Buraya düştüm: Türkiye diye bir ülkenin İstanbul şehrine. Kadıköy… İçinin içinin içi. Her yerde dikdörtgen prizmaları… Ne yöne gidersem gideyim prizmalar yükseliyor. Aralarından uzun uzun boşluklar geçiyor. Ben de geçtim. İki yanımdan renkli renkli kutular da geçti; bana sesler çıkardılar. Uzunlu kısalı sesler… Kutuların içinde dünyalılar vardı. İnsanlar… Her yerdeRead More →

Elinde palayla yaklaşan kişinin Aphiwe olduğunu gördükten sonra tekrar yerime oturup, yükselen alevleri izlemeye devam ettim. Sırıtarak sokuldu yanıma. Sırtında bir çanta vardı. Palayı bırakıp çantayı açtı ve yağmaladığı Calsberg marka biraları çıkardı. Biraların kanımdan daha sıcak olmasına aldırmadan diktim kafama. Aphiwe bir ara beni dürtüp, “Yavaş ol, boğulacaksın!” dedi.Read More →

Eminönü iskeleye inince balık ekmek yemeyene tuhaf tuhaf bakarlar, ama Kıbrıs’ta, Ege’de kıyıdan beş on adım içeride yanında yüzerler ama, membaında tırım tırım aranır balık bulamazsın. Tuhaf memlekettir bizimkisi. Tuhaftır ki, öyle sınıfsal mücadelelerin tarihini fabrikalar, işçi sendikaları, grevler, lokavtlar üzerinden falan okuyamazsın hayatın içinde; sahilde kuma yazılmış gibidir tarih,Read More →

Anladığından emin değilim. Ölüyorum. Bütün sohbetler karaya oturdu. Tüp yine bitti. Alışkanlıklar yarım kaldı. Ye artık bir şeyler. Yemeğin soğudu. Sonra parklardaki taşları boyarız. Sonra kış gelir. Sonra bahar. Sonra ben ölmüş olurum. Ellerimi bırakma. Sonra gidersin. Bütün işlerini bir kenara salla. Hayattan biraz izin al. Sonra gidersin. Sonra kuşlarRead More →

Ve suskunluğun yaşama ihanet olduğu, sesin ve sözün olabildiğince yükseltilmesi gerektiği günleri takip ediyordu o sıralar. Uzak bir şehirde bir canavar dadanmıştı güzelce bir yerin ağaçlarına. O yerdeki ağaç sayısından fazla insan, ağaçlar, gölgeleri ve üzerine konan kuşlar için ölmüştü. Canavarın pek komut sever sırtlanları tarafından vahşice öldürülmüşlerdi. Canavar kendineRead More →