Eski Yeraltı

Eski Yeraltı

[mk_padding_divider size=”100″]

“Direk” ya da “direkman” (özellikle böyle yazıyorum; buna değineceğim dile ilişkin ahkâmlar keserken, bir nevi kendime not demem o ki) itiraz ederek başlayayım istiyorum. Bir kere bir şeylere “yeni” dediğimiz anda bu şeyin bir eskisinin var olduğunu kabul etmiş oluyoruz. O halde “yer altı” (ben yeraltı yazıyorum, alet inatla ayırıyor yer ve altı sözcüklerini, çok manidar buldum bunu da) nedir? Yerin altında bir yerlerde üretilmiş edebiyattan bahsediyor herhalde, değil mi? İlk bakışta öyle yani. Ortalama zekâ kâfi bu kadarını kavramaya, gel gör ki o iş öyle değil. Yerin altına bakarken biz, onlar bildiğin kapılarında geleceğin kutsal devletleri holdinglerin bayrakları dalgalanan camdan kulelerde, “piar” çalışmaları yaparak aşırı marjinal yazarlar kurguluyorlar. Aa kuşa bak, demenin çağdaş hali adeta. Buralara çok girmeyeceğim çünkü akademisyen değilim ben. Akademisyenler alaka gösterir, araştırır, belgeler, tezler yazarlar bu mevzuda ileride. Yani umarım öyle olur. Umuyorum bir başıbozuk İngiliz akademisyenin çıkıp memleket edebiyatına sarmasına muhtaç olmayız.

Yeraltı. Sen Bim’e gitmiyor musun kardeş? Ben A101’e gidiyorum ekmek almaya. Yani hangi yerin altı yahu? Yeraltı edebiyatçısı marjinal ötesi, sikimsonik bir hayat mı sürmeli, sürüyor ya da ki, yazdıkları “normal” dışı. Toplumun ötelediği, yalnızlaştırılmış, terk edilmiş, edebiyatın konusu hiç olamamış insanları mı yazıyoruz oğlum biz?

Ben yeraltında yaşıyorum mesela. Ev de yerin bir kat altında, kot farkı derler hani, öyle. Hayatım komple dip! Alış veriş etmem pek öyle, ancak ihtiyacım olursa. En son spor ayakkabım vardı bir tane, yırtılmış, tabanı açılmış falandı geçen sene, bir sene daha giydim havalar sıcak nasılsa, diyerek. Şimdi parayı denkleştirebilirsem yenisini almayı düşünüyorum. Aklıma gelirse düşünüyorum yani. Tam kapıdan çıkarken geliyor çoğu aklıma. Yok, nayk mayk da değil; hatırlamıyorum neydi markası, geçerken sokaktaki bir ayakkabıcıdan almıştım. Gezi’de mayk ayakkabınızla devrim yapmaya gelmişsiniz diye laf sokmaya çalışan sosyal bir izmin hobicisi tayyareler çıkmıştı, demek benzetmişler yaparken tipini mayka. Şimdi benim bu tutumum, yani spor ayakkabıyla aramdaki bu mesafeli ilişki, her ayakkabı dediğimde aklıma Hrant geldiğinden mi, yoksa sadece sosyeteyi “Ay aşırı marji haağtun!” diye inlettiğimden mi? Yani ben miyim anormal de bunlar normal? Tamam benim boynum eğri de bu sinek nere konmuş kardeş?

Eskimiş bir yer altı yok. Hiç olmadı. Bir Henri Darcır kolay yetişmiyor. Türkçe’nin kafası zaten karışık. Misal pazarda abi “Vaşington Portakal” yazmış kâğıda, ama TRT’yi açıyorum New York’ta hava parçalı bulutluyken, İngilizin London dediği Londra’da hava açık.

Neyi, kimi yazıyorduk da yer altı yaftası yiyip kitapçılarda özel raflara koyulduk bir kenara, nece yazıyorduk da böyle olduk kısmına gelirsek. En ballı badem kısmı bu zaten. Anlatım biçimi sokak diline yatkınsa yeraltısın sen canım benim. Sokakta nasıl konuşulduğu mühim değil, TRT Türkçe’si âşık olacaksın, öyle yazacaksın. Türkçe yazıldığı gibi okunmaz, okunduğu gibi n’apılırdı?

Bozuk bir Türkçe’yle yazıyorsan; misal lafa başlarken not ettiğim gibi inatla “direkt” yerine (yani doğrudan) direk ya da direkman yazıyorsan, ile bağlacını gerekli gereksiz cümle içinde defalarca kullanıyorsan ya da bir başka deyişle kaynaştırma harflerini ilkokul öğretmenin borçları hesaplarken öğretmeyi unutmuşsa sana, sen de zahmet edip öğrenmemişsen, ismin hallerinden bihaber, de bağlacını her gördüğün yerde (yer de) aman ha, ben ayırayım da neme lazım, diyorsan, bu aklıma gelen basit yazım hatalarından öte iki lafı bir araya getirip insan gibi kendini ifade edebilmek yeteneğinden yoksunsan yani Türkçe’yi 100 ilâ 400 sözcükle yaşıyorsan anadilin olduğu halde, sen yeraltısın koçum!

Şimdi bu verdiğim örnekler ya da tanımlamalar ya da sayıklamalarımdan anladığınız üzere yer altı dedikleri “hede” aslında tek bir “şeyi” ifade etmiyor. Mustafa Kemal gibi kısacası; herkesin kendi Mustafa’sı, Kemal’i var.

Bir kere altına gireceksek, “yer” neresi? Zemin çok mühim kanaatimce. Zemini olmayan bir “alt” nasıl “kültür” yaratır? Kadıköy Doğu Sahilinin neresine düşer? Moda’dan aşağı Kasımpaşa mı, Sentırıl Park mı? Ulusam sesimi duyar mısınız mısralarımda? Gibi gibi deli sorular aklımda.

Bir itirazım da “yeni yer altı” dediğin şeyin isim babalığını da yapmış olarak böylece, benim yaptığım edebiyat, diyerek kendini bir nevi ışıklı tabela misali dikmen sevgili dostum. Niyetinin bu olmadığını düşünüyor, biliyor, inanıyorum ancak söz uçuyor malum. Orada ifade çok ince bir hat üstünde duruyor; benim yaptığım edebiyat da böyledir, bu yeni yer altı dediğim “şey” gibidir işte, demek lazım, bunun altını kalınca çizmek lazım.

Dil konusunda üzülerek ve muhakkak dile getirmem gereken bir diğer konuda şudur; gelen dosyaların birçokları çeviri metinler değiller belki, Türkçe yazılmışlar ama Türkçe düşünülmemişler. O ne demek, diyeceksiniz, anlatayım. İngilizce düşünüyor ama Türkçe yazıyorsun, hayal et. Edebildin mi? Atla uçağa, git o zaman şekerim ya da kalacaksan, hiç değilse Türkçe yazma. Lütfen. İngilizce cümle yapısı ve bazı kalıp kurallarla Türkçe yazmaya kalkıştığında çok tuhaf bir dil çıkıyor meydana. Bu tuhaf dil korkarım ki geleceğin Türkçe’sidir: Türkilizce!
Dil bahsi çok acılı ve uzun, ancak şu kadarını söylemek gerekir ki, Türkçe, yani yaşayan, konuşulmakta olan ve yöre ayırt etmeksizin konuşulmakta olan Türkçe mutlaka önemsenmeli, bu tutum şimdinin “milli, yerli” faşist söylemiyle bulandırılmamalı. Her dilin insanlığın mirası olduğu hakikatiyle düşünülmeli ve bir dilin, bir başka dilin hegemonyası altına girişine yeri gelince ana avrat dümdüz girişerek karşı koyulmalıdır. Ne demek bu? Edebiyat müfettişliğine mi soyunacağız yani, hayır. Kuralları anlatımda, kurguda yıkarken, dil meselesinde hassas hatta gerekirse (ki gerekir) “hasssas” olacak, dili araştırmaya çabalayacak, önce dil üzerine düşünüp, sonra dilin zenginliğini düşündüreceğiz yazarken. Araştırmak deyince bu Avrupalının yaptığı yenilikçiliklerden bahsetmiyorum, yanlış anlaşılmasın. Dada dede lazım değil bize. Bize lazım olan zaten bizde var. İşte hakiki yer altı odur. Bunu keşfe ihtiyaç var bence. Beni en çok, en önce benim yazdığım dilde düşünülmüş, karalanmışlar alakadar ediyor. Bunları unutarak Conileşmenin manası yok ve bu Coni zaten edebiyatın değil, şirketler tarihinin konusu olacaktır neticede.

Övülen, yükseltilen ya da “trend” yapılan, daha Türkçe tabiriyle baştacı edilen “şeylere” dikkatle bakmak, onları incelemek, onlardan mümkün mertebe faydalanmak ve uzak durmak yerine, onları dönüştürmek yahut onlara alternatif olacak alanlar, işler, araçlar yaratmak şarttır. Bu çaba bir çeşit “kavram tanımlamaları” çalışması, yamulmuş algıyı bükerek doğrulaştırmaktır desek yeridir. Bu içi boşaltılmış, sonra da başka zımbırtılarla doldurulmuş kavramları tartışmak gerekir, diye düşünüyorum. Bu kavramları doğru bardaklara geri doldurmak, yeni yahut öz-hakiki bir yeraltı ilk kez var olacaksa, metinler aracılığıyla nasıl, ne şiddette yapılmalıdır, gene tartışmak gerekir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir