Eski Sevgilimi Nasıl Öldürdüm II

Eski Sevgilimi Nasıl Öldürdüm II

Çalıştığı kafenin köşesinde ben durdum.

Elim çantama gitti. Karıştırdım. Karıştırdım. Ben hep… Karıştırdım. Anahtarlar şıngırdadı. Kitabımın sayfaları arasına cüzdanım girdi. Sayfalar buruştu, ben çıkardım. Çıkardım, çanta düştü. Çantayı aldım, telefonumu buldum. Ekranının ışığını yaktım. Ekranın ışığı söndü. Ben tekrar yaktım. O söndü. O hep söndü, ben hep tüm tuşlara bastım, bastım, bastım… Aydınlık, karanlık, aydınlık, bekle dur, karanlık, aydınlık, karanlık…

Etrafıma baktım. Yaşlı bir kadın titrek ellerle pazar arabasına portakal dolu poşetleri sığdırmaya çalışıyordu. Küçük bir kız çocuğu, babasını çekiştirerek iştahla, tombul adımlar atıyordu. Ben duruyordum. Öyle yorgunum ki…

Sarı, iri bir sokak köpeği… Onun gibi kaldırımda uyumak istedim. Sonra, eski sevgilimi öldüreceğim bıçağı satın almak için hediyelik eşya dükkânına girdim. Bir bıçak satın almıştım ben bir zamanlar. Sapı çiçekliydi. Simitçi İlhan’a hediye etmiştim. Moda’da eski havuzun orada durur. Simit satar. Susamlı, çekirdekli simit, bazen de poğaça ile açma… Bir de Nutella almıştım ona ki artık simitlere sadece zeytin ezmesi ile labne peynir sürmesin diye. Artık bir tek tuzlu olmasın diye. Artık… Çeşitler de var, simitçi İlhan bak! diye… “Çikolatalısını yaparsan seni çok severler. İşte o zaman severler seni! Bu yüzden sana bu bıçağı aldım. Sapı çiçekli. Çünkü senin tezgâhının üstünde tahtadan, küçücük bir bozuk paralık durur. Oraya tipeksle, büyük harflerle İLHAN yazmış, köşeciğine de bir narin çiçek çiziktirmişsindir. Uyumlu olsun istedim. Ben, o küçücük tahta kutuyu gördüm. Bozukluklarla doldurmak istedim.” Ama nasıl… Al dedim, al! Al, bunu da al! Hepsi senin! Boşalttım ceplerimi. Al işte! Üstüm başım…

Taşar o kutu sonra. Boş bırakmam. ”İçimde bir boşluk var,” demedin sen bana Simitçi İlhan. O dedi. O dedi, ben dinledim. İştahla, tombul nefeslerle mavi balonlar şişirip o boşluğa sığdırmaya çalıştım. Bir değil, on değil, bin belki. Şişirdim.

Simitçi İlhan bana çay ikram etti. Ben bazen tökezlerim. O gün de tökezledim. Güvercinler kaçtı. Demiş miydim; İlhan, simit arabasını güzel yere koyar: Eski Moda havuzunda kuşların çiftleştiği, o ışık akan alana… Demiştim belki. Belki. Hep belki.

Çay içtik ve taze simitler hakkında konuştuk. Çünkü hepsi bu! Çünkü hayat o an, yaşamak böyle bir şeydi! İkimiz de simit yerdik. İkimiz de buradaydık. Gülümsedik birbirimize. Hiçbir şey bilmiyoruz, ne iyi!

Ben o zamanlar Simitçi İlhan’a şarkılar bile söyleyebilirdim. Her şey yeniydi çünkü. Ben bu simitten iki tane alacak, o kafeye götürecektim, birlikte kahvaltı edecektik ‘o’nunla. Ben kimseleri öldüremezdim zaten. Sadece doğurabilirdim.

Sanırım bunda yanıldım. Sapı çiçekli olmasın hiç! Raflar arasında gezindim, baktım. Işıl ışıl, pırıl pırıl soğuk metal. Hele bazıları ne sevimli. Meyve bıçakları örneğin. Belki elini tutar, omzuna doğru, elma soyar gibi kat kat, etrafında döne döne, incelte incelte, kalbine kadar inerim. Ne var o derinin altında, bir görürüm. Hiç dokunamadım çünkü. Hiç! Ama belki ekmek bıçağı tercih etmeliyim. Nasıl da tırtıklı… Kıtır kıtır doğrarım kıkırdaklarını, neşeli tahtakuruları gibi. Nasıl da akkor bir sevişme olur… Ama o geniş, balık gibi yanardöner ışıklarıyla kara saplı kasap bıçağı… Belki o şeklini çok sevdiğim baş parmağından tutar ayırır, sonra tüm eklemlerini ortadan ikiye bölerim dudağımda bir oduncu ıslığıyla. TAK! TAK! TAK!

”Ben bir oduncuyum ve halim yerinde.

Gece boyu uyur, gün boyu çalışırım.

Ağaçları keser, yemeğimi yer, tuvalete giderim,

Çarşambaları alışverişe çıkar,

Çayla yağlı çörek yerim.”

Kemik suyuna çorba sonra. Nasıl da içmek isterim onu…

Elimde üç çeşit bıçak, kasaya doğru ilerledim.

 

 

Gizem Pınar Karaboğa
Görsel: Blanka Tóth – “Murder in the Kitchen”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir