Bir Tuhaf Kaçamakçı: Doppler

 In Alengirli Mecmua, Okudum Ve, Pozisyon Hatası

Erlend Loe’nun Dopller’i hakkında bir yazı yazmaya oturduğumda aklımda birçok soru işareti vardı. Bu soru işaretleri daha okurken belirmişti hatta.

Yazar: Erlend Loe Çevirmen: Dilek Başak Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları ISBN: 9789750835292 Sayfa: 124 sayfa Basım Tarihi: 2016

Birincisi, yazdıkları tv dizisi falan olmuş, popüler kültüre bunca bulaşık bir Norveçlinin kitabı hakkında yazacaktım. İkincisi Doppler bir erkekti, hatta tabiri caizse ki bence caiz, “sapına kadar erkekti” yer yer kendisini tanımlayan bir nesne olarak sunduğu o koca aletiyle. Gerçi bununla gurur durmak şöyle dursun, bu durumun hayatını ne denli güçleştirdiğinden dem vuruyordu ama gene de illa bahsediyordu ki bu durumda, bu koca aletli Doppler hakkında yazmak bana mı kalmıştı? Üçüncüsü Doppler karakteri Thoreau’nun mezarında ters dönmesine sebep olacak kadar çelişkili değil miydi, söylemi ve eylemi bakımından. Dahası bu çelişki karakterden mi yoksa yazarın beceriksizliğinden yahut şöyle söyleyeyim, yazarın aslında yazmak istediği karakterle ve hikâyeyle, o hikâyenin felsefesiyle, kendi yaşamı arasında düştüğü ikilemlerden mi kaynaklanıyordu; bu pek belirsizdi. Ki bu noktada Loe’nun “t24’te” Kaan Kurt’la yaptığı söyleşide söylediği şu sözleri paylaşmak isterim: ” diğer insanlar gibi yaşıyorum. Tek farkım, ulaşımımı tüm yıl boyunca bisikletle sağlıyor olmam. 40 cm kar varken ve hava eksi 15 dereceyken bile bunu yapıyorum. Bu benim küçük protestom. Bir bakıma, ata binmek ve diğerlerine  hareket çekmek gibi. Her zaman yeni kıyafetler almamaya çalışıyorum ve haftada birkaç kez aileme ekmek pişiriyorum. Ama bunun dışında, çevre için diğer herkes kadar zararlıyım. Çocuklarıma bir şeyler almayı seviyorum. Aile olarak, ebeveynlerimin benim büyüdüğüm zamanlarda yaptığından çok daha fazla harcama yapıyoruz. Frank Zappa’nın “Komünizm uygulanabilir bir ideoloji değildir çünkü insanlar bir şeylere sahip olmak ister.” sözü iyi bir alıntı.” Söyleşinin tamamını okumak için şuraya bakabilirsiniz.

Bu soru işaretlerini bir yana koymak madem oturup yazmaya başladım, belki de kitabı edinip okumak isteyecek okura büyük haksızlık olacaktı. Söyledim, rahatladım.

Hani bazı kitaplar vardır ve insanların çoğu bunları okumak yerine filmlerini izler ya da filme çekilmesini beklerler. İşte Doppler’i okumaya niyetlendiyseniz, sabırlı olun, nasılsa filmi çıkar, derim. Ancak siz gene de ilginç buluyorsanız  modern hayatta “başarılı” olmuş, ancak günün sonunda dönüp başarının ne olduğunu sorgulayan ve şehirden, modern toplumdan, sistemden kaçmak, “hiçbir şey yapmamak” için yakınlardaki orman parkına yerleşmeye ve orada yaşamaya karar vermiş standart bir “beyaz yakalı” olan Doppler’in anlatacaklarını, filme çekilmesini beklemeden önce bir de Henri David Thoreau’nun Walden’ini okuyun. Şimdi Walden’i cebimize koyup, Doppler’e bir dönelim ve kurguda sıkıntılı bulduğum yahut haz etmediğim kimi noktaları açıklamaya çalışayım size.

Doppler, hayatı boyunca “başarılı” olmak için didinmiş ve başarmıştır da. Ancak bir gün babasının ölüm haberini alıp, üstüne de evinin yakınlarındaki orman parkında bisikletten düşerek otların arasında yarı baygın bir halde uzanırken ormanın dinginliğinin farkına varınca hayatı hakkında derin sorgulamalara başlar. Kitabın başlangıcından itibaren olan biteni kavramaya uğraşırken, Erlend Loe size muhteşem bir kırılma noktası verir yani: Bisiklet kazası. Aman Allah’ım ne büyük travma! Bence bu olmamış düpedüz. Denemiş yazar, ancak bu dala tutunarak okumaya devam etmekte, Doppler’in yaptığı ciddi ciddi analizleri takip etmekte güçlük çekiyor insan.

Genel olarak kitapta kullanılan dilin bir parça sarkastik, olayların ve yan karakterlerin de epeyce absürd olduklarını belirtmem gerek. Sizi okurken en azından sıkmayacaktır bu yüzden. Zaten Loe’nun karaktere verdiği Doppler adı da malum gündelik hayatta renkli ultrason diye bildiğimiz yöntem. Demem o ki humör buradan başlıyor.

Anlatının uzaya uzaya bir yere varmayışı da bir diğer sıkıntı aslında. Belki de amacını zaten gerçekleştiriyordur, söylemek istediğini söylüyordur da ondan, diyebilirsiniz. Haksız sayılmazsınız. Birçok şey söylüyor Loe, Doppler’in ağzından, gerek Norveç ve Norveçlilik hakkında politik, sosyal ve modern çağın sıkıntıları, iyi bir eş, baba, arkadaş olmak hatta tüketim toplumu ve iyi bir insan olmak hakkında. Gel gelelim bütün bunlar havada kalıyor bence. Doppler’in eylemi ve söylemi bir türlü örtüşmüyor.

“Daha hayatının ilk gününde minnacık oğlanı bu derece Norveçlilikle donatmak iğrenç ama zaten her yaptığımız iğrenç, o yüzden şimdi buna kafayı takmacayacağım.”

Evet, çok renkli bir hikâye, tıpkı doppler ultrasonu gibi ama ben, bu söylem, eylem örtüşmeyişini neye benzetiyorum biliyor musunuz?.. Eskiden bazen matbaada renkli baskılar tam olarak üst üste getirilemezdi, (bilenler için CMYK basıldığı için ve bunlar ayrı filmler olduğu için) sonuçta da hafif titreme hissedilen ve bu titreme yüzünden çevrelerinde gökkuşağı renkleri oluşmuş bir resim çıkardı ortaya. İşte Doppler’den sonra zihnimde oluşan imaj tam da böyle. Net değil ama çok renkli. Eğlenceli. Popülist.

 

“En iyi yönetim, en az yönetendir ve insanlar bunun için hazır olduklarında sahip olacakları yönetim biçimi de bu olacaktır.”

Thoreau’ya gelince. Doppler biraz da Walden’in çiğ bir çağdaşı gibi geldi bana. Çünkü Walden, Thoreau’nun modern yaşamın nimetlerinden uzak, Walden Gölü kıyısındaki gerçek yaşamından bahseder. Onun yanında dostu Ralph Waldo Emerson vardır. Doppler’in yanında da biraz sarkastik belki postmodern bir yaklaşımla Bongo adında bir yavru geyik bulunuyor. Loe sanki dalga geçer bir anlatıyı böyle bir göndermeyle başlatmış adeta. Ancak elbette sivil itaatsizliğin manifestosunu kaleme alan Thoreau’nun yanında kurmaca Doppler karikatür kalıyor. Thoreau doğal hayatın içinde ve onun farkında yaşamayı, temel ihtiyaçları önemsemeyi ve doğanın kendisine öğreteceklerine açık olmayı öngörüyordu ve herhangi çelişkisi de yok dahası, gayet net: “İnsanlar, zaruri değil lüks ihtiyaçların yoksunluğundan acı çekiyorlar. Oğlunun içecek olarak sadece su içtiği için hayatını kaybettiğini düşünen iyi bir anne tanıyorum.”  Bizim Doppler’se taze süt peşinde koşuyor ve değiş-tokuş ekonomisinden falan dem vuruyor; öyle perhize böyle lahana turşusu misali…

 

Böylece, yani bu söz-eylem örtüşümüyle Thoreau günlük yaşantısı beraberinde varoluş, toplum ve devletle ilgili düşüncelerini oldukça ustalıkla aktarmıştır. Kendisinden sonra da aslında bu kaçış senaryosu değil, daha ziyade sivil itaatsizlik manifestosu oldukça fazla rağbet görmüştür. Kabaca hikâyesi şöyledir: Thoreau 23 Temmuz 1846’da ABD’nin, o sırada Meksika’yla savaşta olduğu için tüm vatandaşlarına zorunlu kıldığı 1 Dolarlık kelle vergisini ödemeyi, vergiyi ilkesel olarak ödeyemeyeceğini, köleci ve emperyalist bir devletin işini kolaylaştırmayacağını açıkça belirterek reddettiği için bir gün hapis yattı. Bir gün hapis yatmasının sebebi de, ertesi gün kim olduğu bilinmeyen birinin Thoreau’nun vergi borcu 1 Doları ödemesiydi. Gerçi o, buna, borcu kendisinin ödememiş olması, emperyalizm ve kölecilik karşıtı harekete dikkat çekme isteğiyle şiddetle karşı çıktı, hapiste kalma hakkını kullanmak istedi, ancak ona, kendisi çıkmazsa zor kullanılarak hapisten çıkartılacağını söylediklerinde mecburen serbest kalarak, kendi deyişiyle “devletin hiçbir yerden görülemeyeceği” bir tepeye gitti…

 

 

Rağbet görmüştür demiştim; burada kastım Tarzan gibi Hollywood kurmacaları ya da edebiyatçıların kendilerine “ilham” edinerek hikâyeler, romanlar kaleme almaları değil. Thoreau’nun düşünceleri, Gandhi, Marthin Luther King gibi birçok tanıdık “itaatsiz” vesilesiyle hayatta karşılığını ziyadesiyle bulmuştur.

Sözü sivil itaatsizlikten gene Doppler’e düşürecek ve kanaatimi toparlamaya çalışacak olursam…

Kendisini bir avcı toplayıcı olarak niteleyen Doppler’in, yaratıcısı, yazar Loe, romantikler gibi doğayı bir kaçış noktası olarak görme eğilimini taşıyor taşımasına ancak o tam anlamıyla bir kaçak değil. Daha doğrusu eylemi kaçmak iken, bunun üzerine eklediği eylemler daha ziyade düşünmek. Hep başkalarının istediği, beklediği gibi eylemiş Doppler, aslında bir “kaçamak” yapıyor ve bütün yaptıkları üzerine düşünüyor. Onu böyle düşünmeye iten de babasının ölümü ki bu orta yaşlarında, “koca sikli” bir adam için belki de yeterli bir dayanak. Loe, Norveç toplumundaki cinsiyet bağlamında eşitlikçi yaklaşımla ve her ne kadar kadın-erkek eşitsizliği algısı yaratmaktan kaçınmışsa da anlatısında, maalesef evvelce de belirttiğim üzere, cinsel organının boyutlarını bundan dert yanarak da olsa vurgulayan, ölen ve hayatının son yıllarında fırsat bulduğu pekçok yere işeyip, bu yerleri resimleyen babasına ve hatta erkek Doppler soyuna bir totem yapıp, bunu ormana diken Doppler oldukça eril bir karakter.

Sakın yanlış anlamayın, bunca eleştiriyi kitabı okumayasınız diye değil, aksine okuyasınız, ama biraz da bu yazı ışığında, bu pozisyondan da okuyasınız diye yazdım. Keyif verecek bir yaz kitabı Doppler vesselam.

 

Janset Karavin

Recommended Posts