Bizans’a Yelken Açmak

 In Alengirli Mecmua, Pozisyon Hatası, Yaz Dostum
Desen: Filiz Kiprik

Desen: Filiz Kiprik

Ey bilgeler…. ruhumun şarkı söyleme üstadları olun.

William Butler Yeats’in ‘Bizans’a Yelken Açmak’ şiiri, İstanbul’u hiç görmeyen biri için, farklı bir tınıda farklı bir İstanbul şiiridir. Yeats bu şiiri, söylendiğine göre, İtalya’daki Ravenna Mozaikleri’nden etkilenerek yazmış. Besbelli Adriyatik’e bakarak Boğaz’ı ve bu eski’meyen’ toprakları hayal etmiş…

Şiir çok güzel elbette. Ama kanımca eksik kalmış. Bizans’a denizden bakmanın, ona usul usul yaklaşmanın keyfini hiç yaşamamış, tatmamış ki Yeats. Ayasofya’nın görkemine tanık olmadan satırlarda uykuya dalmış bir İmparatorluk’u aramak ancak onun gibi bir şairin hayalgücüyle olabilir. Ya görseymiş, kim bilir neler neler yazardı diye düşünmeden edemiyor insan.

Bir İstanbullu olarak, günün mucizelerine daha çok inanan biri kalmamı, kentin katmanlarına, o katmanların içersindeki sırlara borçlu olduğumu düşünürüm-zaman zaman. Bizans, Osmanlı, hiç fark etmez bu yüzden. Önemli olan katmanlardır ve o katmanların bizlere her daim fısıldadıkları. Elbette bunları duymaya niyetliler için! Yoksa insan zırhı, duygulara çok az geçit verir. Evet, itiraf edelim lafı fazla dolaştırmadan o halde: çoğu insanın hayalgücü sınırlarla örülüdür.

Neyse. Yeats’in şiirini hatırladığımda, o satırları ilk kez okuduğum üniversite günlerine döndüm. Hatta tek bir güne! Hayat tuhaf…. Bir tıkla hemen her şeyi çözermiş gibi sanırken, aslında o bir ‘tık’ belleğin bize oynadığı oyunların ta kendisi haline gelebiliyor…

Ve ben bu yaşamımdaki ‘bir tıkla’ sisli bir Kadıköy sabahında, Eminönü’ne doğru giden bir motorda buluverdim kendimi. O kadar sis vardı ve o kadar kalabalıktık ki, eksik ve donanımsız motor, kendi sesinden ve sisin içinde kaybolup duran gölgesinden ürkerek usul usul ilerliyordu. Sonunda ortaya çıktı ki bizim haylaz motor, Eminönü’ne yanaşamayacak. Peki ne yapacak? Bizans’a yelken açacak elbette! Sisli Bizans kıyılarından Eminönü’ne doğru yürümekse tabana kuvvet, bize ait olacak! Hal böyle olunca motorda kıpırtılar başladı. Yavaş ve huysuz kıpırtılardı bunlar. Herkes biliyordu ki normalden biraz fazla hareket etse, Sarayburnu sularındayız hep birlikte! Temkinliydik, velhasıl! ‘Olmaz ki kardeşim! Sen bize Eminönü dedin!’ ‘Dünyanın yolu yahu!’ Bu sesler arasında sisli, iskelesiz, tekinsiz kıyıya yanaştık. Herkes bunu taklit ediyordu. Sisli, iskelesiz ve tekinsizce motoru terk ediyordu. Ya ben?

Ve olan bana oldu. Hayır, suya düşmedim. Ama başka bir şeyin içine düşüverdim! Nisan ayının sisiydi bu! Kuvvetli. Ve ben o yaşta, Yeats’in şiirini, müfredat gereği olduğu için öğrenmekten her fırsatta kaçan, dahası bindiğim motoru çağrıştıran ruhumla tekleye tekleye vardığım kıyıda tuhaf bir an yaşadım. Yanımdan yöremden genç insanlar baharlı, sisli, puslu akıp gidiyordu. Ama akıp giden sadece onlar değildi. Yeats’in şiirinin satırları da onlara eşlik ediyordu:

Gençler Birisi ötekinin kollarında, kuşlar ağaçlarda –Bu ölmekte olan nesiller – onlar kendi şarkılarında, Som balığı çağlayanları, çiroz balığı dolu denizler…

Bizans’a denizden yaklaşmak…Ya da ona yelken açmak. Bir an için bunun ne anlama gelebileceğini anladım. Ölümlü olmakla sonsuzluk arasındaki farkı. Öyle çok detaylı falan değil, sadece bir anlığına. Yüz yıl sonra burada olmayacağız, bunu fark ediverdim:

“Sis kalacak ve deniz de ama bizler o-l-m-a-y-a-c-a-ğ-ı-z. Günlük bir serüven gibi başladığımız yaşamlarımızı, günlük bir serüven gibi tamamlayacağız. Ve bitecek. Bitecek.”

Bizans’a yelken açmış Kadıköylüler’den biri olarak, Ravenna Mozaikleri’ne bakarak yitip gitmiş bir İmparatorluk’un sonsuzlukla kurmaya çalıştığı bağı anlatan bir şairle aynı kıyıya, belki de bu yüzden bakıyor, bakıyordum. Dediğim gibi, çok değil 10-15 saniyeliğine. Ve sonra, belki de Bizans’ın çılgını Theodora’nın yaptığı gibi zamanın akışına kendini bırakmaktan başka çare bulamayacaktım. Öyle de yaptım. O anı hızla unuttum.

 

Müge İplikçi
Desen: Filiz Kiprik

Recommended Posts