlu bulmasına yönelik detaylardır. Genel olarak, Woody Allen’ın sineması, her şeyden önce ölüm olmak üzere kendi korkularını ve endişelerini dile getirmek, suçluluk duygusundan arınmak istemenin gizli çabasıyla başlıbaşına kendisi için kurulmuş karmaşık ama, kusursuz işleyen tek bir mekanizmadır.

Değişmeyen ritimde her yıl yeni bir filmle uluslararası ekranlara çıkan Woody Allen, ilk bakışta klasik görülen, güldüren, seyircisini beklenmedik anlarda şaşırtan ve hatta farkettirmeden rahatsız edebilen New York’lu bir yönetmendir. Özünde, New York, 1935 Brooklyn doğumlu Allen Stewart Konigsberg’in (Woody Allen) hem kişiliğini ifade edici, hem sanatını tamamlayıcı faktör olarak bilinir. Bu şehir ve oradaki özgün bir kitlenin muayyen bir çerçevesine ait olan insan grubunun aralarında yaşadıkları her tür ilişki onun kullandığı temel malzemedir. Teoride, bu insan gurubu, yani “Woody Allen New York’lusu,” iki ayrı etiketin birleştigi bir kavramda simgelenebilinir -entellektüel burjuva: Tüm temel ihtiyaçlardan muaf, dünya gerçeklerinden ve toplumsal sorunlardan uzak, kendilerinde başlayıp yine kendi içlerinde biten mekânlarda var olabilen bu insanların birbirini takip eden aşk ve sevgi arayışı,Woody Allen’ın filmlerinde yumuşak, melankolik bir tonda ele aldığı başlıca temadır. Bu bağlamda, düzyazı, hikâye, oyun ve senaryo yazarı, film yönetmeni, aktör, stand-upçı ve caz klarnetçisi olan Woody Allen’ın yapıtları için bir “dönem” kavramı uygulamak ve “dönem” ayrımları yaparak seyircilerine bir çerçeve sunmak gerikirse, bunu sadece coğrafi özellik yönünde filmlerini New York, New York öncesi ve sonrası olarak üç döneme bölebiliriz: Birinci dönemini “Sinema Kariyeri Kurma Safhası” olarak geniş bir kapsamda tanımlayabiliriz. İkinci dönemi, filmin içeriğinde hikayenin anlatıldığı coğrafi konumda New York’a alternatif olarak sunulan Sicilya adası (Sevimli Fahişe, 1995) ve Paris (Herkes Seni Seviyorum Der, 1996) haricinde, tümüyle “New York Filmleri Dönemi” diye adlandırabiliriz. Son olarak, üçüncü dönemi ise, yine New York’ta çevrilen Kim, Kiminle, Nerede? (2009) adlı film dışında, “Avrupa Filmleri Dönemi” olarak kategorileyebiliriz.

woody2“New York Filmleri Dönemi”, 1977’de kariyerinin ilk önemli eseri olarak bilinen dört Oscar ödüllüAnnie Hall ile başlar. Hikayelerinde sade bir anlatım kullananAllen, tiyatro altyapısından kaynaklanan bir nitelikle aktarmak istediklerini çok ayrıntılı diyaloglar ve bunların “Yahudi Mizahı”nı dile getiren bir espri tarzıyla komediye dönüştürülmesi ile damgasını vurduğu stilini hiç bozmadan, kurguda pek çok sayıda deneme ve araştırma yapmıştır.Annie Hall da, sinema tarihinde kendisine efsanevi bir yer edinerek bu çalışmaları başlatan ilk örnektir: Varsayım niteliğindeki sorulara dolaysız olarak seyirciye yönelik(yani kameranın objektifine direkt bakışla) cevap vermek ve yaşadığı olaylar hakkında kişisel görüşlerini belirtmek üzere oyunun akışını anında kesen ve bu boyutta, parçalama teknikleri kullanarak orijinal senarjo fikrinden çok uzaklaşan Annie Hall, seyirciye hiçbir kronoloji kaygısı olmaksızın sunulur. Bu filmde Woody Allen’ın tek kaygısı, New York’a olan sevgisini nihayet açığa kavuşturmaktır. Santçı bunu, Noel zamanında New York’un Los Angeles’ın kültürel farkıyla kıyaslanmasıyla ortaya koyar. En otobiyografik filmlerinden biri olarak kabul edilen Annie Hall, New York ile birlikte New York kadınlarını ve Allen’ın bunlara (ve aslında genel olarak tüm kadınlara)olan aşkını muntazam, yalın ve saygın şekilde ifade eden örnektir. Aynı zamanda, Allen bu yapıtıyla sadece kadın-erkek ilişkisini değil, çok sayıda ve çok çesitli insan ilişkilerini anlayan ve anlatabilen uluslararası en ünlü rejisör olmaya adım atmıştır. Netice olarak, Woody Allen’ın tüm eserleri “İnsan Unsurları Arayışı” başlığı altında toplanabilir.

woody3Allen, 1975’de Fransa ve Macaristan’da çektiği Aşk ve Ölüm filminden sonra ilk defa 2005’de Maç Sayısı ile New York ve çevresinden çıkar. Stüdyo dışı çekimde mekân olarak Londra ağırlıklı “Avrupa Filmleri Dönemi”ni başlatan bu eser, Woody Allen’ın hep olmak isteği dramaturjik senarist ve yönetmenliğin ilk ve en iddalı adımıdır. Kendi düşüncesine göre bundan daha iyi bir eser yaratamayacağını söyleyen Woody Allen, Maç Sayısı ile New York’un psikanalitik, otoanalitik ve otobiyografik atmosferinden uzaklaşıp “ciddi konular üzerinde zorlayıcı filmler yazma hırsını” gerçekleştiyor. Genel olarak, “Avrupa Filmleri Dönemi”, Woody Allen’ın “New York Filmleri Dönemi”ndeki ruhsal çözümleme girişimlerini kendi kişiliğinden sıyırıp, psikanalizi, filmlerinde ardarda başrolleri oynamasıyla kendi karekterine (ve varoluşum şekline) yarattığı aşinalıktan ötürü bize yabancı gelen, toplumun o diğer bilinmeyen üyelerine aktarması olarak nitelendirebilinir. Maç Sayısı’nın baş kahramanı, Woody Allen’ın canlandırdığı tüm kişiliklerin aksine (bunun en güzel misali 1984 yapımlı Broadway Danny Rose’dur,) değil bir başka kişiyi inciltmiş veya bir düzeni büyük tehlikeye sokmuş olmak, biri “haklı”, biri “haksız” işlediği iki cinayetin ardından bile sıcak aile yaşamını hiç bir şey olmamışcasına devam ettiren medeni dünyanın gizli ve kabullü suçlusudur. Bu kişiliğin ilk örneğiniAllen 1989’da çevirdiği Suçlar ve Kabahatler filmiyle vermişti. Woody Allen’ın kendisinin hiç bir zaman olamayacağı ve oynayamayacağı o bir nevî “asil” (yani trajik) ruh, kabil olabildiği tüm (iyi ya da kötü)eylemler nisbetinde Allen’ınkinden çok daha yükseklerdedir. Sonuç olarak, Woody Allen, “Avrupa Filmleri Dönemi” ile New York’un dışına çıktığı andan itibaren, hayranlık duyduğu karekteri kaygısızca ekranlara projekte etmeye başlıyor. Maç Sayısı’da onun, sanatın silahıyla komplekslerine karşı açtığı içsavaşın en güçlü, hatta en şiddetli hamlesidir. Dram ötesinde, oyuncusunu seyircisiyle birlikte her tür vicdani hesaplaşmayla başbaşa bırakan ve hepimizi sınırsız bir bilinmezliğe doğru rahatça taşıyan Maç Sayısı, yaşamlarımızdaki “şans” unsuru üzerine kurulmuştur. Allen’ın bu eserde dikkatlice ve çok zekice ele aldığı şans oluşumları sanatçının yaşam anlayışının temelidir. Şansın yanı sıra, yaşamın tüm sürprizlerine son derece duyarlı olan Allen, bunları her zaman unutulmayacak bir hassasiyetle aktarabilmiştir. Woody Allen’ın bu şekildeki maharetli yapıtı 2007’de yine Londra’da çekilmiş olan Cassandra’nın Rüyası’dır. Ayrıca, yine bir, ve bunu takip etmesi gereken ikinci bir cinayetin konusunu ele alan eser, Allen’ın en ağır melankolik anlatımıdır. Çaresizliği ve ümitsizliği iki genç insanın saflığı üzerinde birleştiren senarist ve yönetmen, tüm karamsarlığını bu filmin yazımına ve çekim tarzına aktarmıştır. Woody Allen gibi, kişiliği, sanat anlayışı ve sanatıyla, yaşayan hiç bir canlıya zarar veremeyecek bir imaj uyandıran insan için, Cassandra’nın Rüyası, onun tüm bildiğimiz filmlerinden tamamen ayrı bir kulvarda, iki erkek kardeşi cinayet niyetiyle birbirine düşürecek derecede yoğun bir acının ve yaşama verilebilecek tüm anlamların yetersizliğinin ve bunların geçiciliğinin isyanını ifade eden sessiz, fakat derin haykırışıdır. Cassandra’nın Rüyası Woody Allen’ın manevi çöküş noktasını temsil eder. Albert Camus ve onun absürd dünya mücadelesini andıran bu isyan ve bu haykırış Allen’ın yarasını kapatacaktır ve bir yıl sonra Barselona, Barselona’yı ekrana getirecektir.

Her yıl çıkarttığı filmlerle zaman içerisinde kendisini iç dünyaların yönetmeni olarak kanıtlamış olanWoody Allen’ın “Avrupa Filmleri Dönemi” iki ayrı bölümden oluşur: “Suçlar, kabahatler ve çekilmemiş cezalar”ın karşısına âbide olarak diktiği “Var olmanın dayanılmaz hafifliği” filmleridir. 2008’de Barselona ve çevresindeki sıcak Akdeniz yaşam tarzı, Woody Allen’ı o güne kadar simgelemiş olan bir mekân-kişilik-ilişki-sınır kavramını ortadan kaldırmaya başlayan ilk önemli yapımdır. Orijinal adı Vicky Cristina Barcelona olan hikâye Allen’ın kadın-erkek-ilişki-sınır çerçevesinin kısırlığını kapalı bir biçimle aksettirir. Bu tema, 2009’da Kim, Kiminle, Nerede? adlı iç açıcı filmde daha az bir çekingenlikle ele alınır. Kim, Kiminle, Nerede? aynı zamanda, Woody Allen’ın bu beklenmedik uzun bir süreç sergileyen “Avrupa Dönemi” içerisinde bile New York’dan hiç bir zaman vazgeçemeyeceğini kanıtlayan eserdir.

woody4Asghar Farhadi’nin Bir Ayrılık ve Michel Hazanavicius’un The Artist’i ile yarışan ve “En İyi Orijinal Senaryo” dalında 2012 Oscar Ödülünü alan 2011 yapımlı Paris’te Gece Yarısı, ayrı zamanları ve ayrı devirleri birbinin içine kutulama ve senariste göre Paris’in sanatsal olarak en canlı dönemlerini (1879-1914 ve 1920-1929)karikatürsel bir şekilde ekrana aktarmayı isteme iddasını taşır. Filmlerinde genelde düz boyut, yani “şimdiki zaman” anlatım üslubu kullanan Allen, basit geriye dönüşlerle sadece arada bir geçmiş zamana yönelmiştir. Paris’te Gece Yarısı’nın ana hikâyesinde canlandıralan şimdiki zamanın içine ise geçmiş zaman o devre ait kısa anekdotlar halinde serpiştirilmiştir, fakat bu anekdotlara toplu bir gözle baktığımızda, bunların bir “alt-hikâye” oluşturduğunu görüyoruz. Bu hikâye de, yukarıda da belirtildiği gibi, Paris’in en cömert sanatsal devirlerini eskiz geçerek, yönetmenin Paris’e olan o çok özel aşkını ifade etmek amacıyla çevrilmiş bir film haline geliyor.Paris’te Gece Yarısı’ın en büyük özelliği, bir “son film” tabiatına sahip olmasıdır: Eğer bu sene vizyona gireceği beklenen ve 2006’da çevirdiği Scoop filminden beri ilk defa kendi filminde tekrar rol alacağıNero Fiddled yapılmasaydı ve Paris’te Gece Yarısı sonuncu filmi kalsaydı, bu eser Woody Allen’ın “estetik anlayışı vasiyetnamesi” olabilecekti.

woody5

Son olarak kısaca belirtmek gereken nokta, 2010 yılına ait, Londra’da çekilmiş Uzun Boylu Esmer Adam filminin “Avrupa Filmleri Dönemi” arasında aldığı özel konumdur: Bir “Woody Allen çekim stili” olarak yine her sahnenin kusursuzluğunu pastel ışıklandırmalar, sade görselliklerle ve her zaman olması gereken yerde bulunan bir kameranın açısıyla gösteren Uzun Boylu Esmer Adam, sinemada şiirsel komedinin içli bir melankolikliğe kaymakla kaymamak arasında ki o ince tereddüttün eseridir. Ne ferah, ne karanlıktır, aksine, “suçlar, kabahatler ve çekilmemiş cezalar” ile “var olmanın dayanılmaz hafifliği” arasında bağlantı noktası oluşturarak en önemli rolü oynayan bir “Woody Allen Avrupa Dönemi” filmidir. Bu arada kalmışlık ise, bir falcının öne sürdügü tahminlerinin arka planda hikâyeyi yönetmesinden kaynaklanır. Bu ana hat üzerine, irrasyonelliğe doğru vurgu yaparak sergilediği manevi kargaşalar Uzun Boylu Esmer Adam’ı, içinde Allen’ın kendisinin rol almadığı en büyük doygunluğu uyandıran “Bir Woody Allen Film” statüsüne çıkartır.

Tijen Olcay

Recommended Posts