Yeni Latin Amerika edebiyatının geçmişi çok eskilere gitmiyor, çok çok elli yıl gerilere götürebiliriz bu edebiyatı. Bağımsızlık savaşının birinci aşamasında Avrupa egemenliğinden kurtulduktan sonradır ki bu ülkelerde bir sanat ve edebiyat özgünlüğünün başladığına tanık olabiliyoruz. Yine de olup bitmiş değildir bu. Bir oluşum süreci içinde sürüp gitmektedir. Hakçası, Latin AmerikalıRead More →

Erlend Loe’nun Dopller’i hakkında bir yazı yazmaya oturduğumda aklımda birçok soru işareti vardı. Bu soru işaretleri daha okurken belirmişti hatta. Birincisi, yazdıkları tv dizisi falan olmuş, popüler kültüre bunca bulaşık bir Norveçlinin kitabı hakkında yazacaktım. İkincisi Doppler bir erkekti, hatta tabiri caizse ki bence caiz, “sapına kadar erkekti” yer yerRead More →

Hep bunu düşünüyorum. Zorlamadan, kendiliğinden düşündürüyor beni. Sanıyorum bu, sanatla falan değil doğruca yaşamanın kendisiyle ilgili. Düşünün, on yıl önce bir şiir yazmışısınız; bazı evrimler, gelişmeler geçirmişsiniz ama bugün de aşağı yukarı o eski yapıda, eski durumda başka şiirler yazıyorsunuz. Dünyada ve zaman içinde durduğunuz yer değişmemiş yani. Yahut eteğiniziRead More →

And Dağları ve Pasifik Okyanusunun arasına sıkışmış şerit halindeki bu ülke, ünlü golcüleri Iván Zamorano ve Marcelo Salas, 73’teki Pinochet darbesi, şiddetli depremleri ve şaraplarıyla tanınır. Elbette ki Şili’den bahsediyorum, edebiyat alanında Nobel Edebiyat Ödüllü Gabriela Mistral (1945) ve Pablo Neruda (1971) ile birlikte creacionismo (yaratıcılık) akımının kurucusu, Neruda’nın ebedi rakibi Vicente HuidobroRead More →

Hiç merak ettiniz mi; son zamanlarda neden en “şiir” gibi şiirler Kürt coğrafyasından geliyor? Neden suyun batı yakasının çocukları ya şiir yazmayı – ve de okumayı neredeyse hepten bırakmışken; ya da sponsorlu, bienalli,  küratörlü, genellikle büyük şirketlerin adıyla birlikte anılan etkinliklerde vücut bulan “şiirimsi”lere yönelirken (teslim etmek gerekir ki şiir,Read More →