Facia

I.

Her şeyin bir anlamı olmalıydı. Yoksa bu ne karanlık ve korku? Acı çekeceksek bunun bir anlamı olmalıydı. Mesela bir seyyahın üç gözü olmalıydı, gibi laflar olmamalıydı. Ya da, 10 kurşunla ölmedi, gibi. Başa dönersek, o zaman da deliydim. Büyük kafalı zayıf bir deli. Kafam o kadar büyüktü ki bazen, mahalleden arkadaşlarım yardım ediyordu taşımama. Eve kadar götürüp yastığıma bırakıyorlardı. Solda her daim şeytan ve tanrının oynadığı o sonu gelmez oyun sahneleniyordu. Şeytan takım elbiseli bir düdüklü tencere satıcısıydı. Tanrıya değildi garezi insanaydı. İnsandan nefret ediyordu. Nasıl olur da çamurdan yaratılmış bu varlık onun gibi ateşten var edilmiş bir varlıktan üstündü? Secdeye hayır, dedi ve lanetlendi. Tüm kadim ve karanlık bilgileri topladı. En büyük silahı ise delirtmekti. Aynalarda görünürdü ilkin sonra bahçelerde, ormanlarda ve simyalarda. Evlerde yer edinirdi. Çamaşır makinelerinde ve ütülerde. Kısacası her çağda, çağa uyarak her yerde. Buraya kadar her şey normal. Fakat kuyuda gözyaşlarımızı bile acıtacak kadar çok bilgi var. Yusuf Peygamber bir yandan da bu kuyudan çıkmak istemedi. Orası kimsenin elleyemediği sonsuz bilgilerle doluydu. Dingin bir rahimdi. Huzurdu. Bebek neden ağlar ilk doğduğunda? Basit; rahatı bozulmuştur.

II.

Bebekken uyuduğum beşiğin yanına siyah bir küp düştü. Hatırlıyorum. Belki de bebeklikten hatırladığım tek anı bu. İçinden bir şeylerin kırılma sesleri geliyordu. Beşiğimde doğruldum ve bu tuhaf nesneye bakmaya başladım. Çatırt, çuturt, çıtırt… Birileri içeride bir şeyleri yok ediyorlardı. Bir anda siyah küpün kapısı açıldı. Üç yeşil bebek çıktı içinden, ellerinde demirlerle. Tupları öldürdük, dedi biri. Tuplar artık sana zarar veremeyecek, dedi bir diğeri. En sondaki bir şey demedi. Tuplardan kalan kırıntıları çıkarıp ışınla yaktılar ve siyah kübe binip gittiler. Hissettiğim şey sadece üzüntüydü. Potansiyel oyun arkadaşlarımın gidişi beni üzmüştü. Korkmadım. Bilakis onlar tupları parçalarken neşelendim. Bilirsiniz vurdu kırdı hareketleri her bebeğin ilgisini çeker. Yıllar sonra bir bar tuvaletinin kapısında o ânın resminin yapıldığını görecektim. Siyah bir küp ve üç yeşil bebek. Klozette otururken şöyle düşünmüştüm: Bu gece güzel olacak!

III.

Bir düşünelim: Halüsinasyon gören birine “deli” diyoruz. Fakat ben buna “boyutlar arası yolculuk yapmak” diyorum. Şeytanla tanışmış birinin misafiri oldum. Henüz başıma bu çeşit bir şey gelmemişti. Şeytanı sordum. Düzgün adam, filan dedi. İyi giyiniyor, dedi. Sağ kulağı hafif kesik, dedi. Elimi kulağıma götürdüm. Bir İstanbul Cumartesisi benden onun bir kısmını Ömer Hayyam’da aldılar. Üç el ateş ettiler ve bir mermi kulağımı parçaladı. Acile gittik. Sordular. Düştüm, dedim. Dikip ve sarıp gönderdiler. Benim de sağ kulağım kesikti. Ona gösterdim. Arasında bir ilişki kurmasını bekledim. Sen güvercin boğamazsın, dedi. Boğamam, dedim. Ama o kuşa hiç dokunmadan bunu yapıyor, sende vicdan var, dedi. Ekledi: Fazla vicdan bir süre sonra insanın içinde bir kara delik oluşturur. İnsan içine göçer ve delirir. Öyle oldu. Vicdandan mı bilmiyorum ama başka bir İstanbul Cumartesisinde etrafımda Marsça konuşulunca şişeyi bayağı bir devirecektim. Ki bu son olmayacaktı. Şeytana selam söyle, dedim o kırığa. Cehennemde selam da yoktur kelâm da, her şey sessizce vuku bulur, dedi. Korktun mu, dedim. Ben sadece dolaşmış ipten korkarım, dedi. Onu gördüğüm an beynim de sürçer çünkü.

 

Onur Sakarya
Görsel: Bradley Post – “A Day in a Life”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir