Deprem

Ekim ayının son haftasına giriliyordu ve iyice soğumuştu hava. Yeni öğrencilerle başlayan yeni eğitim dönemi, evin yenilenmesi gereken gündelik işleri… Günler yorucu da geçse, zihnindeki kargaşadan daha fazla yormuyordu onu. Kışlık giysileri çıkartıp dolap çekmece yerleştirme işini, kızı yanında oynarken de yapabileceği bir zamana erteledi. Adam duşunu almış, giyinmiş, taze abdestiyle namazına hazırlanıyordu. Kadına her baktığında yüzünde beliren tiksinti, saklamak için kullandığı pis bir sırıtışla daha da belirginleşirdi. Bu ifadenin bahanesi hiç bitmezdi, bu kez sebep yine aynıydı: Ahretin cennetini garantilemişlerin “ötekilere,” cehennemliklere bakınca duydukları kibir.
Kadın banyoya girdi. Evde güç bela edinilmiş bir haktı bir tayt bir tişörtle dolaşmak. Aman tutun ha, melekler kaçmasın! Ama ne çare… İşte bu mübarek adamın evinin melekleri, beti bereketi, ibadetsiz adapsız kadın yüzünden kaçıyordu işte.
Adam gürültülü bir tekbirle ellerini bağlarken, kadın ellerine eldivenleri geçirdi. Marka ismi artık ürün ismine dönüşmüş temizlik deterjanları sürüsünden biri bir elinde, süngeri diğer elinde, lavabo içini, klozeti temizleyip, küvete geçti.
Dışarıdan mı, beyninin içinden mi geldiğini anlamadığı ve daha önce hiç duymadığı gürültünün şiddetinden mi sarsılıp düştüğünü düşünmeye vakit bulamadan, küvet zıplamaya başladı ayağının altında. Duvarlardan kopan seramik karolardan biri başına isabet etmişti. Alnından sızan ince kana aldırmadan kızına doğru koştu, ama adamın, kucağında kızıyla camdan atladığını son anda gördü. Ev yüksek giriş ve atlaması gereken yükseklik iki metre olmasına rağmen, bunu göze alamadı. Kapıya koştu. Kilitlenmiş, sıkışmış, açılmıyor.
Bir an başka bir bedenmiş gibi arkada durup kapıyla uğraşan kadını izlerken, kapıyı bırakıp ardını dönerek, kendini izleyen kendisiyle göz göze gelmişti. Delirdiğini ya da az sonra öleceğini hissederken, yine Derin’in bakışları kurtarmıştı onu. Gitmemişti demek ki çocuk. Kaç yılın ya da kaç saniyenin geçtiğinin bir anlamı yoktu. Zangır zangır titreyen dört katlı bina, orasından burasından çatlamış ve sonunda yerine oturmuş, kocaman çelik kapı da nihayet menteşe tarafından açılmıştı.
Düşünebilmeye, etrafında olanları algılamaya başladığında, evin ardından geçen tren raylarının üzerinde oturuyordu. Ağlayan kadınlar, çocuklar ve telaşla onları toparlamaya çalışan adamlar arasında, kızının sesini seçebildi. Kucağındaki neydi kızı değilse? Su damacanası! Derin mi düşünmüştü bunu almayı, kadın mı acaba? Garip bir biçimde, o kalabalığın içinde gülümseyen tek kişinin kendisi olduğunu fark etti. Adam kadına yaklaştı. O memnuniyetsiz, hatta öfkeli, tiksinti dolu ifadeyle: “Böyle çıkacağına yıkılaydı da o ev, sen kalaydın altında!” diyordu.
Kadın, zaten saçı başı açık gezen karısını içine sindirememiş adamı dinlerken, tişört ve taytla, yalın ayak oracıkta oturan bedenini inceliyor, kızını avutmaya çalışıyordu. Ya da kızı tarafından avutulmaya…
İzleyen günlerde de bunu sık sık tekrarlıyordu adam. Mecburen bir sürü erkekle bir arada toplanılarak oturulan bir düzen oluşturulmuştu mahallede bir gün içinde. Komşular, tek katlı evlerinin bahçelerinde kurdukları çadırlarda, birbirlerinin sıcağına sığınarak geceleri geçiriyorlardı.
Adam sık sık tekrarlıyordu o cümleyi, dişlerinin arasından tıslayarak savurduğu bir küfür gibi kinle, öfkeyle söylüyordu.
O günlerde bir taraftar grubu, “Van Üşümesin” diye tribünlerde soyunuyordu. O günlerde ucuz bir şahsiyet, en az kendisi kadar ucuz tv programında: “Askeri polisi taşla, sonra yardım iste, yok öyle yağma!” diyordu. O günlerde Erzurum’dan gelen kamyonların birinden, çuvallar dolusu taş ve sopa çıkıyordu. O günlerde Trabzon’lu bir çocuk, kendisine artık küçük gelen kıyafetlerini, ayakkabılarını dolduruyordu çuvallara. O günlerde İzmir’li bir başka çocuk, çikolatalarını paylaşıyordu Van’lı kardeşleriyle. O günlerde Edirne’de yalnız yaşayan yaşlı bir teyze, kuruyemişlerini ve fazla battaniyelerini paketliyordu, ölmüş kocasının hırkalarıyla, ayakkabılarıyla, kazaklarıyla beraber. O günlerde Hayat, Ankara’da halen üniversitede okuyan ya da mezun olup, dün mücadele ettikleri düzen içre yer tutmaya çalışan arkadaşlarının -Veysi’nin tüm numaraları silmesinden sonra internet üzerinden ulaşabildiği üç kızın- telefonlarına, sorularına yanıt veriyordu: “Biz epey bir şey toparladık Hayat. Nasıl gönderelim?”
O günlerde kadına çocuğunun babası: “Yıkılaydı da altında kalaydın, başımıza ne musibet gelse senin gibi imansızlar yüzünden geliyor. Şu sabinin yüzü suyu hürmetine yaşıyorsun,” diyordu.
Kadın, kapıyı zorlarken kendisini gözleyene sarılıyordu parçalanmamak için.

Bade Kamböre:
Fotoğraf: Engin Altundağ – “Van Earthquake 10”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir