Bir Öncü Yönetmenin Arka Sokakları

Hayatım boyunca “Türkler film çekemiyor yavvv!” yaftasıyla karşılaştım. Her karşılaşmada aklıma gelen dört beş as yönetmenden biri oldu Orhan Oğuz. Onun “Her Şeye Rağmen” filmini izlemeden Türk sineması hakkında genel geçer bir yargıya varmanın kurgulu bir ön yargı olduğuna inandım. “Dönersen Islık Çal” Türk sinema tarihinin kült eserlerinden biri oldu. Tüm bunların toplamında yaşayan ve hâlâ bir yandan film çekme cehdi içinde olan Orhan Oğuz ile keyifli bir görüşme gerçekleştirmemiz kaçınılmazdı.

 

 

Adı “Arka Sokaklar” dizisiyle özdeşleşmiş bir yönetmensiniz. Tam 12 yıldır bilfiil aynı diziyi yönetiyorsunuz. Hatta bu konuda Guinnes Rekorlar kitabına bir müracaat da söz konusu olacak. Aynı diziyi kesintisiz en uzun süre yöneten olarak. Bu size ne hissettiriyor? Artık “setimde de bir ailem var” hissi huzur verici değil mi?

Yönetmenlik mesleğindeki en heyecan verici unsur, bu mesleğin dinamizmidir aslında. Bu dinamizmin özünde de değişim yatar. Yeni hikâyeler, yeni karakterler yönetmeni besler, her hikâye, yönetmeni başka bir dünyaya sürükler. Ama tabii yıllardır süren bir dizide bu dinamizmi yakalamak zor, eh peki başarı nereden geliyor, diye soracak olursan senin de dediğin gibi “aile” gibi olmanın verdiği huzur… İki gün üst üste repo olursa birbirini özleyen samimi insanlarla çalışıyorum. Dizinin dinamizmini de bu oluşturuyor: “Samimiyet.” Herkes samimi, bu da seyirciye yansıyor ve kendilerinden birilerini izledikleri için hikâyeyle olsun karakterlerle olsun daha kolay özdeşleşiyorlar. Artık ekip de seyirciler de bu işin bir parçası haline geldiler. Sadece kamera arkasındaki ekiple sınırlı değil bizim ailemiz, seyirciler de ailemizin birer üyesi haline geldiler.

 

Her Şeye Rağmen” filmi hakkında konuşmak istiyorum. Sadece filmografinizde değil, Türk sineması tarihinde beni en çok etkileyen filmler arasında. Psikanaliz göndermelerin havada uçuştuğu bir film. Hem deneysel, hem öncü. Sizde nasıl bir yeri var Her Şeye Rağmen filminin?

Her Şeye Rağmen’i benim gözümde özel yapan, onun ilk filmim olması. Ama sinematografime baktığımda ilk filmimden bu yana çektiğim tüm filmlerde yalnız insanları aradım. Bu insanların
zaaflarını, bu insanların nasıl yaşamak isteyip, nasıl yaşadıklarını araştırdım. Tabii konu bu kadar “insan” ile ilgili olunca size, altını dolduracağınız psikanalitik alanlar açılıyor. Benim filmlerimde konu her zaman insandı; her zamandan, her psikolojiden insan. Değişen tek şey üslup çünkü ben üslup konusunda her zaman yeniyi aradım ve her filmimde yeni olanı denedim. Bir müziği bestelemek gibi bir şey bu. Hep aşkı anlatırsın ama nasıl anlatırsın, tüm mesele bu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Filmografinize baktığımızda çok farklı türde filmleri aynı ritmik sinema bilgisiyle izleyicilere aktardığını görüyoruz. Peki, sizin bir izleyici olarak favori türünüz ne? Yoksa tıpkı çekerken olduğu gibi izlerken de ayrım yapmayacak kadar çok mu seviyorsunuz sinema türlerini?

Yönetmenin seyircisini seçmek gibi bir lükse sahip olduğunu düşünmüyorum. Senin bir travman vardır ve bunu sanata döktüğün zaman yenersin. Travması olan başka biri bunu izler ve en az senin kadar tatmin olur. Ama daha önce de dediğim gibi insanı anlatıyorsan eğer, her kesimden seyirci kendi insanlık anlayışı çerçevesinde bir şeyler bulacaktır filmlerimde.

 

Bu soruyu “Kara Kentin Çocukları” filminin yönetmenine soruyorum. Sizce Türkiye’de “hâlâ” bir yeraltı kuşağı var mı? Yeraltı kültürü örgütlü mü? Kalabalık olmak zorunda mı?

Yaşadığımız travmaların vücut bulmasını (filmle müzikle, yazıyla vs.) sağlayamıyorsak, bu travmaları yeraltına atıyoruz. Bu her dönemde böyleydi, sayısında artış ya da azalma olduğunu gözlemlemedim ama bildiğim bir şey varsa kesinlikle bu kuşağın hâlâ var olduğu. İnsanlar bir şekilde, ben de buradayım, demek istiyorlar; kiminin sesi çıkmıyor sadece, zararı kendine oluyor. Onlar hep varlar ve her zaman olacaklar.

 

Fikret Kuşkan, Dönersen Islık Çal (1992)

Bence sanat mevkiinde öncü olmaktan hoşlanıyorsunuz. “Dönersen Islık Çal” filminde de bir travesti karakterini başrolde oynatmak ve bunu da Fikret Kuşkan gibi taş bir oyuncuyla gerçekleştirmek şahsi fikrime göre sizi öncü kılıyor. Siz ne dersiniz?

 

 

Öncü olmak değil ama farklı olmak diyebiliriz. Dediğim gibi ben hep “yeni” olanı arayan bir yönetmen oldum. Sesi çıkmayan insanların sesi olmak istedim, daha doğrusu ilgimi onlar çekti. Filmlerimle insanların “empati” yeteneklerine seslendim, toplum olarak bu yetenekten oldukça mahrumuz çünkü.

 

Çağdaş Türk Sinemasının yönetmenlerinden bir 11 kurup sahaya çıkardınız, takımın maç boyunca en büyük eksiği ne olurdu sizce?

Kendini tekrar etmek…

 

Yöneten” olmak, hükmetmeyi bilmekten mi geçiyor yoksa alınyazısı dizayn etmekten mi?

Yönetmek ile hükmetmek iki farklı kavram. Ben hiçbir zaman hükmetmedim. Otorite kurarsın sette evet, kurmak da zorundasın ama bu, sana duyulan “saygı” ile gerçekleşir, hükmederek değil. Saygı duyulmayı da saygı duyarak sağlayabilirsin. Benim için ekibimde kameramandan çaycısına kadar herkes değerlidir. Hepsinin hayatına, yaşadıklarına hâkimim, onları tanıyorum, onlar da beni. En önemlisi ve en zoru da bunu sağlayabilmektir; ben bu konuda hep şanslı oldum.

 

Türk sinemasına “Abluka”, “Sarmaşık”, “Çekmeceler” gibi şimdiden “kült” olmaya aday karakteristik filmler girdi. Siz geleceğin Türk sinemasından umutlu musunuz?

Bizim sorunlarımızla yeni neslin sorunları aynı değil, hatta benzemiyor bile. Bu bakımdan onlara sinemanın ihtiyacı var ve güzel işler de yapılıyor. Daha iyi olacağına da yürekten inanıyorum.

Sanat, sanat için çünkü etrafta kimse yoktu,” diyor Nabokov. Bu görüşe ara ara katıldığınız oluyor mu?

Ümitsizliğe kapıldığım zamanlarda söylüyorum ama bir küfür gibi çıkıyor sanki ağzımdan. Umutsuzlukların içinde sığınacak bir liman gibi bir cümle bu. İnanıyor musun diyorsan hayır, ama zaman zaman bununla avuttuğum oluyor kendimi. Büyük bir denizde batmış olan sinema sanatının kıyıya vuran parçalarını topladığım zamanlarda kendi kendimi avuttuğum bir düşünce bu.

 

Aklında bir film planı, bir senaryo ile dolaşan potansiyel kitleye söylemek istediğiniz bir şey olur mu?

Ben film çekmek istiyorum” ayrı bir düşünce, “ben bir şey anlatmak istiyorum” ayrı bir düşünce. Mesele derdinin hangisi olduğu. Film çekmek istiyorlarsa inanın herkes istiyor ve günümüzde artık o kadar zor değil. Ama bir derdi varsa ve gerçekten anlatmak istediği bir şey varsa mutlaka onu dinleyecek birilerini bulacaktır.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir