Eski Sevgilimi Nasıl Öldürdüm – VI

Eski Sevgilimi Nasıl Öldürdüm – VI

 

…Eczaneler çoktan kapandı. Nereden bulunur zehir, hem nasıl istenir? Bir nöbetçi eczane bulsam, ona desem ki: “Bana biber turşusu gibi acı bir zehir verseniz, içi kamaşsa… Güzel güzel, usul usul, güvercinler gibi ölse.”

Baktım Simitçi İlhan’ın mavi beyaz tenteli simit arabası yerinde duruyor. İlhan yok. Eski havuz meydanı, şişmiş bir göbek gibi yerinde… Etrafında uçuşan güvercinler yok. Mendillerim ceplerimde, çantamda, cüzdanımda. Mendilci amca yok. Ben duruyorum. Ben; meydanın göbek deliği! Mango mağazası kapandı. Yapı Kredi Bankası’nın lacivert köşesi beş katlı Starbucks oldu. Ben öylece… Sahaf Cafe el değiştirdi. Duvarları boyandı. On yedi,on sekiz yaşım… Ben; saplanmış bir raptiye gibi! Soldaki ilk odacıktı, saksılı pencerenin yanıydı, rakı ile patates kızartmasıydı, kırmızı çerçeveli gözlüğü ve çekingen gülüşüyle Yaşar Bey’di. “Oo ne zamandır yoktunuz”du. Ne zamandır yokum; otuz yaşıma basmışım.

Sonra adım attım. En yakın eczaneye gittim. Hani şu tek böbrekli olduğumu öğrenmeden önce yolda sancıyla yığıldığımda beni siyah damalı füme kumaştan eski sandalyelerine oturtup da çay ikram ettikleri. O bilmiyor. Hemen dövmecinin yanında. Buscopan vermişlerdi, kas ağrısıdır demişlerdi. Alt katta da pipo, bong filan satıyorlar. Ağrıyan yeri göstermiştim madam Eleni’ye. İlk pipomu oradan almıştım kırk beş liraya. Başını sallamış, topuzunu düzeltmiş, gül kurusu dudaklarını aralayıp: “Kalp acısı mideye vurur,” demişti. Kırıldı sonra. Oysa ben daha “o”nunla tanışmamıştım. O bilmiyor. Acısını tattım önce. Kahve aromalı tütün… Sonra insan, tüm varlığını sarsıp delmiş o demir çapayı söküp de atamıyor, gidemiyor bir türlü. Göğsünde ağırlığıyla ve paslı zincirlerine asılarak yaşıyor. Vapurlar unutuyorlar vapur olduklarını. İskelelere bağlanıyorlar. Ama nasıl? O bilmiyor, yanıtını dinlemiyor, sadece soruyordu.

Eczane camında, nöbetçi eczanenin adresi asılıydı, bir de krokisi. Biliyordum sabahlara kadar arayacağımı. Günlerce arayacağımı… Ne aradığımı unutup aylarca… Çantama baktım, buldum. Bana aldığı kitap: “Barış Bıçakçı, Bizim Büyük Çaresizliğimiz” İçine de not yazmıştı: “Çabuk vazgeçen sana…” diye. Sonra vazgeçti. En başta vazgeçti. Vazgeçmeyeceğim, o eczaneyi bulacak, en çok sızlatan zehri tattıracağım.

Yürüdüm, onlarca kafeyi geçtim. Analı Kızlı Cafe’deki ablaya el salladım. Gülümsedim. Ben hep gülümserim. Tuana Börek’in önünden geçtim, içeri baktım; pembe mavi tahta tabureler baş aşağı sallanıyorlardı masacıklarda. “O”nu çalıştığı kafede, tezgâhının arkasında, o koca kahve makinelerinin önünde, sallanan bir ipte düşündüm. Fonda, Ludovico Einaudi’nin, Fly parçasıyla çırpınış dansını… Aklımdaki ipi kestim sonra. Ruhumdan bir düğüm söktüm. Kiliseyi geçtim, camileri geçtim, neredeyse meydandaki boğayı devirecektim. Buldum sonra.

Bembeyaz ışıklarıyla şehrin karanlığında bir küçük kutucuk. Cam kapıyı açtım. Tatlı bir çan ötüp duruldu. Üzerime bir şal almak istedim.

“İyi akşamlar, buyurun?” dedi bana siyah saçlı, siyah gözlü, otuzlu yaşlarının ortalarında bir adam. Gülümseyişini bir şeye benzettim de çıkaramadım.

“Aa, şöyle, şöyle oturun…” dedi küçük ilaç kutucuklarını parlatan camlı raflarından sıyrılıp yanıma gelerek. Afalladım, oturdum.

“Fazla mı kaçırdınız biraz?” dedi gülümsedi, kolonya şişesini açarak. Gülümseyişini bir şeye benzettim de çıkaramadım.

“Evet.”

Gülümsedim. O da benim gülümseyişimi bir şeye benzetti mi, hiç öğrenemedim.

“Size su getireyim…” diyerek kalktı. Eczanelerin o gizemli, çekici, ve hep karanlık olan arka kapısından girdi. Kalkıp elime geçen bir kaç ilacı çantama tıkıştırmak istedim ama adam elinde su dolu bardak, altında bir peçeteyle hemen geldi. Hep böyle baş ucumda dikilip durdu. Suyu içtim, bardağı uzattım: “Eğer çok ağrı kesici içersem başım tamamen uyuşur mu? Fareler üfleyerek uyuşturur derler bu doğru mu? Bir fareyi öldürmek isterseniz, sırf evinize girdi diye bir fareyi öldürmek isterseniz, siz değil, bir müşteriniz örneğin. Müşteri demem kaba mı oldu? Şöyle diyelim; şu an için sağlıklı biri, evindeki fareyi öldürmek için koşa koşa size geliyor. Ona vereceğiniz bir tablet ya da toz… Ama bu çok ayıp olurdu. Fareyi öldürmemelisiniz çünkü o küçük, masum bir kemirgen. Eğer bile bile sorular soran birini… Eğer soruları öldürmek isteseniz… İkimiz de tek başına zaman geçirmekten mutluyuz, öyleyse niye birlikteyiz? gibi bir soruyu… Sehpa üzerinde toz gibi, geçmiş zamanı yok etmek gibi, tek kişilik zamanı iki kişilik uzatıp uzun uzun yalnız kalmak gibi… Örneğin şu camları böyle ışıl ışıl hale getirmek için püskürttüğünüz bir mavi sıvı… O nedir? Onu içseniz mesela, midenizi yıkar gibi içseniz… Sadece temizlemek için… Çünkü kalp acısı mideye vururmuş.”

Adam bana baktı, baktı. Yüzüne başka bir gülümseme yerleşti zorlukla. Gülümseyişini bir şeye benzettim, benzettim ve hoşuma gitmedi. Kapıya kadar geçirdi beni: “Haydi gidip dinlenin biraz.”

Çan öyle alaylı çaldı ki arkamdan, ses çıkarmaya karar verdim. Ben, eski sevgilimi tabancayla öldüreceğim.

Gizem Pınar Karaboğa
Görsel: Yan Nam Ko – “Pharmacy”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir