Eski Sevgilimi Nasıl Öldürdüm – III

Eski Sevgilimi Nasıl Öldürdüm – III

…Elimden üç çeşit bıçak, kasaya doğru ilerledim. Bir tane de Sulugöz sakızı aldım sırada beklerken. Neredeyse iki tane alacaktım. Çift sayılar. Sanki işim gücüm iki. Sanki hep 1’den 10’a kadar saymalar var. Dokuzla sonlansa delirir insan! …Ben ne zaman böyle oldum.

Bıçakları bırakacağım. Karar verdim: Bıçakları satın almayacağım. Güneşin Sofrası’nda 1 başıma oturup rakı içeceğim. Lakerdayı böleceğim bıçak ne güne var? Lakerdayı böldüğüm bıçakla çıkacağım Güneşin Sofrası’ndan. Sıradan çıktım ben. ÇIKTIM ARTIK!
Bıçakları tek tek yerlerine yerleştirdim. Bir bir bir. Bir ağırlık kalktı üzerimden. Ellerimi cebime sokup kocaman adımlarla kafaüstü çıktım mağazadan. Bir an sanki kapıdaki alarmlar ötecek sandım. Küçücük bir ürperti… Geçti. Heyt be dedim içimden.
Açın kapıyı 1 ben geldi. 1 rakı söyleyecek, 1 lakerda, 1 haydari, 1 acılı ezme, 1 muhammara… 1 masayı 1 ben için donatın. 1 müzik açın Tanju’dan.
Öğlen 3 rakısını kimse bilmiyor mu? Tek sayı olduğundandır. Tüm masalar boş. 1’inin üzerinde 1 kedi geziyor. Bu kedi beni daha önce tırmalayıp ısırmıştı. Bu kedi. Çok kanamıştı. Öyle çok sıkmıştım ki bu kediyi severken, korkmuştu. Bu kedi. Dile gelse derdi ki: “Bazen çok karanlık bakıyorsun, korkuyorum.” Bu yüzden yaraladı beni. “Bana nasıl bu kadar güvenebiliyorsun?” dedi, kucağımda uyurken de, “güven bana,” dedi. Dedi, dedi.
“Evet teşekkürler, buz alayım,” dedim. Teşekkürler, teşekkürler. Hayatıma anlam kattınız. İşte böyle dikeceğim rakıyı! Evimde çöpler beklesin, kokuşsun. Sokaklarda iri, sarı köpekler uyusun. Babalar çocuklarını terk etsin, yaşlılar portakal yemesin hiç! Bir 35’lik bitsin. Saat 15:30’a varsın. Saatler yakılsın! Kol saatleri, duvar saatleri, masa saatleri… Yakmalı hepsini!
Nazım okumalı! Pipo tüttürmeli. Bir daha hiç ama hiç sevmemeli. İnsan, Nazım okuyup da nasıl küser sevmeye? Denizi, kuşu, gitmeleri sevmeli. Bir daha kimseye sarılmamalı. Şaşırıyorum çünkü. Unutuyorum. Bisiklete binmek gibi sanıyordum. Bir kez sarılınca ben de hep sarılabilirim sanıyordum. Oysa bisiklet hiç yoktu. İşte bu kedi!
Bir gülme alıyor beni. Bir gülme ki… Üç, beş, yedi gülme. Garson bir 35’lik daha getirmekte tereddüt ediyor. Yüzüne asılı o 11 tereddüdü birden sayıyorum: Bir, üç, beş, yedi… Masama bırakırken ona da gülüyorum. Ama sonra ciddileşiyorum aniden. Teşekkürler diyorum. “Şimdi sen rakıyı getirdin ya… pardon siz mi demeliyim?” diyorum.
“Yo, buyrun önemli değil,” diyor. Biliyorum gitmek istiyor hemen. Tuhafım çünkü. Yine de soruyorum: “Sen diyeceğim o zaman.”
Başını sallıyor.
“Sen şimdi bu rakıyı getirip böylece bu masanın üzerine bıraktın ya… şimdi brüt ağırlık burada. Ama sonra masada sadece darası kalacak doğru değil mi? Yani masa sadece darayı taşıyacak. Gerisi hep bende olacak değil mi? Peki benim net ağırlığım ne olacak o zaman?”
“Valla, bilmiyorum ki,” dedi garson alaylı bir sırıtışla.
“Tamam teşekkürler,” dedim, dikeldim yerimde. Gitti. Dudaklarım uyuşmuş. Onu öpmeyi düşleyebilirim artık. Eski sevgilimi, öldürmeden önce bir kez daha öpmeyi. Ama hayır! İnsan ayıkken öpüşmeli. Ayıkken sevişmeli. Ağzımda lakerda tadı. Bıçağa bakıyorum. Elimde bir komik duruyor. Pek keyifsiz geliyor bana. Saate bakıyorum, ne ara 17:00 olmuş? Yakmalı tüm saatleri. Yakmalı. Tutuşturmalıyım diyorum. Evet, çalıştığı kafeyi yakmalıyım, en güzeli bu. “Yakarız konakları!”
Yalnız orada bir kedi vardı, onu kandırıp dışarı çıkarmalı. Bu kedi.

 

Gizem Pınar Karaboğa
Foroğraf: Ezgi Ünal – “Guest of raki table”