Bir Eve Dönüş Hikâyesi

 In Alengirli Mecmua, Okudum Ve, Pozisyon Hatası

Lübnan asıllı Fransız yazar Amin Maalouf’un son kitabı Doğu’dan Uzakta, Ali Berktay’ın çevirisiyle YKY tarafından yayımlandı. Kitabın orijinal ismi, Les désorientés, “yoldan sapmış,” “yolunu kaybetmiş” demek. Bu isim, anlatılan hikâyeye uyuyor. Gençlik dönemlerinin en güzel yıllarını beraber geçiren, geleceğe dair hayalleri ve umutları olan bir grup arkadaşın hikâyesi bu…

Kitabın ana karakteri Adam, tıpkı Maalouf gibi ülkesinde patlak veren iç savaş sırasında, çatışmalardan ve kaostan “kaçıp” Paris’e yerleşmiştir. Burada kendine yeni bir hayat kurarken, “adını söylemekten korktuğu” ülkesini hiçbir zaman unutmamış, fakat doğup büyüdüğü topraklara geri dönme cesaretini de yitirmiştir. Bir sabah, uzun zamandır sesini duymadığı ve ölmek üzere olan bir arkadaşının telefonuyla her şey değişir. Adam, neredeyse çeyrek asırdan beri görmediği, “köklerinin bulunduğu ülkeye” gitmeye karar verir. Bu yolculuk, iç savaştan sonra dağılan, “yolunu kaybetmiş” arkadaşların yurtlarına geri dönmesini sağlayacaktır.

duam

Maalouf, işlediği bu duygusal tema etrafında; dini, siyasi, tarihi birçok konuda eleştirilerini, gözlemlerini ve kaygılarını dile getiriyor. İç savaş sırasında yaşanan buhranları, kaosun insanlar ve toplum üzerindeki etkisini üzerine çarpıcı bir dille anlatıyor. 1975 yılı, bir anlamda Doğu Akdeniz uygarlığının kırılma noktasıdır. İsrail devletinin kurulmasından sonra binlerce Filistinlinin Lübnan’a yerleşmesi dini ve siyasi çatışmaları arttırmıştır. Bu yıllarda birçok insan göçmen olarak yaşamak zorunda kalmıştır. Olaylar 1990’a kadar sürecektir. Yazar, sırtını dayadığı bu tarihi gerçeği belki de en iyi şu sözlerle ifade ediyor:

“Sonra aradan savaş geçti. Hiçbir ev, hiçbir hatıra hasarsız kalamadı. Her şey çürüdü: Arkadaşlık, aşk, adanmışlık, akrabalık inanç, sadakat. Hatta ölüm. Evet, bugün ölüm bile bana kirlenmiş, bozulmuş gibi geliyor.”

Kitabın neredeyse tamamı, tarihçi olan Adam’ın notlarından, anılarından oluşuyor. Kimi yerlerde deneme özelliği taşıyan bu notlar, yazarın fikirlerini daha rahat ifade etmesine olanak sağlıyor. Maalouf gibi Hıristiyan Arap olarak dünyaya gelen Adam, yaşananlara nesnel bir bakış açısıyla bakmaya çalışırken yine kimlik, din, toprak gibi nedenlerle geçmişte yaşanmış insanlık trajedilerinden bazı kesitler veriyor, tarihin çatışmalarla, devrimlerle, katliamlarla örülü duvarlarının üzerinde geziniyor. Yahudi soykırımına, Nazizm’e, Batı’nın Arap-Yahudi savaşlarına nasıl baktığına, Che’ye, Uzun Yürüyüş’e, Aragon’un Kızıl Afiş’ine değinip böylece bir yandan kendi hikâyesini anlatırken bir yandan da insanlık tarihini bu anlamda gözden geçirmiş oluyor sanki. Batı ile Doğu’ya, komünizim ile kapitalizme aynı mesafede duruyor.

“Komünizim insanları eşitlik adına köleleştirmişti, kapitalizm de ekonomik eşitilk adına köleleştiriyor.”

Doğu’dan Uzakta’da, Adam ülkesine, geri döndüğü topraklara dışarıdan bakarken, görece nesnel yargılara varmaya çalışıyor. Ülkenin arkaik yapısına, yozlaşmış ve şiddetle dolu dünyasına, hiziplerine, “edepsiz” nepotizmine vurgu yapmaktan da geri durmuyor. Radikal İslamcı başka bir karakterin ağzından ise şu sözlere yer veriyor:

“Dört yüzyıldır biz bir tek Batı ülkesini işgal etmedik, hep onlar bizi istila ediyor, onlar bize kanunları dayatıyorlar, onlar bize boyun eğdirip sömürgeleştiriyor, onlar bizi aşağılıyor… Bizim tek yaptığımız maruz kalmak…”

Ülkesini terk edip Brezilya’ya giden bir göçmenin söylediği sözler ise bunlar:

“Laikliğe varıncaya dek inançlı olan da, ateizme varıncaya dek dindar olan da Batı’dır. Burada, Doğu Akdeniz’de inançlarla değil, aidiyetlerle ilgilenilir. Dinlerimiz ve mezheplerimiz birer kabile, dinsel gayretimiz de bir milliyetçilik biçimidir…”

Son iki alıntı, Batı’nın, Doğu ve Doğu’da dinlerin yeri hakkındaki sözümona kalıplaşmış ön yargılarını yıkmaya yönelik. Doğu’da yıllardır süregelen iç karışıklıklar, mezhep kavgaları, dini çatışmalar ve savaşların kaynağı aslında tek tanrılı dinler değil, demek istiyor yazar. Bir zamanlar hoşgörünün ve tevazunun beşiği olan Ortadoğu’nun kan gölüne dönmesinde, suçu dinlere yüklemenin manasızlığı vurgulanmak isteniyor aslında. Üstelik Maalouf bunları oryantalizm yapaylığında değil, gerçek bir Doğu’lu bakışıyla anlatıyor. Doğu Akdeniz ve Asya’yı, bu coğrafyanın hikâyelerini anlatmak, yazarın edebi kimliğinin oluşmasını sağlayan önemli etkenler…

Suriye’de, Irak’ta, İran’da, Libya’da yaşanan çatışmalara, “mezhep kavgası” adı altında yapılan katliamlara baktığımızda, Doğu medeniyetin oluşmasında önemli bir pay sahibi olan Ortadoğu toprakları, birçoğumuz için vahşetin kol gezdiği “suçlu” bir çöl görünümünde. Maalouf, Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri’nden (Les Croisades vues par les Arabes) başlayarak yayımladığı; Afrikalı Leo (Léon l’Africain), Semerkant (Samarcande), Tanios Kayası (Le Rocher de Tanios), Doğunun Limanları (Les Echelles du Levant) gibi kitaplarında Doğu’nun “suçlu” görünümünü değiştirmeye çalışıyordur belki de. Doğu’dan Uzakta’nın bu külliyat içinde, -yazarın hayatıyla paralellik göstermesi ve Lübnan ismini kullanmadan Lübnan’ı bu kadar iyi anlatması bakımından- önemli bir yere sahip olduğunu düşünüyorum.

Baran Güzel

Bir Maalouf Önerisi

Afrikalı Leo
2014 – YKY, 344 sf.

Yazarı daha iyi anlamak için…

Ölümcül Kimlikler
2014 – YKY, 136 sf.

İLK SAYFAYI AÇSAN

’’Ben, Hasan, tartıcabaşı Muhammed’in oğlu, ben Giovanni Leone de Medici; bir berberin sünnet ettiği, bir papazın vaftiz ettiği ben. Şimdi Afrikalı diye anılıyorum, ama Afrikalı değilim. Bana Granadalı, Faslı, Zeyyadlı da derler ama ben hiçbir ülkeden, kentten ya da boydan değilim. Yolların oğluyum ben, ülkem kervan, yaşamımsa yolcukların en beklenmedik olanı. Bütün diller ve bütün dualar benim dillerim ve dualarım. Fakat ben hiç birine ait değilim.’’

Afrikalı Leo – Amin Maalouf

İşgüzar Editör

İbn Batuta olarak tanınan Endülüslü seyyah Ebu Hamid El Garnati’nin seyahatname yazarları arasında ayrı bir yeri vardır. İbn Batuta çeyrek asır boyunca İspanya ile Hindistan arasını gezmiş, Orta Afrika ve Güney Rusya’yı yürüyerek dolaşmıştır. İbn Battuta Seyahatnamesi isimli eserinde gezdiği yerlerdeki gelenekler, giysiler ve ticaretin yanı sıra, coğrafyacı ve âlimlerin ilgi alanının dışında kalan çok sayıda konuyu anlatır. Her ne kadar, İbni Batuta ünlü Marco Polo’dan üç kat daha fazla yer gördüyse de -120 bin kilometre yol katettiği tahmin edilmektedir- o dönemde yazılarına gereken ilgi gösterilmez. İkinci Kolomb olarak adlandırılan İbn Batuta’nın Seyahatnamesi, Avrupa’nın ötesindeki dünyanın XVI. yüzyılda yazılmış en dikkat çekici anlatılarından biri olur. 1550’de İtalyanca, yazarının adı Leo Africanus olarak yayınlanır. Bu, Avrupa’yı hem içerden hem dışardan tanıyan bir yazarın eseridir.

Recommended Posts