Elbet Bir Gün Buluşacağız

Elbet Bir Gün Buluşacağız

Çocukluğumda çizdiğim çöp adamlarla başladığım resim hayatıma, saçı sakalı ağarmış bir bunak olarak devam ettim. Hayatın getirdiği kimi hastalıklar ve hassasiyetlerle kibirli bir ressama dönüşüverdim. En iyi kadın nüleri ben çizerim misal… Her ne kadar megaloman bir yaklaşım olsa da durum böyle. Kadınları minarelere benzetirdim gençlik yıllarımda. Yüksek ve ince… Hâlâ da değişmemiştir bu gerçi.   Böylesi kutsal bir canlıyı nasıl olur da bir başkası daha iyi resmedebilirdi? Her çizdiğimde “beceriksiz ahmaklar, kadın dokusundan, kıvrımlarındaki ahenkten anlamayan budalalar… Bu tanrıçaları ziyan ediyorsunuz, ah…” diye söyleniyordum kendi kendime .

Bir akşam üzeri, şarabımı almış eve doğru giderken, yol kenarında resim çizen, hemen hemen ben yaşlarda bir adama denk geldim. Yaptığı resimleri sermiş, satıyordu. Ama satmak içinde hiç gayreti yok gibiydi. Bir taburede, kafası öne eğik, sessiz sedasız oturuyor, hemen yanı başında duran minik bir el radyosundan yükselen şarkıya kulak veriyordu. Bunları sattığına göre paraya ihtiyacı olmalıydı. Öyleyse neden bir çaba sarfetmiyordu? Tablolara tek tek göz gezdiriyordum. İçlerinden birinin cazibesine öyle kapıldım ki, bu nüyü onun çizme olasılığını düşünmek bile delirmem için yeterli bir sebepti. Modelin ipeksi teni adeta raks ediyor ve her an tablodan fırlayıp kendini seyredene sarılacak gibiydi…  Bu güçtü fakat, onunla bir şekilde konuşma arzusu doğurmuştu bende. İletişime geçmek için konu bulmak zor değildi. Elbette ortak yönümüz bulunurdu. Kibrimin önüne geçebilsem, bir an önce lafa dalacaktım. Bir iki girişimden sonra, nihayet konuşmaya yeltendim .

“Merhaba, tablolarınızın arasındaki şu nü… Gerçekten övgüye değer.” Kafasını kaldırıp, gözlerini bir nüye çevirdi, bir bana. Tekrar öne eğildi ve sükunete boğuldu. “Size diyorum… Şu nü…” istifini hiç bozmayışı beni daha da hırçınlaştırıyordu. Ah, yine radyoda az evvelki şarkı… Bu da bir hayli sinirimi bozuyordu. Ansızın başı öne eğik olduğu halde: “O satılık değil,” dedi ve yine suskunluğa büründü. Lanet olası herif, kibri benden daha mı yüceydi? “Ben bunu satın almak istiyorum. Madem satmayacaktınız, o halde burada işi ne, ne diye burada duruyor?”  Sorum bir kez daha cevapsız kalıyor, tabloyu satın alma hırsım giderek artıyordu. Tablonun büyüsünden kurtulup, kimin daha kibirli olduğu savaşına koyulmuştum adeta. Beni delirten şeyin kusursuz bir nü çizmiş olması mı, yoksa bana satmaya direnmesi miydi bilemiyordum. Bildiğim bir şey vardıysa o da, tabloyu almadan gitmeyecektim. Tüm bu anlam karmaşası içinde debelenirken usulca, esmer, uzunca bir genç aynı tabloya doğru yöneldi. “Onu satın aldım!” diyerek hemen genci tablodan uzaklaşmasını sağlamaya çalıştım. Genç, alaycı bir gülümsemeyle “O satılık değil,” dedi ve sustu…

Bu küstah da  nereden çıkmıştı ve ne diye şu ihtiyar bunakla aynı şeyi tekrar ediyordu ? “Ne de hadsissiniz, kim oluyorsunuz da bana satılık olmadığını söylüyorsunuz? Şu taburede oturan ihtiyarın değim mi bu tablolar?”
“Ah, evet. Tablolar onun, nüdeki kadınsa annemdir. Uzun bir zaman önce öldü ve babamın ilk nü çalışmasıdır. Babamla birlikte her akşam tabloları burada sergiler ve satışa sunarlardı. Annem bugün yine burada ve babamla tabloları satışa sunuyor… “Tepeden tırnağa buz kesilmiştim… O an delirebilirdim ama bu delilik olurdu, kendime rakip istemiyordum ve radyoda üçüncü kez aynı şarkı çalıyordu: “Elbet bir gün buluşacağız…”

 

Birican Güneri
Görsel: Sara V. M. – “The Painter’s Studio”

1 Yorum

  1. Birican Güneri
    Elbet bir gün buluşacağız ah tım olsun birgün seni görme ihtimalim olursa sana bir bardak çay borcum olsun Ceylanpınar dan slm olsun sana .

Comments are closed.