Seviyordum onu. Uzaktan ama. Bembeyazdı. Dalga köpüğü gibi. Saçları küt, gözleri yeşil, yanakları Heidi gibi pespembeydi. Beni biliyor muydu? Sanmıyorum. Aşktı bu. Ellerini tutmak istiyordum. O kadarı bile kâfiydi. Açılamıyordum. Hep dalgındı. Uzaklardaydı. Ben de ona uzaktım, o da her şeye uzaktı. Konuşmuyordu fazla. Bir iki kelime. O kadar. VücuduRead More →

“Kendi” diye bir şey varsa, bu insan içre bir şey daha olduğu anlamına gelir. Bir pavyonun isli pembesini bir sergiye tercih ederim. Çalılıklarda cigara döndüren 17’liklerle oturup konuşmam bu yüzden. Basma eteğine tapmam bu yüzden. Dolmuş koltuklarının arkasına keçeli kalemle “Seni Seviyorum Cansu” yazmam bu yüzden. Yorgun babaların kadehlerini taşımamRead More →

I. Her şeyin bir anlamı olmalıydı. Yoksa bu ne karanlık ve korku? Acı çekeceksek bunun bir anlamı olmalıydı. Mesela bir seyyahın üç gözü olmalıydı, gibi laflar olmamalıydı. Ya da, 10 kurşunla ölmedi, gibi. Başa dönersek, o zaman da deliydim. Büyük kafalı zayıf bir deli. Kafam o kadar büyüktü ki bazen,Read More →

Bitmiştim. Sevgilim terk etmişti. Evden kovuldum. Bir aydır terk edilmiş bir kafede yatıyordum. Bardaki işime son vermişlerdi. Babam evlatlıktan reddetti. Annem bile gözü karartmıştı. Telefonlarımı meşgule düşürüyordu. Picin önde gideni ağbim, suratıma bir yumruk atmıştı. Burnum kırılmıştı. Egzama tüm vücudumu sarmıştı. Arkadaşlarım beni gördükleri yerde kaçıyorlardı. Vergi borcum vardı. TrafikRead More →

Yerler ıslak ve annem mutfakta hayat pişiriyor. Elleri komik adamlar bir geceyi yine ceket delikleriyle kapatıyorlar. Sigaralar dudakları terk etmiyor. Yaşlılar belediye otobüslerini terk etmiyor. Bebekler gözyaşlarını terk etmiyor. Polis köşe başında bir cinayet haberi bekliyor. Bir sürü köprümüz var, ne güzel. Şişe açacaklarımız var, ne güzel. Doğmamış güneşlerimiz var.Read More →