Bitirgen’den Pala Hayriye’ye Bir Hamlık Hikâyesi

 In Alengirli Mecmua, Okudum Ve, Pozisyon Hatası

Çocuksu bir detaycılıkla sırlanmış bir günlük, darbeden önceki son yazın sıkıcı sayfiye günlerinde başlayıp, plaj havlularının arasına sotelenip, korunup kollanan bir içgörü mesaisi, söylenme, dertlenme sürgitiyle büyüme sancılarının düzensiz atışlarının sıra sıra vurduğu sayfalar ile başlıyor Bitirgen’in konuşkanlığı. Babasının bitirgeni, Bitirgen’in yazarı, annesinin acı çekirdeği “fışkısı,” “dul avrat sıpası,” ayaklarına taktığı, o bol gelen anne terliklerinden (dilinden) koşar adım kaçan, kaçtıkça yamulan, ayağına takılan, ısrarla kendi ayak numarasını arayan, son şartta, yazar olmadan ölmek istemeyen, isimsiz, soyisimsiz bir kız çocuğu olarak oturuyor yanıbaşımıza Bitirgen, ilk başta.

2011 yılında, Everest Yayınları’ndan çıkan Bitirgen, tek baskısıyla raflarda uzun bir süre kalırken, 2014 baharında yeniden, bu kez öncesinde Figen Şakacı’nın Bitirgen’i yazma motivasyonunu sağlayan asıl fikir olarak bahsettiği; bir kadının, hayatının farklı dönemlerinde -hele ki bu dönem, Türkiye’de, seksenli yıllarda başlayıp, doksanlı yılları da içine alarak etkilerini hâlen hissettiğimiz, toplumsal açıdan karmaşık, acılı ve derin bir hafızaya sahipken- yaşadığı,mizahzekanınzekatidir evvela içine doğduğu ‘ev-evren’ ile bütünleşen büyüme çelişkisi ve gitgide artan kimlik sorgulamaları ile ‘kentlilikle’ birlikte çoğalan yalnızlığı üzerinden sürdürmeyi amaçladığı üçlü kurgunun ikincisi, Pala Hayriye ile birlikte, İletişim Yayınları’nda yerini alıyor.

Başka bir Figen Şakacı…

Mizah Zekanın Zekatıdır
Tarık Minkarı Kitabı
2007 – İş Bankası K.Y., 422 sf.

“Bitkisel hayata girmiş isem bu tarz yaşamak benim için değer taşımadığı için, ölümüme izin verilmesini istiyorum,” diyen Prof. Dr. Tarık Minkari’yle bir nehir söyleşi.

Bitirgen’i, büyük diliyle yazılmış, klişelerle dolu bir çocuk dünyası önyargısıyla, belki tereddütlü bir beklenti ile eline alabilecek okur, ilk birkaç sayfasını çevirip kitabı kurcaladıkça, gözucuyla tuttuğu bir iki satırdan sonra, giderek artan bir meyille okumaya, -doğru tabirle- Bitirgen’i can kulağıyla dinlemeye koyuluyor olacaktır. “Büyüklük taslamadığım bir dil kurmak uğraşım oldu.” diyor ısrarla, Şakacı da zaten. İster istemez, beklediğiniz o ihtimâmı eksik etmeyecek kıvamda bir dil örgüsü, yaklaşık bir çaba gördüğünüzde, seviniyorsunuz. Bir de, çoğu çocuk klasiklerinin hüzünlü, ağdalı, içli, acıklı havasını -bir çocuk kitabı olmamasına rağmen- yine de bir çocuğun günlüklerini içeriyor olması nedeniyle Bitirgen’de görmüyor olmak; ne yaşadıklarını, hele ki çoğu yerde travmatik anlarını basitleştiriyor, ne de yeniden anımsayarak kendinizde bulabileceğiniz, O’na duyabileceğiniz ‘essah’ yakınlığa, bitişik yaşanmışlıklarınızın sizde hissettirebileceklerine halel getiriyor oluyor.

Seksenlerin ilk yarısından itibaren çocukluğunu yavaş yavaş terk etmeye başlayan Bitirgen’in, evin insanı, hatta mahallelisiyle arasında farketmeden kurduğu gerginliğin üzerine, ‘dil,’ çoğunlukla etrafını kuşatan eril merkezli ‘anne dili’ üzerinden, çocuksu ve isabetli yargılarla gittiği ve sayfalarca kurduğu bu sırdaş faaliyet alanında, yine birkaç başat karakter ile ilişkili/sınırlı dünyasında, tüm derdini, tasasını anlatma yolu ve biçimi, sonunda Pala Hayriye ile devam edecek olan kurgunun içinden de sık sık geçiyor oluyor. Bu yüzden, Bitirgen’siz, Pala Hayriye’yi okuduğunuzda, Bitirgen’le anlatılmaya başlanan, esasında ‘kendini anlatma’ derdine yaslanan hikâyenin boşluklarına denk gelme olasılığınız da hayli yükseliyor.

Hayriye’nin hikâyesi ise, isimsiz bitirgenin, işte tüm bu hasarlı çocukluk anılarının suratına, teklemeden kapıyı çarpıp, evinden-evreninden kaçması -aslında bu kaçış eyleminin/çabasının, başından beri devam eden ve sürecek olan, kimi kez içinden çıkılmaz bir iç sıkıntısına dönüştüğünü görürüz- ile başlıyor. Bitirgen’in isimsizliği artık sona ererken, bu defa, isminin önünde yeni bir lakab -yeni bir hâl- ile adlandırılıyor olur, süregelen tutunamamışlığı. Hep başının belâsı olmuş eril dünyanın ona içkin mirası, -tıpkı bıyıkları henüz terlemiş bir oğlan çocuğu misali- on sekiz yaşındaki Hayriye’nin bu yıkıntı ile cebelleşme mecburiyeti, sonunda onda, yerleşik bir emâre, bir çeşit eğreti unsur, aradalık ifadesi olarak kalır, dudaklarının üstünde beliren o narin palaları ile yeni biçimini aldığında. -Şakacı, bu ifadeleri (bitirgen ve pala …) iki ayrı kurguda -birbirini- takip edecek örgünün karakteristik birer adlandırmaları –rol ayrımları- olarak düşünmüş olsa gerek…-

Karakterin, hayatının bazı dönemleri arasındaki geçişler ‘pat diye’ oluyormuş hissini uyandırabiliyor kimi yerde, araya memleket giriyor, mesela bir yerde Ahmed Arif çınlıyor sayfalar, anılıyor o esnada. Hayriye’nin, başından beri hareket alanının daraldığı durum ve hallere yönelttiği sorular karşısında, kendi garip vaziyeti içerisinde yorumlayarak bulmaya çalıştığı yanıtlar, giderek hayatında daha radikal kararlar almasına sebep oluyor, sona yaklaştıkça. Ve daha en başında kendine verdiği sözle, o hamlık yeminiyle*, hem bir sızlanış, hem de kahramanca bir gurur sarmalı ile şekillenen, çift kutuplu yanını gözler önüne seriyor. Onun, bu halinden hem memnun, hem değil hali, örgütsel şemada cılız bireyci itirazının ufak ufak, bazen de ufalanarak, fakat, gitgide sivrilerek ortaya çıkışı, kim bilir, serinin üçüncü kitabının da iskeletini belirleyecek ana unsur olarak, pekâlâ düşünülebilir gibi geliyor.

Hayriye’nin evsiz yurtsuz üniversite yılları, mesleki hüsrân, tek taraflı aşk hatırasının izleriyle aşka bakışında yer eden kronik takılmışlık, takıntılı hal, çocukluğunun parça parça karşısına dikildiği anlar, ona her yerde eksikliğini, olmamışlığını hatta olmamış kadınlığını, yarım yamalak entelektüelliğini hatırlatan ince-sivri ökçeler, oradan buradan yediği tekmeler ile eline tutuşturulan, biriktirilen darp raporları halinde ilerliyor diyebiliriz, roman. Sonra, içlerinde bir türlü yakışık durmadığı tüm eylemlere inat, iç cebinde her daim onunla dolaşan yazma eylemine ricât, bir süre sığındığı yazarlık dersleri, fakat, yine de ne olursa olsun itimat ettiği “ötekinin boy aynasında” hep bir eciş bücüşe rastgelme hainliği ile beraber…

Pala Hayriye’nin, Şakacı’nın hem kendisinin, aslında bir yerde hem de kendi kuşağının kıygın krolonojisiyle, bugünün turnusola doğru gerçekliği arasına çekilen kırmızı çizgiyi flûlaştırdığı, bir hikâye bahanesi ile sökün ettiği, kendi ifadesiyle “boyun borcunu ödediği” bir rastlaşma/karşılaşma kitabı olduğunu söylemek, zor olmaz. Bitirgen’in yine de keyifli sayılabilecek günlüğü, birden, Hayriye’nin kırılgan, nüktedân anlatıcılığında netâmeli bir doksanlar günlüğüne evrilir, hatta bir tür kriminoloji raporuna bölünür sayfalar. Faili meçhuller, devlet dersinde infaz edilen ya da izi kaybedilen saklı ruhlar, Cumartesi Anneleri, Metin Göktepe, sol cenahta birbirine her vakit bir adım geriden bakan, birbirleri hakkındaki varsayımlarında çoğunluk-la ‘zannetmekle’ yetinen o ikircikli profiller, (“bizim Kürt arkadaşlarımız da var” meselesi) namlusu gizli iktidarın karşısında, yalnız kalma korkusunun ağırlaştığı ataklarla sürüklenmiş bir dönemin, dahası “ölü ağbilerin ve ablaların” anma toplantılarında yetişmiş, yasçı ve yaş’lı ruh halinden neşet eden bir sosyopsikoloji ile nihayet, mutlaka yanyana durmaya hevesli bir kuşağın mensubu ve tanığı, yine de ‘çelişkisi’ olarak Hayriye, elbette kendisini tüm bunların dışında tutamazdı.

Son söz; -ağırlıklı olarak- Pala Hayriye’de, malum, bir tutunamamış görmek kaçınılmaz. Bu elbette karşısına oturup göz yaşlarına tutulacağınız, rakıya yatırılmış cilâlı bir demlenme sonrası naralarla koparak isyan edeceğiniz türden bir tutunamayan hikâyesi değil, neyse ki değil! Halden, kafası karışıklığından, hüznü bile unutturan, içinde -tabii Bitirgen’e göre biraz daha az- mizahi unsurlar barındıran bir dramatik roman denemesi olduğu söylenebilir, Pala Hayriye için. Roman, toplumsal kesitleriyle birlikte, bir kesimin -temsili iddiasında olmasa da- muhakkak ki içinden geçip, durup, dinleyici olabileceği, yakın, sahici bir dramı ortaya koyuyor.

Bitirgen, en başta “o ağaçların hürmetine…” hitâbıyla başlıyordu hikâyesine, kırklarına erişmiş Pala Hayriye ise hikâyesini, ikibin on üç yazına dirençli bir merhaba ile bitiriyor, aslında başka yeni bir başlangıca, bitirilmesi zarûri hesaplara gönderiyor açık postasını.

İki laf edi(tör-yorum
Yeni yıla girmiş olmamızın verdiği rehavetle, kuşe sayfalara rağmen ‘eskimiş’ bir kitap hakkındaki -ki birçok var böyle kitap Mecmua’da- bir yazıya neden yer veriyorsunuz? diye soracak olan aklıevvel çıkacaktır muhakkak…
Aslında bu tutumumuz bile başlı başına bir eleştiri -muhafazakârlığa kaçmadan- popüler kültüre. 90 kuşağının yazarlarının sığ değil ama bir türlü derinleşemeyen, yüzeysel, yazma eyleminin bencilliğe varacak düzeyde bireysel olduğu kanaatini yükselten, gamsız, bütünüyle kişisel anlatıları parlatmaları neticesi, aşk-meşk yahut daha kaydırak tabiriyle: ‘bağzı kızlar çok güzel’ tadının ötesine yazık ki geçemeyen anlatılarına inat hüsnükabul gören (popüler olmayan ama) Şakacı’nın bu çalışmalarını, aynı zamanda ‘hayatı kendisine dert edinmesiyle,’ yazı edimini bir eylem olarak algılayışıyla önemsedik.
Gerek bu ülkede kentli, orta sınıf bir ailenin kızı olarak 80’lerde doğup, 90’larda bu eril toplumda bir kadın olarak büyümenin nasıl bir şey olduğunu, içinden geçtiği, tanığı da olduğu süreci kayda geçerek bir kuşağın yaşadıklarını yeni kuşaklara aktaran, ama Şakacı’nın da dediği gibi, bütünüyle politik bir roman olmayan, (üçleme -üçüncü kitap için çalıştığını da dile getiriyor Şakacı; yaşlanmış, istese de ait olamayan, Atay’ın Tutunamayanlar’ının 90’lar kuşağı temsilcisi Hayriye Hanım’ı merakla bekliyoruz.-) iç dengesi sağlam, okur için eğlenceli, içtenlikli, temiz diliyle önemsenmesi gereken bir çalışma.

*Hamlık yemini: “Hamım ben daha; dalıma yabancı, ağacıma küs, köküme çekingen. Düşme Korkusundan olgunlaşmaya meyletmeyen… Ham kalmaya söz vermek üzere çıkıyorum. Beni on sekiz yaşıma kadar besleyen evimden.” Pala Hayriye, sf. 7

Arzu Lermioğlu

Recommended Posts