Dünyanın En Uzun 50 Metresi – Neşe Yaşın

 In Alengirli Mecmua, Hemşerim Memleket Nere'?, Söyleşi

80’li yıllarda Kıbrıs’ın bölünmesine karşı tepki olarak Lefkoşa’nın güneyinde yaşayan, kendi deyişiyle “dünyanın en uzun 50 metresi”ni barış için kat eden yazar Neşe Yaşın’la Kıbrıs’ı, edebiyatı, özgürlüğü konuştuk…

 

Neşe Yaşın: 1959’da, Lefkoşa’da doğdu. Babası ve erkek kardeşi kendisi gibi şair ve yazar olan Özker Yaşın ve Mehmet Yaşın’dır. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyoloji bölümü ve ardından Kıbrıs Üniversitesi Türk ve Orta Doğu Bilimleri bölümünü tamamlamıştır. Bir süre Lefkoşa’nın güneyinde yaşamını sürdüren Yaşın, aynı zamanda mümkün olduğunca barış etkinlikleri ve aktivitelerinde yer almıştır. İlk şiirlerini, 1978 yılında Türkiye’deki edebiyat dergilerinde yayınladı. Bazı şiirleri Yunancaya çevrildi. Kıbrıs’ın her iki tarafında tanındı. Kuzey Kıbrıs’ta ‘Yılın Sanatçısı Ödülü’(1993), Güney Kıbrıs’ta ise ‘Özel Kültür Ödülü’ (1978) ve ‘Anthias-Pierides Ödülü’nü (1998) aldı. Halen Kıbrıs Üniversitesi’nde öğretim üyeliğine devam eden Yaşın, aynı zamanda BirGün (Türkiye) ve Yenidüzen (Kıbrıs) gazetelerine de yazılar yazmaktadır.

Bir Kıbrıslı olarak, Kıbrıs’ı kısaca nasıl tanımlıyorsunuz?

neseyasinKıbrıs bence kültürel anlamda çok melez bir coğrafya. Bir ada olduğu için çok gelenler olmuş ve her gelen kendi mirasını burada bırakmış ve Kıbrıslılar da bütün bu Akdenizli mirasın sahibi. Bütün bu farklı uygarlıkların, farklı kültürlerin her biri Kıbrıslıların kimliğinin bir parçası olmuş. Bu miras dilde de görülüyor; iki taraf birbirinden alışveriş yapmış ve Latince kelimeler de var, Venediklilerden kalma Fransızca kökenli kelimeler var. Yemeklerde de görülüyor; Pirohu belli ki İtalyanlardan kalma bir şey… Bütün bu kültürel miras bu kimliğin bir parçası.

Kıbrıslılığın kimlik ikonu nelerdir onlara bakacak olursak da bir kadın kültü var Kıbrıs’ta. Afrodit bir kimlik ikonudur. O kadar ilginçtir ki, Müslümanların bile kutsal figürü bir kadındır, Hala Sultan. O kadın kültü devam etmiştir Afrodit’ten başlayarak. Afrodit’in yerini Maria Mana almıştır Rumlarda. Kıbrıslı Türkler için Müslüman kimlik ikonu olarak Hala Sultan vardır. Bu biraz gündelik yaşama, aileye de etki etmiştir. Mesela kız çocukları önemlidir aile hayatında. Kız çocukları evlendiği zaman evli çift, kız ailesine yakın olur. Kız ailesi kızları için bir ev yaptırırlar evlerinin yanına ki torunlara bakabilsin, kızları hep göz önünde olsun.

Yurdunu sevmeliymiş insan,

öyle diyor hep babam.

Benim yurdum ikiye bölünmüş ortasından,

hangi yarısını sevmeli insan?

 

Yazarlığa nasıl başladınız?

Doğduğum andan itibaren şiirler yazıyordum. Kitaplar içinde büyüdüm. Kitabevi olduğu için babamla İstanbul’a gidiyorduk, İstanbul’da, Babıali’de yayıncılara gidip kitap alıyordu babam. Oralarda babamın arkadaşı olan şair yazarlarla tanışıyordum ve böylelikle bu, benim dünyam olmaya başladı. İlk şiirlerim yayınladığı zaman çok kolay oldu kabul görmem. Öncelikle benim yazdığım şiir Türkiye’deki edebiyat çevresine çok değişik gelmişti. Çünkü hem Türkçe bir şiirdi hem de farklı bir coğrafyadan, farklı bir tarihsel deneyimden çıktığı için Türkiye’deki şiirlere benzemiyordu. Bu da şiirlerimin ilgi görmesini sağladı. Yaşım da epey küçüktü, bir üniversite öğrencisiydim. Tabii benim şiirlerim iki savaş görmüş bir çocuğun, bir gencin şiirleriydi ve bu nedenle de özellikle Kıbrıs’ta babamın da temsil ettiği o milliyetçi şiir akımına karşı bir itirazdı ve onun erilliğine karşı daha feminen, çocuksu bir dildi. Savaşı farklı bir paradigma içinden görüyordu. Bu bilinçli bir şey de değildi. Bu sadece bir çocuğun isyanıydı, kendisine dayatılan eğitime, tarih anlatısına, kolektif belleğe… bunlara bir itirazdı. Bunları tepetaklak eden bir şeydi. Savaşa karşı masumiyetin karşı çıkışıydı biraz da ve 17 yaşında yazdığım şiirin biraz kanonik olması bu masumiyetti. Masumiyetle politik bir şey söylemek çok şaşırtıcı, afallatıcı. Ve o şiirim Kıbrıs’ın her iki tarafında da öyle kanonik bir hale geldi, iki tarafta da ders kitaplarına girdi. Öncelikle Rum tarafında, Rumcaya çevrildi.

Bu “görüşme masası” denen masa bir ülkeyi birleştirmek için kurulmuş

bir masaya hiç benzemiyor.

Romanınız “Üzgün Kızların Gizli Tarihi”nden bahsedecek olursak…. Birleşemeyen bir adanın, Kıbrıs’ın hikâyesini, bir Rum erkeğiyle Türk kadının imkânsız aşkıyla sembolize ederek anlatıyorsunuz. Bu karşılıksız aşk hikâyesinin arka planında -tarihiyle ve bugünüyle- “Kıbrıslı olmak” gerçeği yer alıyor. Rum tarafıyla Türk tarafının birleşmesi, dost olması imkânsız mı?

Bir yandan çok olabilecek bir şey bir yandan da zor bir şey. Bizi olumlu düşünmeye iten bir neden, insan potansiyeli. Kıbrıs’ın her iki tarafında bunu gerçekleştirebilecek insan potansiyeli var. Bir yandan da bu bölünmeden çıkar elde etmiş, bu bölünme sayesinde kimlik bulmuş ve de bölünme sonrasında uzmanlaşmış bir politik elit var. Bu bölünmeden ötürü ekonomik çıkar sağlayan bir kesim de var. Bunlar eğer Kıbrıs bir gün birleşse bundan çok fazla etkilenecekler, işlerini güçlerini kaybedecekler. Bu kesim bir biçimde birleşmeye engel oluyor. Sadece bu kesim engel olmuyor tabii ki çok daha karmaşık bir sorun bu sorun. Mesele Kıbrıslılar tarafından da çözülmesine izin verilmeyen uluslararası bir mesele. Türkiye işin içinde, Yunanistan şimdi biraz geri dursa bile işin içinde, İngiltere, Amerika işin içinde. Sinsi planlar olabilir. Diplomatik dilin iki yüzlülüğü söz konusu. Bu “görüşme masası” denen masa bir ülkeyi birleştirmek için kurulmuş bir masaya hiç benzemiyor.  Sanki bir şirket birleştiriliyor ya da iki şirket birleştirilip yeni bir şirket kuruluyor gibi. Bu düzeyde tartışılıyor. Son derece steril ve halktan kopuk bir ortamda, herkesin unuttuğu bir yerde gerçekleşen görüşmeler… O masada bir anlaşma çok zor ama belki çıkacak.

 Barış sokakta kurulur. Dünyanın her tarafında insanlar sokaklara çıkıp büyük gösteriler yapmadığı sürece değişme olmamış. Bütün değişimler böyle olmuş… O yüzden o masa o kadar kopuk ki insanlardan. O masa bir satranç odası, orada bir satranç oynanıyor, bir güç savaşı var o masada; bir barış masası değil. İşte belki bu değişecektir. Belki Akıncı’yla farklılaşabilecektir. Biraz umutluyuz ama zor, Akıncı’nın işi de zor.

Bölünmeyi protesto etmek için adanın güneyinde yaşıyor, kuzeye geçmek için üç uçak değiştiriyor ve bu yol için, “Dünyanın en uzun 50 metresi,” diyordunuz. Bu protestonun, bu tercihin ne gibi yansımaları oldu geçmişinizde?

Öncelikle ben bir seçim yapmadım, tam tersi bir seçim yapmaya itiraz ettim. Bir seçim yapmamız isteniyordu. Daha doğrusu istenmiyordu, bizim için seçilmişti. Bir Kıbrıslı Türksen senin yaşaman gereken yer Kıbrıs’ın kuzeyidir ve adanın geri kalan kısmını unutacaksın… Bir Kıbrıslı Rumsan da güneyde yaşayacaksın…

Böyle etnik bir bölünme var Kıbrıs’ta.

Ben de her zaman özgürlüğü çok önemsemiş bir insanım. Bir devlet senin özgürlüğünü engelliyorsa, doğduğun yeri görmeni engelliyorsa, ülkenin öteki yarısını görmene engel oluyorsa o zaman onların sınırını geçersin. Benim için bu kadar basit bir şeydi. O kadar kimliğimle örtüşen bir şeydi ki bu yaptığım eylem, sivil itaatsizlikti. Herkes bunu benden bekleyebilirdi çünkü hep yazdığım, söylediğim, hayattaki duruşum böyleydi. Üç uçak değiştirerek gidiyordum, Lefkoşa’dan İstanbul’a, İstanbul’dan Atina’ya, Atina’dan Larnaka’ya uçuyordum. Larnaka’dan da tekrar Lefkoşa’ya geçiyordum. Bir gün, arkadaşımın evine vardığımda bir Alman misafiri vardı. Eh bavulum elimde… Bana dedi ki: “Ben Almanya’dan geldim, siz nereden geldiniz?” Ben de: “Lefkoşa’dan geldim,” deyince: “Ama biz Lefkoşa’da değil miyiz?’’ dedi…

İşte bu dünyanın en uzun 50 metresi…

Güney tarafına gittiğim zaman okullara gidiyordum, öğrencilere konuşmalar yapıyordum. Bu öğrenciler hayatlarında ilk kez bir Kıbrıslı Türk’le karşılaşıyordu. Bu onlar için bir devrim gibiydi. Bütün ezberleri bozuluyordu, yeni bir şey öğreniyorlardı, bugüne kadar dinledikleri şeyin yanlış olduğunu fark ediyorlardı.

Bunun dışında televizyona çıkıyordum, radyoya çıkıyordum, buralarda Kıbrıslı Rumların hiç bilmedikleri şeyler anlatabiliyordum. Bilmiyorlardı çünkü bugünkü gibi değildi durum, sıfır iletişim politikası vardı. Bir taraftan diğer tarafa hep yanlı, çarpıtılmış haberler geçiyordu. Güneylilere adanın kuzeyi  bilinmez, dünyanın en uzak yeri, kurgunun üretilebileceği bir yer gibiydi. Ben orada çok işe yaradığımı fark ettim. Güney’de, Lefkoşa Üniversitesi bir dizi seminer yapmamı istedi. Kıbrıslı Türkleri anlatarak bir dizi seminer yaptım ben de. Edebiyatından, sosyolojisinden, ekonomisinden, 1963 deneyimi, 1974 deneyimi, kadınların durumu… Çok ilginç gelmişti insanlara bunlar. Başkası söylese belki çok itiraz edilecek bir şeyi rahatlıkla söylüyordum çünkü Kıbrıslı Rumlar şiirimi seviyordu, barışsever olduğumu, Türk tarafındaki otoritelere itiraz ettiğimi biliyorlardı. O yüzden çok zor şeyleri söyleyebiliyordum onlara.

Şu an hem Kıbrıs’ın kuzeyinde hem de güneyinde yaşayan biri olarak bu iki bölgeyi ayıran sınırdan geçerken neler hissediyorsunuz?

Kıbrıs’ı gözümde bir bütün olarak görüyorum artık. Her yanı görebiliyorum. Adanın iki farklı yarısında, iki farklı kamusal alan, iki farklı hayat var, ama bir yandan da birbirini hisseden iki hayat bunlar. Kıbrıs’ın Rum tarafında haberleri açtığınız zaman o kadar çok Türk tarafından bahseder ki…

Şimdi belki geçebiliyoruz bu sınırı, biraz belki bu sırını geçmek coğrafyanın normalleşmesi gibi oldu, ama sonuçta bir politik anomali var ve bu bölünme çizgisini sürekli hissediyorsunuz. Ruhlarımızı da bölen bir şey bu. Bunu hep hissediyoruz.

“Çağdışı adamlar bir yazarda sadece bir kadın, bir cinsel obje görüyorlar ve kendilerine eğlence bulduklarını sanıyorlar…” diyorsunuz geçmişteki bir çağrı yazınızda. Neler yaşıyorsunuz bir kadın, bir kadın edebiyatçı olarak?

Doğrusunu söylemek gerekirse o dönemde o kadar etkiledi ki o olay beni, sonradan yazıma ket vurdu bazı şeyler. Çünkü küçük bir yerde yaşıyoruz. Bana karşı böyle bir linç kampanyasını başlatansa Volkan Gazetesi. Benim günlerce gazetenin ön sayfasında fotoğrafım yayınlanıyor ve hedef gösteriliyordum. Hep cinsel içerikli saldırılar vardı çığırından çıkmış bir şekilde… O dönemde Mehmet Ali Talat Cumhurbaşkanı’ydı, müdahale etti bu duruma. En azından televizyonda ‘bu durumun kabul edilmez olduğunu’ söyledi.

Bu linç girişiminden kurtulmamın en önemli nedeni bana verilen destektir. Özellikle Türkiye’de feminist kadınların verdiği destek… Mesela fuarda bana özel bir stand verildi o yıl ve kadınlar bir çember halinde oturup etrafımda, romanımı baştan sona, bir koro halinde okudular. Geçenler de eline kitabı alıp, koroya katılıyordu. Bu jestten başka, benim moralim çok bozulmuştu elbette; yüzlerce insan çok tatlı mektuplar yazdılar, mesajlar attılar. Bütün bunlar bana çok destek oldu.

Kadınlar hep özel alana ait sayılmış, erkekler hep kamusal alana atanmış. Kadınların kamusal alanda varlığı yeterli değil; belki son yüz yıldır kamusal alanda aktif olmaya başladı kadınlar. Şiir de biraz özelin kamusala taşınması… Zaten kadınlar için çok zor olmuş edebiyat alanında var olabilmek. Hep edebiyat kanunlarının dışında kalmışlar yazsalar bile. Şair kadınlar bir biçimde baskı altında tutulmuş, yazmaları engellenememiş belki amma yazdıkları bir biçimde horlanmış. ‘Kadınlar resim perisidir, erkekler şairdir,’ anlayışı hep olmuş. O yüzden de zaten çok zor bir şey kadınların edebiyatta varoluşları. Ben de bunu yaşamış oldum bu deneyimle.

Sizi hangi yazar çok etkiledi hayatınızda?

Ben hiçbir zaman favorime karar veremem bu hayatta. O kadar zordur ki… Dönem dönem çok etkileyen yazarlar, şairler oldu. Şunu söyleyebilirim; bizim evde çok kitap vardı kütüphanede, ama bir de yatağın altında çok kitap vardı. Onlar da Nâzım Hikmet’in Bulgaristan’da basılmış, Abidin Dino’nun resimlediği ciltleriydi. Ben böyle bir çocuk olarak o yatağın altındaki kitaplarımı nasıl okuduğumu ve Nâzım Hikmet’in hayatımda ne kadar etkili olduğunu unutmuyorum.

Ezgi Kutlar

 

Recent Posts