Büyük Boy Açlık

Büyük Boy Açlık

Dışarıda her yer tutulmuş Selahattin.

Dışarıda her yer tutulmuş Melahat!

Öyleyse bu ev, artık bizim dünyamız.

Saman yolumuz bile diyebiliriz. Hacimler içimizi rahat ettirecekse.

Televizyonda basketbol maçı… 2 yıl öncesinden kalma dünyadaki son basketbol maçının tekrarı… Uzaylılar şerefsizliklerinden kudurup dünyayı istila etmeden önceki gün. Pazar günü. Ertesi gün tüm yerkürenin bitmemek üzere başlayan pazartesi sendromu. 16 gözlü, yeşil başlı, dört taşaklı pisliklerin sırf galaksiden geçerken biraz eğlenmek adına dünyaya uğradıkları ve iki yıldır azar azar tükettikleri yok ediş sekansı…

Artık kimse sokağa çıkamıyor. Çünkü her tarafta insan enerjisini hisseden, temasa ve ısıya dayalı lazerli mayınlar var. Cennete iç organlarınız elinizde gitmek istemiyorsanız asosyal bir korkak olmak zorundasınız. Umutlar, daha uzaylılar gelmeden önce kendiliğinden tükendiği için; mutsuzluğu tarif ya da tamir etmeye pek gerek yok gibi. Sadece akciğerleri şişire şişire mümkün olduğunca geç ölerek; her sabah ‘bugün de ölmedim anne’ sloganıyla uyanmanız daha yerinde. Zira laf aramızda cennetin de hala yerinde durduğunu bilemiyoruz. Belki uzaylılar orayı da basıp tüm saçma anarşistlikleri içinde Tanrı’yı yıkıp yerine kooperatif falan inşa ettiler.

-Teneke Trampet filmini izleyelim mi Melahat?

-74 kere izledik zaten Selahattin.

-Öyleyse çizik cd’yi deneyeyim.

-O cd çizik değil kırık

-Öyleyse sinemaya gidelim ha ne dersin? Kendi ölümümüzü beyaz perdede izleriz.

-Lütfen sakin ol Selahattin.

Selahattin sakin olamazdı artık. Evdeki yiyecek stoku 2 gün önce bitmişti. Dışarıdan kapalı pencerelere sis, is, S harfleri damlıyordu. Selahattin, Savaş, Suç, Saadetsizlik, Sapan, Selahattin, Selahattin, Selahattin…

-İyi ki de sarma tütün içiyorum. Marlboro bana 20 dakika yetmezdi.

-Niye sen dakikada bir sigara mı içiyorsun?

-Tabiî ki de hayır. Sadece mübalağa ediyorum.

-Mübalağa küçük, dar, sıkıcı alanlarda yapılır. Buna şu durumumuzda lüzum yoktu.

-Hayatımız olmuş mübalağa diyorsun.

-Ebenin amı diyorum!

-Çok ayıp. İnsan kocasına küfür etmemeli.

2 gün yetmişti dağılmaya. Shakespeare hiçbir akşam yemeğini kaçırmadığı için Lady Macbeth caka satıyordu orada burada. Madem laf yazarlardan açılmıştı:

-Knut Hamsun.

-Efendim Selahattin?

-Kitap yiyebiliriz.

Selahattin devasa kütüphanesine yürüdü. Bini aşkın kitap okumuştu. Hepsi ama hepsi ölümü kolaylaştırmak; yok oluşun sızını biraz olsun hafifletmek içindi. Karşısına çıkacak olan Tanrı ona edebiyat tarihinden yazılı yapabilirdi. Ya da ölmüş yazarların yaşayan kelimelerini takip ederek kendi ölümünü biçimlendirebilirdi. Ölüm en büyük devrim derdi Selahattin’in uzaylılar tarafından hunharca tükürüklenerek ölen babası. Devrimlerin en büyüğüdür çünkü insan köklü bir değişikliği kendi hayatı üzerinden ve hayatını tamamen değiştirerek yapar.

Şimdi nasıl da kof geliyordu bu laf. Hayat, sadece midenin inleyen nağmelerini susturmakla alakalı bir mutfak motifinden ibaretti. Dış’ın tabakaları silinmiş; İç’in güdüleri kalmıştı bir tek. Zavallılık, iç organlardan fışkırıyordu!

Yaşam koçlarından ‘başarılı olmanın 48 yolu’ adlı bir kitabı aldı eline. 48 saattir açtı Selahattin; kırk sekiz saattir karnı tok ecelin karşısında aç da olsa başarmıştı. Şimdi bu 48 saati 148lere, 348lere çıkaracaktı. Bu da yaşamın kurbanlık koçlarının manifestosuydu.

2 dakika içinde önsözün tamamını yedi. Karısı Melahat, şaşkın gözlerle onu izledi. 4 gün sonra kitabı tamamen yediklerinde karı – koca bir konuda fikir birliği sağlamıştılar:

-Kitap, çayla beraber iyi gidiyordu.

Ayların yıllara evrildiği zaman dilimlerinde kütüphanenin tamamını yemiştiler. Birer kitap kurtçuklarıydılar artık. Yerlerde sürünüp havada salınan kitap sayfalarını karasal köpekbalıkları gibi havadaki dalgalarda yutuyorlardı. Sürüngen deniz hayvanları… Okyanusun büyütemeyeceğini anlamayıp önce denize, sonra nehre, sonra çok ama çok durgun bir göle bıraktığı iki piç balık…

Sonra defterler yendi. Sonra pencerede dünyanın ayvayı ve boku aynı anda yemesine rağmen açmaya devam eden çiçekleri yediler. Yapraklarıyla, topraklarıyla beraber… Buzdolabının en dibinin en köşesinde bir fıstık ya da ona benzer bir şey buldular. Halıları kaldırıp attıktan sonra fıstığı ya da ona benzer şeyi salonun ortasına koydular. Beklemeye başladılar. Tıpkı başka bir hayvanı bekleyen başka bir hayvan gibi… Doğanın kaynar kazanında, tabiat ananın değil vahşi tabiatın kucağında, insan doğup hayvan yaşayıp bitki ölen âdemoğlunun mukadderatında…

Karıncalar birer ikişer gelmeye başladılar. Yeraltında yine hayatta kalmayı başarmış küçük çakallar… Çok geçmeden Selahattin ve Melahat avlanmanın sistematiğini geliştirdiler. Karıncalar hep birer ikişer geliyordu. Sayı her 10’u bulduğunda sırası gelen 10’unu kapıp avuç içlerinde ezip mideye atıyordu. Mide geçici bir doyma sinyaliyle yanıp sönüyor; akabinde sıranın tekrar kendisine gelmesini bekliyordu.

Akşama ve bir diğer akşama kadar karıncaları yediler. Dışarı hiç bakmıyorlardı bile. Amaç, küçülttükleri dünyalarında midelerinin daha fazla küçülmesini engellemekti. Tek umutları vardı. Bir gün birinin, herhangi birinin kapıyı çalarak ya da kırarak içeri elinde Migros paketleriyle girmesiydi. Selahattin’in canı en çok süt ve sosis çekiyordu. Melahat ise kokoreç yedikten sonra çok rahat ölebilirdi. O derece istiyordu o güzelim bağırsakları!

Mideleri kalplerinin yarısı kadar oluncaya dek evdeki her şeyi yemeye devam ettiler. Yazılı yazısız ajandaları, kalemtıraştan geçirilmiş kalemleri, pul koleksiyonlarını, halıların saçaklarını, yastıkların pamuklarını, baş dönmelerinin yüksek tansiyonunu, dünyaya olan inançlarının acılı kırıntılarını, birbirlerine olan sevgilerini, birbirlerine olan saygılarını, birbirlerine olan her şeylerini yediler.

Ev de dünya kadar boşaldı. İki insan taklidi iskelet, çalışmayan televizyon önünde kolsuz bacaksız bırakılmış halıların üstünde kalçalarından kalan kemiklerle oturdular. Birbirleriyle değil dükkan demirlerinde dönen tavuklarla seviştiler. Birbirlerine değil cevizli sucuklara sarıldılar. Birbirleriyle değil yağlı döner bıçaklarıyla konuştular.

-Teneke trampeti izleyelim mi?

-Bende izleyecek göz kalmadı.

Madem Selahattin’in izleyecek gözü kalmamıştı, göz niyetine yüz çukurlarında taşıdığı çürük misketlere ihtiyaç yoktu. Melahat 2 saniyede geliştirdiği planını uygulamak için mutfağa yöneldi. En küçük, en sivri bıçağı alıp salona geri döndü. Göz çukurlarından boşalan kanı içti önce uzun uzun. Sonra Selahattin’in sol mavi gözünü bir ısırıkta ikiye, iki ısırıkta dörde bölüp üçüncü ısırıkta midesinin asitli yoluna postaladı. İkinci gözü daha bir ağır, daha bir tadını çıkara çıkara yedi.

Selahattin karanlıkta açlığın ve var olma sızısının daha çekilir olabileceğini düşünüp neredeyse hiç karşı koymadı eski karısı yeni yamyamı Melahat’a… Bir ara Makber’i söyleyecek oldu ama karısı bu berbat sese ve gözü kuru kuru yemeye daha fazla tahammül edemediği için dilini de aynı bıçakla kesip gözü dile sarıp yedi.

Dünya biraz daha hızlı dönmeye başladı sonra. Binlerce uzaylı daha akın etti bu yerle yeksan olmuş gezegene. Onlar için burası sadece bir maç sahasıydı. Toz dumana katılacak; zaten hazır olan taştan kaleler bir bir yıkılacak, topu patlayana kadar oynanacaktı dünyayla.

-Lütfen affet beni Selahattin. Daha fazla dayanamadım.

Selahattin affetmedi. Aynı gece karısı uyurken merhametle zorbalığı birleştirip karısının kolunu ama sürekli ağrıdığından şikayet ettiği kolunu bir solukta ve kör gözüne rağmen intikam hissi ve açlığın teşebbüsüyle kesiverdi. Korktuğu olmadı ama. Melahat ani acıyla irkilip bir an sıçrasa da sonrasında kolunu bu kadar acısız kestiği için kocasına teşekkür etti. Kolu birlikte yediler.

Ertesi gün tam bir eşitlik ilkesiyle uyandılar. Kahvaltıda Melahat’ın bir gözü (diğer göz diğer bütün her şeyi görmek adına bırakılmıştı), iki el parmağı ve Selahattin’in sol kolu vardı.

Günün geri kalan kısmında birbirlerine tekrar aşık oldular. Açlık hissi kaybolunca kalp yeniden kan ve illüzyon üretmeye başladı.

Kapalı televizyonda siluetlerini izlediler. İkisi de benliklerini kaybetmişti. Çalıştığı sirki yakıp kaçan ucubelere; bindiği uçağa aşık olan sapkın pilotlara, çişini tutamayan delilere, matematik bilgini hayat bilgisizi otistiklere dönmüştüler. Ve dünya giderek daha hızlı dönüyordu artık. Herkes uzaylı, herkes dünyanın pimini ağzında çiğneyen azılı, herkes vücudunu vücutlarıyla besleyen kepazelere dönüşmüştü.

Bir hafta sonunda sadece gövdeleri ve kafaları kaldı.

-Aklıma bir fikir geldi dedi Melahat.

Ve kafasını saçlarının dibinden, kim bilir niçin eve aldıkları yepyeni falçatayla kesmeye başladı. Kana bulanmış eski – yeni, dahiyane ve aptalca olan tüm fikirler halıya patır patır döküldü. Hepsi küçük, yuvarlak topçuklar halinde, kötü kokan, mis kokan, eciç bücüş, sivri, yumuşak, sert, hassas, katı maddeciklerdi.

-Bak bu büyük olanı, ‘ben bu adamı seviyorum’ fikri. Sen bana evlenme teklifi ettikten sonra.

-Bu annem öldükten sonra her şeyden kurtulma isteğimin düşüncesi. Nasıl da kıpkırmızı… Kor gibi.

-Babam bana ilk vurduğunda bir uzay gemisi yapıp dünyayı terk etmek istemiştim. İşte bu garip şekilli olan onun düşüncesi.

-En sonuncusu. Kapkara… Yanarken üşüten, donduran kömür parçası…

Selahattin, doğrudan boynundan kafasını kesti. Tek eliyle karısına sundu.

-Bu da benim tek fikrim. Dünya, önceden başsız ama zırhlı bir gövdeydi. Sonra zırhını söküp ona bir baş ekledik. Sonra baş bulandı, döndü. Baş konacak başka bir gövde aradı. Buldu. Gövdelerden gövdelere taşındı. Yeni fikirler, yeni hezeyanlar, devrimler ve tabi eski kafalılıklar. Kafa her yeni gövde bulduğunda eskileşti. Şimdi şu sana uzattığım kafa, antika dükkanının ilk ve sona kalmış ürünüdür. Tanrı ve Bing Bang ‘ol’ dedikten sonra ilk saniyeden beri var olan hiçliğin ve devamlılığın eksiksiz portresidir! Al bunu. Orada olabileceğini düşündüğün ilk mayının üstüne at. Kafamla beraber dünyanın yok oluşunu izle.

Dünya daha hızlı dönüyor artık. Uzaylılar evlerine geri döndü. Her şey bir süre sonra yeniden kontrol altında. Televizyonda bu sıra uzaylılar ilgili uhrevi açıklamalar yapan ilahiyatçılar ve diyet programları çok moda. Ha bir de! Somali’de, Haiti’de, Afganistan’da falan açlık devam ediyor. Yardım kuruluşlarının para toplamak için düzenlediği şık ve lüks partilere katılmak istiyorsanız lütfen bizi arayın.

Aytaç Arslan
Görsel:  Tetsuya Ishida