Cigara Cevdet

Kapı gürültüyle çaldı. Uyandım. Çalmaya devam etti. Saate baktım. İçimden, hangi odun geldi bu saatte, dedim. Saat gece ikiye yaklaşıyordu. Yün ceketimi giydim. Hava soğuyordu. Antrenin ışığını yaktım. Kilitleri bir bir açmadan önce kapıdaki delikten baktım. Cigara gelmişti. Bir daha baktım. Kahveden arkadaşım Cigara Cevdet. Kapıyı açtım. Ne var lan bu saatte, dedim. Evdekiler, beni şutladılar, kalacak yerim yok, bu gece ha bu gece kalayım, sabah s.ktir olur giderim, dedi. Gir içeri, soğutma evi, dedim. Girdi. Oturma odasının ışığını yaktım. Gitti başköşeye oturdu. Çay yapayım mı, dedim. Yap, dedi. Yüzsüz Cigara. Gece olmuş iki. Bir de çay yap şimdi hıyara. Neyse akşamdan biraz çay kaldıydı, onu itelerim. Çayı koydum, oturma odasına döndüm. N’oldu lan, dedim. Ya hani bizim sokağın köşesinde sarı bir ev var, Halil Usta… Eee, dedim. Onun ortanca kızı var Hülya, ben ona âşık oldum, dedi. Sonra n’oldu, dedim. Bizimkilere açtım mevzuyu, sana kim kız verir hayvan filan yaptılar, tartıştık, dedi. Sonra buraya geldin, dedim. Geldim, ölüyorum ulan, diye bağırdı. Sus amk salağı, dedim. Dinleyeceksen anlatırım, dedi. Çaya bakayım, dedim. Esir alacak belli. Başa gelen çekilir. Sıçtık. Çayları getirdim. Bir yudum aldı. Ah ah, dedi. Demesiyle kafası tütmeye başladı. Anlat, dedim. Onu ilk kez Bakkal Nuri’nin köşede gördüm. Puantiyeli bir elbise giymişti. Saçları örgülüydü. Gözleri yeşil. Gerdanı beyazdı, dedi ve çayından bir yudum aldı. Kafası tütmeye devam ediyordu. Oda yavaştan dumanaltı oluyordu. Eee, dedim. Gittim yanına, bir cesaret ateşin var mı, dedim. Kız yüzüme bön bön baktı. Sigara içer gibi bir halim mi var çekirdek külahı, dedi bana. İrkildim. Sahiden de sikindirik bir adamdım, doğruya doğru. Fakat aşk bu. İnat ettim. Her gün yolunu kesip ilân-ı aşk ettim. Bir ay filan böyle geçti. En sonunda bana “he” dedi. Eee sonra, dedim ben. Sonrası, çok üzgünüm çok, dedi, elleriyle yüzünü tuttu. Ağlama, dedim. Oda iyice dumanlandı. Cevdet tütüyordu. Üstten alta doğru yavaşça bitiyordu. Düşünebiliyor musun Cevdet, yapraklar dökülüyor, dedim. Yaprakların uzaylı derisine benzediğini okumuştum bir yerde, en çok da çınar yaprakları, ha bu arada çınar yapraklarından kılcal damar sistemi de yaptılar, Youtube’u aç, var orada, dedi. Çaylarımızdan birer yudum daha aldık. Battaniye ne komik lan, düşünsene görevin insanların kıçını örtmek, yani hiç bir gorilin battaniyeye ihtiyacı olduğunu duydun mu, battaniye lan, o yoksa yokuz gibi bir şey, dedim. Uzaylılar işiyor mudur, dedi. O değil de bulutlar tanrıya benzemiyor mu, dedim. Yüzüm ellerimden daha hızlı yaşlanıyor, oysa tam tersi olmalı, dedi. Kahkaha atmaya başladık. Çaylar bitti. Cigara Cevdet de yavaş yavaş tükenmeye başladı. Oda sisliydi. Aşk diyordun, dedim. Ah aşkın aşkına, dedi. Gülüştük. Çay koyayım ben, dedim. Yerimden zorla kalktım. Mutfağa doğru yürümeye başladım. Yol bir türlü bitmiyordu. Başım dönüyordu. İçeriden Cigara Cevdet’in sesi geliyordu. Seviyorum ulan, seviyorum, s.kerim böyle dünyayı, sevdalıyım ulan, diyordu. Ben güç bela çay koymaya çalışırken sesi kesildi. Elimde tepsiyle odaya döndüğümde Cevdet’ten geriye sadece külü kalmıştı. Bir faraş ve süpürge ile süpürdüm onu. Bir kavanoza aktardım küllerini ve salondaki 80 model vitrine özenle koydum. Çayımı içtim. Işıkları kapadım, odama gittim. Tam yatarken aklıma yine deli sorular geldi. Sahi, uzaylılar işiyor diyelim, peki ne renk?

Onur Sakarya
Görsel: Stanislav Kalashnikov ~ “Smoke”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir