En Azından Denedim

Gene ölemedim. En azından denedim.

Bir zamanlar uzak anlamlıydı. Uzaktaydı çünkü, çünkü uzaktaki “aynı zamanlıkta” bile değilmiş gibiydi. Ama onunla “aynı zamanlıkta” olmayı hissedebilmek için ihtiyaç duyduğumuz zamana sahiptik, sabra ve yalnızlığa.
Yalnızlık da anlamlıydı. İçkindi çünkü, çünkü yalnızlığımız biz ne yaparsak yapalım oraday’mış gibiydi.’ Ama onunla “aynı zamanlıkta” olmayı hissedebilmek için ihtiyaç duyduğumuz zamana sahiptik, odalara ve uzaklığa.
Kendimize olan mesafemiz bir uzaklık birimiydi, zaman birimi değil bügünkü gibi. O yüzden hissedebiliyorduk belki. Gözlerimizi yumuyorduk ve zamanı dokuyarak, dokunulabilir bir an paylaşıyorduk birbirimizle. Bir’biri’miz, yani bir ve bir, bir’den, “biz” oluyorduk. Bir’den başlıyordu yolculuk. Birilerinden değil. Birilerinin beğenilerinden, öykünmelerinden, kıskanma ya da imrenmelerinden değil, içimizden; yalnızlığımızdan.

Şimdi, ben dediğimiz kişi, birilerinin gözünden bir “ben.” Bu benden, bir “biz” beklemek iyimserliğiyse yalnızlığını başkalarının bakışlarında değil, içindeki karanlıkta sakladığı yeri bilenlerimizin erdemi olup çıktı. Her fırsatta ilk defa görülmüş, hevesle ele alınıp, kurcalanan, oynanan ve bir zaman sonra usanılıp bir kenara fırlatılıp atılan bir erdem. Onu yerden alıp, içimizdeki karanlık odalarda, uzaklara sarıp sarmalayıp, kimsenin bir daha bulamayacağı bir yer arayıp bularak saklamak sabrını göstermek için yeni bir erdem kazanmaya zorluyor yaşamak hepimizi; ölmek. En azından başkalarının gözünde. Başkalarının ölüsü olmak, kendi zamanlığının ben’ini ölmek.

Küçümsemeyin hemen. Ben denedim. Madem ölünecek, dedim, illa ölmek şart ve zaten kaçınılamayan, hakikatte var olduğunu inkârın anlamsızlığında “zamanöte” uzlaşabileceğimiz tek “an” ölmek madem, o zaman, dedim, öleyim.
Ardımda bir iz bırakmak için falan da değil. Sırf zaten öyle olacağı için, yani nasılsa öleceğim diye. Belki bir sebep arayacaklardı ardımdan, diye düşününce, bir not yazayım istedim; bilsinler sebebin ait hissedemediğim bu ev, eşyalar, duvarlar, sokaklar, insanlar ya da zaman veya var ya da yok olan “şeylerden” herhangi biri değil. Not, sayfalarca süren bir mektuba dönüştü. Sayfaları bir araya getirip bakınca, bu kitap oldu gene, dedim. Canım sıkıldı. Kendimi kaçırıyordum çünkü aklım sıra. Kendimi kandırıyordum gene. Hepsini topladım, bir teneke kapıp kapının önüne çıktım ve bir sigara yaktım. Son, dedim, son bir sigara. Âdettendir. Soğuktan titredim. Ciğerime bir sancı saplandı. Önce sol yanımdaydı, sonra sağ kürek kemiğime yürüdü. Daha fazla ayakta duramadım. Diz üstü çöküp, dur, diye hırladım, yorma kendini. Zaten ben birazdan kendimi…

“Birazdan iğnenizi yapacağım. Bu sabah nasılız bakalım?”
“…”
“Sıkıldınız galiba siz burada…”
“Biraz.”
“O zaman size iyi bir haberim var…”
“…”
“Birazdan iğnenizi yapacağım ve sonra sizi taburcu ediyoruz.”
“Oley, yaşasın, yuppi falan filan…”
“Öyle hemen sevinmeyin kurtuluyorum diye…”
“Sevinmek mi?..”
“Her akşam geleceksiniz iğnenizi olmak için, daha görüşeceğiz.”
“Ellerin çok güzel…”
“Elim hafiftir, evet. Hissetmiyorsunuz hiç, değil mi?”
“Ne zaman bir kahve falan, bir şeyler içebiliriz?”
“İstediğiniz zaman için, zaten yemenize içmenize bu ara biraz daha özen gösterseniz iyi olur.”
“Hepsi bu mu? Bu mudur yani?”
“Soğukta da kalmayın, üşütmeyin yani… Yapılacaklar bu kadar.”
“Anladım. Gene de ellerin çok güzel. Kızma, en azından denedim…”
“Efendim?”
“Yok bir şey… Akşamları mı demiştiniz, iğne için yani?”

Janset Karavin
Görsel: Şakir Yıldırım – “Yeminler”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir