Dünyalı Olmak Uzlaşmayı Bilmektir – Bülent Ortaçgil

 In Alengirli Mecmua, Pozisyon Hatası, Söyleşi, Ustanın Çekici Bin Altın

ustanınMemlekete göre biraz farklılık var çocukluğunuzda. Doktor olan babanız nedeniyle 9 yaşında Amerika ile tanışmışsınız. Yaşıtlarınızdan çok önce televizyon denilen o renkli kutuda, renkli sanatçıları izleme fırsatı bulmuşsunuz; Elvis Presley gibi… Bunların yaşantınıza etkisi nelerdi?

Yabancı kültürle çocuk yaşta tanışıyor olmak insanda şaşkınlıkla karışık bir şok etkisi yaratıyor. ‘Bizden başkaları da var,’ düşüncesini küçük yaştan aşılıyor bu hal; bu önemli bir şey. Farklı bir vizyon oluyor. Türkiye’nin ne kadar kendi problemleriyle yoğrulduğunu, ne kadar enternasyonal düşünce sisteminden izole olduğunu -o an, çocukken, anlamıyorsun tabi ki ama ondan sonra- anlıyorsun. Genelde hiç yabancı kültür görmemiş, dinlememiş, okumamış insanlar daha baskılıdır, daha az dışarıyı dinler. Öyle bir salt havası oluyor. Bir de birçok insanın, en azından yabancı bir dili olduğunu görüyorsun, yabancı bir alışkanlıklar dizisi olduğunu görüyorsun. Hem yabancı dil konuşmanın çok büyük yararı var insanların hayatına…


Bir dil bir insan diyorlar ya…

Hakikaten yuvarlak hesap çok doğru bir lâf. İşte diyelim o metinlerin yabancı dilini okumak, yabancı biriyle konuşuyor olmak, onların az buçuk tarihlerini, kültürlerini biliyor olmak; yazarı, çizeri, sineması… Orada insan bazı şeylerin ne kadar çok lokal olaylardan kaynaklandığını görüyor. Mesela şiirin nasıl kolay kolay çevrilemeyeceğini, bazı lokal sözcüklerin kendince anlamını burada bizim kavramamızın çok zor olacağını gibi… Benim açımdan bakacak olursak da, müzik dinledim. Popüler müziğin idollerinin çıktığı dönemler onlar; Elvis Presley’ler, Paul Anka’lar… O artık müziğin dünya üstünde popülerleşmesi, daha fazla kitlelerin müzikle haşır neşir olmasının alt yapısını hazırlayan insanlar onlar. Ben de onları çocukluğumda dinleyip şahit olduğum için popüler müzik dünyasının gelişmelerini çok yakından izledim. Türkiye o kadar yakından izlemedi, bizler kadar. Çünkü bir şekilde çocukluğunu orada yaşamış insanlar daha yatkındır bu işlere. Sonuçta bir anlamda yararlı insan olmaktan, daha dışarıya gözlerin açık, daha dünyalı bir insan olmaya yatkın oluyorsun o zaman.

Bir dönem Fikret Kızılok’la Çekirdek Sanatevi çatısı altında beraber oldunuz. Nasıl bir müzikal beraberlikti bu?

Çekirdek Sanatevi fikri, Fikret Kızılok’un, benim fikrim değil. Ben sadece orada bir dinleti yaptım ve Fikret’le de orada tanıştım. Birbirimizi tabi ki tanıyorduk, çünkü Fikret, çok çok ünlenmiş zamanında. Türkiye’de artık bizim Tarkan’ın popülerliğine bundan kaç yıl önce erişmiş, yaptığı şarkılar herkesin diline dolanmış, Anadolu ezgilerini başka enstrümanlarla çalıyor olması gibi bu işin öncülerindendi. Fikret’le orada tanıştık ve orada sevdik birbirimizi ve ben de oraya organik olarak katıldım. Dolayısıyla o sanatevini bir dönem beraber çalıştırdık Fikret’le. Bir sürü dinleti tertiplendi. Daha sonra ortak şarkılar yazmaya başladık. Bir, iki albüm yaptık öyle.

Ortak şarkı yazmak… Mesela az evvel bahsettiğim hafif dünyalı olmanın -sanki bana öyle geliyor- getirdiği birtakım özelliklerden bir tanesi de uzlaşmayı bilmek. Başka egoları da kabullenmek, daha doğrusu kendi egonu iyi törpülemek gibi şeyler bana aşılamış olmalı ki, beraber çalışmaya çok yatkın birisiyim. Ego gösterisi yapmam beraber çalışırken. Fikret de genelde benimle beraber öyleydi. Ortak şarkı yazdık, yazdığımız şarkılar ne tam bendi ne de tam oydu, tam ortaktı. Ondan sonraki bir dönemde artık o organik bağ birazcık sekteye uğramaya başladı, çünkü birbirimizin kişiliğiyle ilgili o kadar yakın olmaktan gelen birtakım sorunlar olmaya başladı. Ondan sonra bitti. Ama Çekirdek Sanatevi’nin Türkiye’de popüler olmayan müzik ve diğer müzisyenlerin o dönemde kendilerini dinletemeyen ya da konser veremeyen ve özel müziklerle uğraşan insanların kendilerini sergiledikleri çok başarılı ve hoş bir fikirdi. Ve bunun asıl oluşturucusu ve kurucusu o…

Birsen Tezer, Jehan Barbur ve Ceyl’an Ertem ile birlikte, “Kadın Sesi Değmiş Şarkılar” adıyla çok özel bir projeye imza attınız. Nasıl gerçekleşti o proje?

O arkadaşlarımdan iki tanesi benim yıllardır tanıdığım, beni takip eden, benle alışverişte bulunan -şarkı, müzik, söz gibi- ve artık fen olarak benim yanıma gelmiş sonrasında arkadaşım olmuş insanlardır. Dolasıyla bizim orada bir organik bağımız var zaten. Bir tek orda Ceyl’an’ı tanımıyordum. Onu da o vesileyle tanımış oldum. Proje bana ait değil. Bizim Ada Müzik’in oluşturduğu bir projeydi. Parlak bir fikirdi. Belki birazcık daha yapılabilirdi ya da biraz daha kapsamlı genişletebilirdi…

O konserinizin tümü Youtube’da var sanıyorum…

Biliyorum, Youtube’da her şey var artık. Öyle oluyor olması bir anlamda bir özgürlük deniliyor ama bir anlamda da bizim özgürlüğümüze atılmış bir şamar gibi geliyor. Çünkü çok kötü şartlarda kayıt edilmiş, siz çalarken orada telefonunu tutan bir adamın yaptığı ve ondan sonra milyonların dinlediği mecra haline dönüşüyor. Bu müzik kayıtları aslında ciddi meseleler. Bu kadar çalakalem olması biraz sakıncalı aslında. Ama kontrol edilebilir bir mecra değil. Dolayısıyla yapacak bir şey yok. Hep öyle oluyor…

Teoman, Zuhal Olcay gibi sanatçılar sizinle çalıştı. Nasıl tat bıraktı sizde?

Bizim toplumda şöyle bir tutku var, birini birine yakıştırdıkları zaman o hayat boyu gitsin istiyorlar. Mesela Zuhal Olcay’la bir şey yapıyorsun, insanlar hayat boyu onunla beraber bir şey yapmanı istiyor. Yani onu bekliyor… Teoman’la bir şey yaptık, istediler ki, sürekli yapalım o işi… Halbuki bunlar lezzet işi, tat işi. Bir kerelik, üç kerelik hayatımıza renk katsın diye yapılan şeyler. Sonsuza kadar tekrar edilecek şeyler değil. Genelde o projelerin çoğu benim kafamdan çıkmış projeler değildir. Birinin önerdiği ve zaten benim de hayatıma değişiklik, renk ve keyif getireceğini inandığım şeylerdi.

Dinlerken de biz çok keyif aldık…

Evet, Teoman’nın şarkılarını benim söyleme biçimim… ben de keyif aldım. Çünkü o şarkıları kendi istediğim gibi söyleme özgürlüğüne kavuşmuştum mesela…

Bir dönem de tiyatroyla ilgilenip ödül almışsınız… O yönde ilerlememenizin özel bir nedeni var mı?

Hayır, yok. Yani yönelebilirdim aslında fakat genel olarak sanata, yazmaya, okumaya; gençken sinemaya da eğilimim vardı. Dolayısıyla tiyatro çok büyüleyici bir şeydi. Müzik de öyleydi… Kendimi dinledikçe iyi bir müzisyen ya da iyi bir şarkı yazarı olabileceğimi düşündüm ve ondan sonra müzik yapmaya karar verdim.

Hangi yazarları okuyorsunuz? Hangi yapıt sizi derinden etkilemiştir?

Çok var… birini söylesem diğerlerine ayıp olur. Çünkü ciddi bir kitap kurduydum. Bütün Kadıköy Maarif Koleji hayatımda yani lise hayatımda o zamanlar moda olan şeylerden tutun bütün varoluş yazarlarına, oradan birazcık daha felsefeye, oradan ciddi romancılara… Yani hayatımı etkileyen bir sürü kitap, bir sürü insan var o anlamda. Çok kabaca çarpıldığım Dostoyevski’dir. Onda çarpıldığımı hatırlıyorum. Ondan sonraki yıllarda Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık’la çarpılmıştım. Hayran olduklarımı söylemiyorum. İyi bir kitap okuru idim ama artık o kadar okuyamıyorum. Birazcık daha romandan ziyade böyle araştırmaya, hafif, tarihe merakım var. Hobi olarak Cumhuriyet’in kurulmasıyla 1. Dünya Savaşı öncesi, mesela Ermeni olaylarına karşı özel bir hobim var. Okuyorum o kitapların hepsini. Türkiye’de yayınlanmış nerdeyse her şeyi okudum. Bu konularda yazılmış romanları da okuyup bir kanaat getirmek isterim. Merakım var onlara…

Söyleşi ve fotoğraflar: Ezgi Kutlar
Bülent Ortaçgil İlüstrasyonu: Turgut Özalp

Recommended Posts