Eski Sevgilimi Nasıl Öldürdüm IX “Son Bölüm”

Eski Sevgilimi Nasıl Öldürdüm IX “Son Bölüm”

 

…Çekyatta öpeceğim onu. Çekyatta dizlerine oturup boynunu okşayıp dudaklarını çiğneyecek, onu yatıracak, üzerine uzanacak, üzerimdeki tüm ağırlığı ona yükleyecek, başının altındaki yastığı çekecek, yüzüne bastıracağım. Ben dörtten yüze kadar sayacağım, o on sekizde ölmüş olacak.

Ama uykum geliyor. Sayı saymak benim uykumu hiç getirmez ama uykum geliyor. Koyunların sıra numaralarıyla çitleri atladığını düşünmek benim hiç uykumu getirmez ama uykum geliyor. Kafenin önündeki saksıların altına oturuyorum. Bir şeyler usul usul tıngırdıyor. Başımın üzerindeki çiçeğin uzadığını duyuyorum. Sanki evlerin birinde bir musluk su damlatıyor. Sanki mutfak masasının muşamba örtüsü üzerinde ekmek kırıntıları uçuşuyor. Sanki perdeler arasından bana üflenen bir şeyler var. Sanki, ben tüm gün uyudum da bu gece kafenin saksılarında bir akşam sefası olarak uyandım ve hiç yadırgamadan, hiçbir beklentim olmadan işte böylece yaşıyorum.

Aramızda bir kepenk, onlarca küçük ahşap masa ve sandalye, bir de camlı kapı var. Sonra aramızda bir kepenk, bir de masalarla sandalyeler… Şimdi aramızda bir kepenk sadece. Kato, kepengin arkasında soluyor. Çok yaşlandı artık. Gözlerini yaladığını hissediyorum. Sürekli ıslaklar. Çok yaşlandı. Sık sık nezle oluyormuş. Hiç aksırıp tıksırmıyor ama. Çapaklı, kısık gözleriyle, ağaran tüyleriyle, yanımda durdu. Birlikte soluklandık.

Sıçrayarak uyandım. Üzerime eğilmiş adam da geri sıçradı.

“Kusura bakma abla, iyi misin diye baktım,” dedi. Sol gözünün altında sararmaya yüz tutmuş bir morluk vardı. Tanıdım… O zamanlar kafenin içindeydim. Onlarca masa ve sandalyenin arasında, camlı kapının ardında ben, ‘o’nun karşısında uzun bir bar taburesine oturmuş karamel şuruplu filtre kahvemi içiyordum. Arif, başında şapkasıyla girmiş, beni görünce sohbeti kısa kesmişti. Süt içip eve gideceğini söylemiş, tedirgin gülümseyerek gitmişti. Aslında havaalanında yaşıyormuş.

Kekeleyerek, üstümü başımı silkeleyerek kalkmaya davrandım.

“Yok yok iyiyim,” dedim. Yok yok! “Beklerken öyle…” dedim. Ben kalkamadan o karşıma oturdu.

“Sen de mi buradaki abiyle tanıdıksın?” dedi. Tanımamış…

“Çok iyidir,” dedi. “Ne zaman gelsem bana süt kaynatır, içine şeker kor, verir. Bir de bu şapkayı verdi bana.” Başındaki kasketi gururla kaldırıp sonra başına iyice yerleştirdi.

“Tanırım,” dedim.

“Saat daha erken, gelir ama, bekle! Poğaça filan aldıysa seninle de bölüşür, sakın ayrılma buradan bak, açsan. Sütü beni görünce hemen hazırlar zaten. Ben normalde içerde ayaküstü içerim ama bu kez yanıma alırım. Seninle gider bir yerde birlikte yer içeriz, olur mu?” dedi. “Aslında abinin gönlü boldur, belki sana da süt kaynatır.”

“Belki…” dedim. Keyiflendi.

“Dur ben işlerimi bir halledip geleyim.” Yerdeki çuvalı sırtına attı. Koşarcasına giderken dönüp seslendi: “Dur burada ha!”

Durdum. Biraz sokağa baktım, biraz ışığı sönen sokak lambasına baktım, biraz karşı kafenin tentesine vuran gün ışığına baktım, biraz Kadife Palas apartmanının altın yaldızlı harflerine baktım. Kalktım sonra. Neyi bekliyorum? Aç değilim ki…

Bana sormuştu. Tam şeyden geçerken bana sormuştu; Akmar’a gelmeden, Dorock Bar’ın karşısından el ele geçerken sormuştu: “Seni en etkileyen cümle ne?” diye. “Benimki cümle değil, uzun… Seninki ne?” demiştim. Çünkü ‘o’ şiir sevmiyordu.

“Herkes herkessiz yaşayabilir,” demişti.

Bir pipo kırıldı. 45 liralık… Bir mide ağrısı… Boğazımdan mideme inen bir Buscopan tableti… Boğazımda buruşup içime düşen bir kağıt topağı…

Çantamı açtım. Telefonumu buldum. Düğmesine bastım ışığı yandı. Saat 09:00 Düğmesine bastım ışığı söndü. Telefonumu çantama koydum. Çantamı kapattım. Saat on buçuk gibi gelir. Sağa sola baktım. Çantamı açtım. Saçımı topladığım kurşun kalemi aldım. Çantamı kapattım. Saçımı toplamadım. Kalemi kırdım. Kalemi çıt diye ortadan kırdım. Saksıdaki akşam sefalarına baktım. Saksıda akşam sefası yoktu. İki parça kalemi dikine dikine gömdüm saksıya. Sonra söyledim:

“…”Atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz yan yana düşecek.
Toprağa beraber dalacağız.
Ve bir gün bir yabani çiçek
bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse
sapında muhakkak iki çiçek açacak:
biri sen
biri de ben.””

Yollar yürüdüm. Minibüslere bindim. Başım camda uykulara daldım.

 

Gizem Pınar Karaboğa

Görsel: Ağaç Ağaç – “Timeless Loneliness”

Yazarımız Gizem Pınar Karaboğa, sonlandırdığı uzun öyküsüyle Pozisyon Hatası’ndaki yazılarına bir süre ara verecektir.