Nasıl başlamalı, başlar bir yazı bilmiyorum. Sert bir içkinin damakta bıraktığı burukluk gibi içimdekilerin tadı. Yudumladıkça kırılıyor, kırıldıkça; kırıyorum ne varsa… Bozuk saatler gibiyim, bir yerlerde unutulup onarılmayı bekleyen. Belleğin an be an hatırda tuttuğu çok uzaklardaki sevgiliyle güzel bir günde çektirilmiş, eski bir komodinin çekmecesinde özensizce saklanagelmiş yorgun, silikRead More →

Günboyu ben… Önce,,, Uyanır uyanmaz omzundan öper, güneşe çıkarım; teşekkür ederim. Sana emanettir o sıra sevgilim gün kesiği düşlerim… Kedili bahçede su, deniz değilse bile terinin tuzu ve ışık olur hep toprak, o sıraysa memleketi düşünür, kederlenirim ve içimde titrer bir yaprak… Tütün sarar, kahve pişiririm sonra dizlerimde çocukluğum sızlarken.Read More →

“Haydi,” dedim kendi kendime, “Gidip Kitabevi’nde bir çay içeyim, bugün çok yoruldum.” Kalktım gittim. Hem çay içtim, hem sigara, hem de gazetelere bir göz attım. Bizim Emek Karakaş, Haber Müdürüymüş meğerse… Gazetenin künyesine bakarken farkettim.  Görünce saygım daha bir arttı. Meğer aylardır bir haber müdürüne şakalar yapıyormuşum. Bak sen şu bendeki özgüvene!Read More →

Ben hiç Afrika’da yaşamak istemedim çünkü o zaman yiyemezdim, Bim’in ışıl işlem görmüş, kanser eden sucuklarını. Ben hiç Ortadoğu’da yaşamak istemedim çünkü benim suratıma kan, asla yakışmaz. Ben şu hayatta en çok Rusça öğrenmek istedim, Dostoyevski’yi kendi ağzından okumak için… Ben hiç Rusça öğrenmek istemedim bir de çünkü en kahramanRead More →

“Ben taraklı ayak kemiklerime istinaden “pasif” statüsüne geçirdim kalbimin tenyalarını.   Ondandır:   Bir otelin altıncı katından düşerken elindeki tespihi dört kez döndürdüğü rivayet edilen Taşaklı Recep’in buralarda bir yerlerde yattığını tahmin ediyorum, dedi müneccim çift eliyle eşeleyerek kabristanın toprağını.   Buna mukabil kaleme alınmıştır aşağıdaki maruzat.” Nerede kalmıştık? BünyemizeRead More →