Eşyanın Kötü Tadı ve Gerçek Hayat

 In Alengirli Mecmua, Poetikal, Pozisyon Hatası
Yeni Latin Amerika edebiyatının geçmişi çok eskilere gitmiyor, çok çok elli yıl gerilere götürebiliriz bu edebiyatı. Bağımsızlık savaşının birinci aşamasında Avrupa egemenliğinden kurtulduktan sonradır ki bu ülkelerde bir sanat ve edebiyat özgünlüğünün başladığına tanık olabiliyoruz. Yine de olup bitmiş değildir bu. Bir oluşum süreci içinde sürüp gitmektedir. Hakçası, Latin Amerikalı yazar, bugün de büyük ölçüde Avrupa kültürünün ve edebiyatının değerleriyle beslenmektedir. Şöyle diyelim: Latin Amerikalı yazar bugün bu kültür ve edebiyatı yerel değerlerle kaynaştırma aşaması içindedir. Ama Avrupa kültürüyle yerel kültürün bireşiminin, Latin Amerikalı yazarın eliyle, Kuzey Amerika’ya karşı bağımsızlık savaşında değerli bir silah oluğu da bir gerçek. Kıtanın toplumsal yapısında yaşayakalmış feodal değerlerle Batı değerleri yan yana, iç içedir. Latin Amerikalı yazar, özellikle son yirmi beş yıl içinde bu verilerin çok değerli ve gerçekçi bir tanığı olmuş, kıtanın uyanışında büyük rol oynayacak veriler hazinesi ortaya koymuştur.
Avrupa egemenliğinden siyasal anlamda kurtuluş 1810-1826 yılları arasında gerçekleşmiştir. Gerçek bir kültür uyanışı da bu tarihlerden sonra başlar. Önce, başta Fransız ve İspanyol edebiyatına olmak üzere, büyük bir öykünme dönemine girilmiştir. XX. yüzyılın ilk yarılarına kadar Latin Amerika yazarı hep Avrupa sanatını, Avrupa okullarını izlemiştir.
1900’lerden sonra ise kıta kendi yazarını çıkarmaya başlamış, Latin Amerika üretici edebiyat aşamasına girmiştir. Kübalı José Marti, Nikaragualı Ruben Dario, Şilili Gabriela Mistral (1945 Nobel Ödülü) bu dönemin öncüleri olmuşlardır. Daha sonraki kuşak ise bugün bütün dünya dillerinde tanınmış, romanda, özellikle de şiirde, özgün, güçlü temsilciler getirdi: Neruda (Şili), Asturias (Guatamela), Nicolas Guillen (Küba), R. Gonzales Tunion (Arjantin), Virgilio Pinera (Küba), José Icaza (Ekvador), Octavio Paz (Meksika), Jorge Amado (Brezilya).
Latin Amerika yazarlarının yapıtlarında yerel ayrım ve özelliklerden sonra büyük bir kıta hareketi görüyoruz. En çok da Neruda’nın yapıtında beliriyor bu. Büyük yapıtı Evrensel Şarkı’da çok belirgin olarak ortadadır. On beş bölüm olan bu şiir anıtında yalnız Şili’yi değil, bütün Güney Amerika’yı anlatır Neruda. Hatta zaman zaman Kuzey Amerika halklarına çağrılarda bulunur. Amerika insanı nedir, nasıl ezilmiştir, sunduğu kurtuluş çiçekleri (kahramanlar) kimlerdir? Hayınlar kimlerdir? Toprak, insan öğesiyle birleşerek tarih boyunca yurt-toprak niteliğini nasıl kazanmıştır, Amerikalının dayatma gücü nerden gelmektedir, dostlar kimlerdir, düşmanlar kimlerdir, şiir özgürlüğün hizmetine nasıl girecektir? Yer yer lirizme girip girip çıkan bu büyük destanda bunları anlatır. Evrensel Şarkı’nın V. bölümünde “Göksel Şairler” adlı şiirde, kıtanın talanı sırasında ses çıkarmayan, ya da Batı şiirinin uzantısı üstünde oyalanan Latin Amerika şairlerini kınar; “Gide’ciler”, “Rilke’nin gizem peşindeki enikleri”, “düzmece büyücü varoluşçular”, “bir mezarın içinde yaşayan gerçeküstücü gelincikler”dir onlar; sömürücülerden, doların avukatlarından, Şilili varlıklı zıpırlardan, kıtadaki oligarşilere omuz veren çıkar kümelerinden geri kalır yanları yoktur. Sanırım, bugüne dek yazılmış siyasal şiirin en yüce örneğidir Evrensel Şarkı. Mayakovski de, Eluard da, Aragon da, Nâzım Hikmet de siyasal şiir üstüne önemli yapıtlar verdiler. Tek tek çok güzel siyasal şiirler yazdılar. Ama bütün öğeleri sürekli olarak kullanarak siyasal şiirin bir çeşit sistematiğini ilk kez Neruda kurdu. Bir insan değil, bir ülkenin değil, koskoca bir kıtanın öfkesi, umudu, dayatması var Evrensel Şarkı’da. Bu niteliğiyle, şairler içinde haklı olarak en büyük etkinliği de o sağladı. Ve adını çağımız şairlerinin en büyüklerinin arasına yazdırdı.
Neruda ilk şiirlerini yayımlamaya başladığı sırada Fransa şiirinde sembolizm son büyük parıltılarını yaşıyordu. Apollinaire ve arkadaşlarının şiire getirdikleri yeni espri ortalığı kırıp geçiriyordu; Dada’nın patırtıları arasında gerçeküstücülük patlamak üzereydi. Neruda yüksek öğrenimi sırasında Santiago Üniversitesi’nde Fransızca’yı öğrenmişti. Bu yüzden Fransız şiiriyle yakından ilgileniyordu. Baudelaire’e, Rimbaud’ya büyük bir hayranlığı vardı. İlk şiirlerinde Fransız şairlerinin büyük etkileri görülüyor. Hatta bu arada pek önemli olmayan bazı şairlerin de. Ama Neruda kısa sürede gerçek ustaların kimler olduğunu fark etmiş, bu ona kendi şiirini değiştirme, kendine özgü bir şiir kurma olanağı da vermiştir. Doğallıkla bağlı bulunduğu İspanyol şiiri içinde ayrı bir devinim yarattı Neruda. İspanyol şiirinin geleneksel coplas (dörtlük) geleneğini kırarken bu dilde ayrı bir gerilim meydana getirdi. Yeni bir şiirin peşine düştü.

Pablo Neruda, fotoğraf: Sergio Larrain, 1957

Nasıl bir şiir? Saf olmayan bir şiir. Şöyle anlatıyor Neruda bu şiiri: Tere batmış, dumana gömülmüş, zambak ve sidik kokan, ticaretin ezmeye çalıştığı, yasaların içinde, yasaların ötesinde bir şiir; üstümüzdeki giysiler gibi sabun lekeleri taşıyan, gövdelerimiz gibi karışık bir şiir; utanç verici davranışlarımız gibi, gözlerimiz, bilgiçliğimiz gibi, kinimiz, aşkımız, antlarımız gibi, siyasal bağlanmalar, kafa tutmalar, kuşkular gibi, sözlerimiz gibi, havyanlar gibi, kararlar, vergiler gibi karman çorman, saf olmayan bir şiir; sonunda güvercinin pençesiyle perçinlenen kusursuz bir şiir; üstünde buz izleri, diş izleri bulunan, terimizle, belki de alışkanlıklarımızla hafifçe ısırılmış, dokunmanın yüce isteğini taşıyan, bu arada “eşyanın kötü tadını taşıyan” bir şiir.
Ama anlaşılıyor ki, Neruda eşyanın kötü tadına bağlamıyor şiirini, şaire ondan korkmaması gerektiğini söylüyor. Böylece bağlanma ile şiir sanatındaki özgürlük arasında bir uzlaşma, bir uyum sağlamaya çalışıyor. Yaşanan hayatı görmek istiyor şiirde. Bununla yetinmiyor. Yaşanacak hayatın güçlü izlerini de taşısın istiyor şiir. Ek bir dünya yaratmak değil onun şiirden beklediği; dünyamızı büyütmek istiyor.
Şiir, dünyayı değiştirmenin araçlarından biridir. İnsan, şiirle “yeri ve formülü” bulacaktır. Şiir, insan bilincini daha ilerde bir yere atacak, insana yeni duyumlar, yeni nitelikler kazandıracaktır. Var mıdır böyle bir hayat? Vardır böyle bir hayat. Olacaktır. Nerval’in çıldırmadığı, Mayakovski’nin kendine kıymadığı, Lorca’nın kurşuna dizilmediği bir hayat.
Şiirle nasıl başarılabilir bu? Sorunun karşılığı: Şiirle de başarılabilir. Einstein’in ilginç bir sözünü anımsayalım: “Bütün bilim aslında günübirlik düşüncenin bir çeşit arınmasından başka bir şey değildir.” Şiir de öyle. Şiir, her türlü şiir, lirik şiir bile, bu doğrultuda insanın genel bilgisini, genel bilincini hazırlamaktadır. Dil düşünmenin taşıtıdır. Şiirse, dili ona en iyi hazırlayan olanak. Böylece şair hem günübirlik çalkantılar içinde olmakta, hem de insanın dünyaya uyarlanmasında gücül olanaklar taşımaktadır. Apollianire de demiyor muydu: “Biz ki hep geleceğin, sınırsızın sınırlarından çarpıyoruz.” Neruda şiirin bu uzun vadeli işleviyle yetinmiyor, insanın dünyaya, insana uyarlanması sorununu didikleyenlerin de öncülerinden biri oluyor. Siyasal plana kayarak daha büyük bir etkinlik yaratıyor. Şili’nin sorunlarını, Latin Amerika sorunları içinde, onları da dünyamızın sorunları içinde görmekte büyük bir başarı sağlıyor. Siyasaya kaydığı zaman sesi hırçınlaşıyor, sesi yükseliyor, öbür planlarda kimi zaman yumuşuyor, elini omuzunuza koyarak dostça konuşuyor, lafları Aragon’unki gibi bir renklilik, Eluard’ınki gibi kardeşçe bir kıvam kazanıyor. Nâzım gibi sürgün duyguları içinde hüzünleniyor. Bitkileriyle, deniziyle, böcekleriyle, insanlarıyla, tarihiyle, insan çatışmalarıyla, bir kıtanın bütün bir duyarlığını, bütün bir şiirini seriyor önümüze. Büyük bir bitek bir şiir onunki. Bir yerde bütün dünyayı kapsayan bir şiir. Dünya sanatını aşamalarıyla, okullarıyla tatmış, görüp geçirmiş, onlardan süzülerek, kimi zaman koparak, kimi zaman onları aşarak kendine özgü bir söz ve duyarlık ve coşku bölgesi yaratmış bir şiir.
Neruda’nın şiirinde imge çok önemli bir öğedir. Bir imge çağlayanı olmasından ötürü onu kökte gerçeküstücülere bağlayanlar da olmuştur. Kuşkusuz gerçeküstücülerden de yararlandığı yerler vardır. Ancak bunu fazla büyütmemeli. Çünkü Neruda’da imge başka bir şeydir. Şöyle diyebiliriz: Neruda’da imge doğal olanın yanına insani bir öğe katmaktadır. İnsana özgü bir şeydir imge, insanca bir şeydir.
Ayrıca Neruda kendi getirdiği bir retorik içinde eritir imgeyi. Böylece onun yapıtında gerçeküstücülerde hiçbir zaman olmayacak bir şey olur: Düşünce her an kendine kolayca bir çıkış kapısı bulur. Neruda’nın şiirlerini çevirirken onun söz hazinesine, retoriğine dikkat etmek gerekir. Birçok şiirini, hatta o kitabını, ya da bütün yapıtlarını okumadan tek bir şiirini çevirmeye kalkmak yanlışlara götürebilir çevireni. Sözgelimi onun çok sevdiği, çok kullandığı “tünel” sözcüğü Fransızca çevirilere “uçurum, çukur” olarak geçmiştir. Oysa Neruda bu sözcüğe değişik yerlerde değişik anlamlar yüklemektedir.
Neruda üstüne bugüne dek fazla kaynak yoktu Fransızca’da, İngilizce’de. Almanca’da olduğunu da sanmıyorum. Yirmi yılı aşkın bir süredir çağımızın en büyük şairlerinden biri olduğu söyleniyordu. Ancak bu kanı uzun inceleme yazıları yerine anı niteliğini aşmayan dergi yazılarıyla geçiştirilmekteydi. Batıda, Jean Marcenac’ın, Seghers’in “Günümüz Şairleri” dizisinde çıkan kitabı dışında Neruda üstüne kitap da yazılmamıştı galiba. 1950’de yayımlanan Evrensel Şarkı, 1952’de Fransızca’da üç cilt halinde basılmış, kısa sürede tükenmişti. Hele birinci cildi bulmak baştan beri olanaksızdı nedense. Ama son yıllarda şiir kitaplarının Batı dillerinde peş peşe yayımlandığını gördük. Nobel Ödülü bu büyük şairin yapıtını daha fazla yayacağı gibi onun üstüne yapılan çalışmaları da artıracaktır.
İspanyolca’nın yaşayan en büyük şairinin bütün yapıtlarını Türkiye’de okumak dileğindeyiz. Şiirimize bir kan dolaşımı getirecektir.
 
 
Cemal Süreya, 1971
Recommended Posts