Eski Sevgilimi Nasıl Öldürdüm – V

Eski Sevgilimi Nasıl Öldürdüm – V

 

“İnsan eti pişince nasıl kokar, bilir misin?” diye soruyorum. Mendilimi açıyor, kendi gözlerini siliyor. Susmak bilmiyorum bir türlü: “Yanınca sakalı da tutuşur, değil mi? Üzülürüm…”

Mendil satan amca erişemiyor; kamburunu ben kaşıyorum. Gözlerinin çok bulutlu olduğunu söylüyorum ona. “Katarakt,” diyor. İnsan nasıl da körleşiyor. Canetti’nin kitabı geliyor aklıma. Ama söylemiyorum. Bazen böyle işte. Ben pek bir şey söylemedim daha. Ben hiçbir şey söylemedim. Ölmüş karısını anlatıyor bana. Öyle güzel ki ölü olduğu için.

“Hadi,” diyorum, “‘Asker’in Yeri’ne gidip uykuluk yiyelim.”

Bir deve ile bir cüce Kadıköy’ün tenhalaşan sokaklarında yürümeye başlıyor. Onun gölgesi tespih böceği gibi, benimkinden korkuluk olur ancak. Biraz durup Süreyya Operası’nın mor ışıklarına bakıyoruz. Sonra sola sapıp Rexx Sineması’nın önüne geliyoruz. Ona yol boyunca bir şeyler anlattım biliyorum. Hep ”efendim, efendim?” dedi boynunu yukarı çevirmeye çalışıp, elini kulak kepçesine dayayarak. O da bana bir şeyler söyledi. Gittikçe yuvarlandım içime doğru, duyabilmek için. Hiçbir şey anlamadık ve sonra bezdik bu çabadan.

Rexx Sineması’nın önünde aklıma geliyor.

“Burada Woody Allen’ın bir filmini izlemiştik. Salona bira sokmuştuk bir de. Ha bir de beni civcivler gibi beslemişti ağzına doldurduğu leblebilerle.”

“Öyle mi, ben de eşime doğum gününde ayna almıştım,” diyor. Ya da ben öyle duyuyorum.

“Ben de yılbaşında ona lacivert kazak almıştım. Üşümesin diye. Ama ben daha çok üşüdüm sonra.”

“Eskisi gibi değil yazlar artık, diyor. Çok sıcak oluyor. Sakallarımı kesmeli.”

“Olmaz,” diyorum. Yakarak öldüremeyeceğim.

“Türk kahvesini,” diyor. Evet evet en güzel yaptığı şey buydu.

Kırmızı tentelerin altında Asker ağabeyin yarım ekmek uykuluğundan istiyoruz. Masada acı biber turşularından var. Ne severim acının böyle ekşi ekşi kamaşmasını. Oysa ‘O’ tatlı sevdiğimi sanıyordu. Bana filtre kahve yapar, içine karamel ya da vanilya şurubu eklerdi. İçim yana yana içerdim. Ama ben yakmayacağım!

Bir tadım olsun istiyorum. Kolumun içini koklar, kokumu bilir, bana söylemezdi. Bir tadım olsun istiyorum. Ona ben kahveler hazırlayayım.

“Cimri davranmayacaksın,” diyor mendilci amca, “İşin sırrı bu.”

Ayranından içiyor, uykuluğunu kemirip devam ediyor: “Bol bol koyacaksın kahveyi.”

“Şeker eklemeyeceğim ama. Artık şeker yok,” diyorum.

“Karıştıracaksın sonra. Ama uzun süre değil. Sonra fincana alacaksın bir kısmını. Pişirmeye devam… Kalanı da üzerine döktün mü, köpük köpük olacak üstü. Karım Türk kahvesini çok güzel yapardı.”

Aniden neşe doluyor içim. Sanki eteklerimi giyip bir müsamereye çıkacağım. Karar veriyorum; eski sevgilimin çalıştığı kafeye etek giyip giderek ona kahve yapacağım. Ben onu günlerce izledim çünkü. Ben onu yıllarca izledim. Artık o hantal makinelerde kahve nasıl yapılır öğrendim. Ona koyu kahveler yapacağım. Bol bol ekleyeceğim zehri. Karıştıracağım sonra. Ona ikram edeceğim. Gülümseyecek biliyorum. O önce gülümser, gözlerini uzaklara diker. Kahkahası bir kaç saniye sonra gelir. Ardından tam çenesinin altındaki küçük bir kıl topağı yukarı doğru kıvrılır. Sonra bana bakar.

“Biz burada onunla da uykuluk yemiştik,” diyorum mendilci amcaya. “Ama kimseye söyleme, ben bunları yazacağım,” diyorum. Sonra diyorum ki, “Senin hiç bildiğin zehir var mı?”

“Un, şeker, tuz derdi karım,” diyor. “Ama ondan ölmedi, kederden öldü,” diyor.

Diyor, diyor hep diyor. İyi geceler dileyip taburelerden atlayıp gidiyor. Ödemesine izin vermedim diye bana tepeler dolusu mendil bırakıyor. Mendillerimi ceplerime doldurup gidiyorum. Kuruyorum.

Eczaneler çoktan kapandı. Nereden bulunur zehir, hem nasıl istenir? Bir nöbetçi eczane bulsam, ona desem ki: “Bana biber turşusu gibi acı bir zehir verseniz, içi kamaşsa… Güzel güzel, usul usul, güvercinler gibi ölse.”

 

Gizem Pınar Karaboğa
Görsel: Victoria Sims – “…Poison…”

1 Yorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir