Godoş’u Beklerken

Godoş’u Beklerken

Ayaklarımı kesmemeliydiler. Ayaklarım, yürüdüğüm yoldu. Sevdiğim Ayla ile buluşmaya giderken bu ayakları kullanıyordum! Dostum Necati’nin cenazesine bu ayaklarla katıldım. Lanet olsun! Benden önce onlar biliyordu insanın ayaklarının en güvenilir, en sıcak, en yanılmaz hafızası olduğunu!

Ayaklarım çok kanadı. Kan akıp aklımdaki yolların üstünü kırmızıyla kapattı. Kafamı kesseler düşünemez kurtulurdum. Ellerimi kesseler, uzanamaz, tutamaz, düşlerime tutunamaz, gerçeklere sarılamaz, kurtulurdum. Ama onlar ayaklarımı kesti. Asfaltın üstüne anılarım olmadan yapıştım. Ayaklarım çok kanadı. Lanet olsun!

Dar bir hücrede bağlı, çaresiz, yalnız, kurutulmuş bırakıldım. Çocuğunu sokak ortasında döven bir kadını ikaz ettim diye ‘Güvenlik Teşkilatı’nca tutuklandım. Suçum, aile huzurunu bozmak, sokak ortasında bağırarak camları titretmek, çarşının iç dinamizmini dağıtmak, dünyayı yörüngesinden çıkartmakla tehdit etmek ve bir kadını ağlatmaktı. O kadar haklıydım ki susmak zorunda kaldım. Tamamen haklıysanız, genelde tamamen susarsınız.

Sorgulama berbat bir mekaniklikteydi.

O saatte orada ne arıyordun?

Neden o kadını tartakladın? Neden o kadına bağırdın? Neden o kadını tartaklayıp neden o kadına bağırdın da başka bir kadını tartaklayıp başka bir kadına bağırmadın?

Neden hiç yakışmadığı halde o yeşil kravatı taktın?

Neden bu dünyayı beğenmediğini her yerde beyan ettin de bu dünyadan başka bir gezegene kaçmak için planlar yapmadın?

Sorgulama her gün birbirinden abes sorularla güçlenerek ve güçsüz bırakarak devam ediyordu. Hücrede hep Kel Mahmut ve Şopenaur lakaplı iki polis vardı. Sürekli ‘Godoş’ lakaplı birinin buraya gelip sorgulamanın nihayete ereceğini, benim suçsuz olduğuma inandıklarını, yine de bir suçum varsa Godoş gelmeden itiraf edersem daha iyi olacağını söylüyorlardı. Suçum yoktu. Dünyayı beğenmiyordum ve annelerin çocuklarını burunlarını kanata kanata dövmelerine karşıydım. Halka açık yerlerde sigara içmiyor, televizyondaki politikacılara sadece içimden küfür ediyordum. Her ne olursa olsun hapis yatmış insanlara, orospuluk yapanlara, hiçbir şekilde çok para kazandıklarına inanmadığım dilencilere ve sokak çalgıcılarına saygı duyuyordum. Babam kendi halinde bir ölü yıkayıcı, annem arada mevlitlere giden duahandı. Ben tamamen normaldim. Neden dünyayı yörüngesinden çıkartmakla suçlanıyordum? Ben Tahsin adında, ayakları koparılmış ve hâlâ Tahsin isminde olan bir vatandaş olan ben, olan olmayan her şeyden suçlanan ben, otobüs beklerken bile fikrime düşen saçma telaşlardan ürperen, tedirgin olan ben, şimdi de Godoş’u bekliyordum!

Godoş ne zaman gelecek?

Biz de bilmiyoruz. Bekliyoruz işte.

Sonraki üç gün iplerimi gevşettiler. Bir hafta sonra da tamamen çözüldüm. Artık hücrede, hücreye özgü kısıtlı bir özgürlükle volta atabiliyordum. Godoş gelmiyordu. Gökyüzü yoktu. Hayatım tamamen değişmişti. Kel Mahmut ile Şopenaur’un suyuna gitmeye karar verdim. Karşılığında sigara, temiz çarşaf ve bol muhabbet aldım.

Yeni hayatıma tam alışmıştım ki gelmeyen Godoş’un haberi geldi. Güvenlik önlemlerini genişletin! Kesilen yerlerini yenileyin.

Beni yeniden bağladılar. Kesilen ayaklarımın yerine yeni ayaklar diktiler.

Bu ayaklar da kimin dedim?

Bu ayaklar, Vietnam’da yanlışlıkla öldürülen hamile bir kadının dediler. Ertesi gün karnım şişti ve beynim bana ait olmayan görüntülerin flaşlarıyla acı acı yankılandı. Rüyamda üstüme sürekli bombalar, uçaklar, trenler düşüyordu. Karnım saat başı şişiyordu. Kara tarihimizin çirkin döşenmiş taşlarında adımı sayıklaya sayıklaya, yüzlerini bile görmediğim ama acılarını midemde tutarak şiştiğim şişirdiğim insancıkların adlarını sayıklaya sayıklaya, müphem bir izi, yaralı bir tavrı doğurmak üzere ölüyordum.

Godoş gelmiyordu.

Bir hafta sonra içi kanla dolu bir maşrapa doğurdum. Hücre gardiyanları doğumdan sonra beni yalnız bıraktılar. Maşrapadan ciyaklayan bebek sesleri ve ağlayan kadın çığlıkları duyuluyordu. Bu sesler arttıkça içindeki kan fokurdayarak dışarı taşıyor, düştüğü yeri harlı patlamalarla dağlıyordu. Sonunda susuzluğa dayanamadım. Maşrapadan kanı içtim. Kendi kanımı, kendi doğumumu, kendi korkularımı içtim.

Ben hangi hamilenin içindeydim? Bu sürekli ufalan karında kimin içinde hapistim? Soruları ağzımın kanıyla duvarlara sıçrattım. Duvarlar yerlerinden oynadı. Hücre gölün içine gömüldü; çölün kumlarına battı. Okyanusta yüzdüm, denizde boğuldum, su damlasında yenilendim. Acı ve yüzdeki hakikatte rendelenmiş sivilceler! Yeniden dirildim. Yeniden ölmek için.

Godoş gelmiyordu. Annem mevlüdümü okuyup babam ölümü yıkarken kuraklıktan seller üreten bir Tanrı, beynime, ruhuma, vücuduma yeni peygamberler atıyordu.

Bana inanmayın! Ben sadece bir kadına bağırdım. Külçeler sallandı. Kuyumcular soyuldu. Köylere kör mimarlar atandı. Godoş gelecek ellerim çözülecek derken; bileklerime yeni ayaklar diktiler. Başkasının yürüdüğü yollar, her koşulda bir başkası olan herkesin çizdiği taslaklarda ileri geri oynayan yırtık, yamuk, bungun plan… Kurtulamazsın anılarından başkasının ayaklarıyla olsan da. Kurtulamazsın ayak izlerinden, ecelden, pamuk helvalardan, omurgalı oluşunun dayanılmaz idrak kesintisinden. Senin öldüğün yerde o bir gül satın almıştır belki de hiç kimseye vermemek adına. Senin dolmuşu kaçırdığın noktada o bir trenin altında kalmıştır. Olabilir, olur ve olmuştur. Kim bilir? İkiniz de aynı yatakların farklı çukurlarında gelmişsinizdir başka kadınların ağızlarına, omuzlarına, omuzlarındaki dövmelere.

Ama Godoş gelmiyor. Godoş, gelmemekle ünlü bir Tanrı parçası. Kapıyı açamayan, açamadığı için sinirlenip kırıp geçen bir maymuncuk gibi. Sen kapısın! Ama görünürde çilingir yok! Kafka mı o gelen? Hayır, Godoş’un gelmeyişi zorluyor kilidi. Annen mevlüdünü okurken sırıtmaya başlıyor. Özür diliyorum ya, sinirim bozuldu diyor. Baban, cesedini yıkadıktan sonra yemek söylüyor. Babama tavuk döneri çağrıştırıyor kıpırdamayan etim.

Ben Tahsin adında bir bekleyenim. Hatırlarım ve ağlamaklı olurum. Hatırlarım ki Ayla’ya doğum gününde baston almıştım. Seninle yaşlanmak istiyorum hesabı. Hesap mı? Kapandı o. Ama ben hatırlıyorum. Bastondu, kahverengiydi, cilası huzur kokuyordu ve yaşı unutuluştan olan bir adamdan alınmıştı. Kim bilir kimden çalmıştım bu baston fikrini. Ama işte bu yüzden buradayım. Bastonu değil bastona dair olan fikri çaldım diye. Bir fikir hırsızıyım ve fikirsizlikten örülmüş bir hücrede tutuluyorum. Bambaşka bir dünyayı aydınlatmaktan vazgeçmiş bir güneş gibi. Kendi karanlığına güvenen bir güneş gibi… Öyle ya. Baston cilalı, duvarlar parlak. Gözlerimi kapatarak yendim tavandaki ışığı.

Ayla, o bastonu ne için kullanacak şimdi? Eve giren hırsız için! Kilerde hacim kaplasın ve böylece iyi ki de kilerim var demek için. Ortada bir sorun varsa bu bastondan ileri geliyor öyleyse. Sunduğum hediyenin dışında kaldım. Belki de sokak ortasında Ayla’ya saldırdım. Küçük çocuk da dediğim bendim. Ayla, mevlüdümü okurken lütfen sırıtma. E mi canım?

Kimi bekliyorduk burada? Godoş’u. Bugün gelecek mi?

Sen Godoş’sun. Ama görünürde seni bekleyen yok. Belki de birileri bir yerlerde O’na böyle söylemiştir. Belki Kafka, Milena’ya mektupları karıştırmıştır. Sonuç olarak hücre yer değiştiriyor. Bir tavlanın içinde atılıp dönen zarlardan birine de sıkışmış olabilirim. Düşeş gelse de sıkışmış durumdayım, 2 / 1 de. Demek ki başkalarının kontrolünde değilim. O kadar görünmezim ki aynaya tutulmuş gölgenin ‘ya görünürsem’ evhamından ibaret olabilirim.

İçeri patronum Müşfik Bey girdi.

-Bugün neden işe gelmedin lan hapkolik?

-Hapkolik derken efendim? Ayıp olmuyor mu böyle milletin ortasında?

-Sen hep böylesin işte oğlum. Meseleye hep arkadan bakıyorsun. Birincisi sadece gün değil haftalardır işte yoksun. İkincisi hangi millet evladım? Burada ikimizden başka organizma yok. Üçüncüsü neden işe gelmediğini sordum?

-Ama hapkolik dediniz. Kalbim kırıldı. Bilirsiniz kırık kalp kesik hayvan başları kadar iğrençtir.

-O aldığın ağrı kesici haplar seni bu hale getirdi?

-Demek burası bir ‘hal’miş. Hem başım ağrıdan kopuyordu. Ne yapabilirdim?

-Kopuk kafa! Boynundaki kan izleri bunları açıklıyor. Kırık kalbin, kopuk kafan kadar iğrenç! İğrençsin! Seni kovuyorum. Defol git oğlum buradan!

-Fakat burası…

Patronum Godoş olamayacak kadar hakiki bir puşttu. Kapital ekonomiyi ve statü çivilerini protesto etmek adına duvara işerken onun ve dünyanın tüm patronlarının ütülü gömleklerini düşündüm. O geldikten sonra oda biraz daha daralmıştı ve evet haklıydı. Kafam kopmak üzereydi. Boynumun hızı kan sızdırma hızına eşitlendi. Dikkatli olmalıydım. Kafam koparsa kafasız kalırdım. Sonra pencerede bir kuş… Şişman kafası ve sözsüz sesi ile… Başını çeviren salak ben! Başı kopan aptal ben… Başı ayaklarının dibine düşen kafasız ben! Hamlet elalemin ölüleriyle kafatası felsefeleri yapadursun ben elimde kafam, felsefeden çıkış ilkelerini düşünüyordum. Evet, hâlâ düşünüyordum. Bağırsaklarım ve midem yerindeydi nasılsa. Dudaklarım da kafamla birlikte gitti. Birlikte yaşlanacağım Ayla, dudaksız bir adamla öpüşemeyecek. Hem göremeyeceğim de artık onu. Koklamayacağım ten pınarlarını. Dinleyemeyeceğim şarkılarını ve çirkefliklerini. Tadamayacağım göğüs uçlarındaki böğürtlen fabrikalarını. Tanrım! İyi biri olabilirsin ama neden bütün duyu organlarını insanın kalın kafasının hizasında yarattın?

Canım sevgilim Ayla geldi. Yüzü asık, başında kırmızı bir bere… Berenin boyaları dökülmüş; yanakları, burnu kıpkırmızı. Elinde O’na doğum gününde hediye ettiğim baston.

-Hoş geldin hayatım! İnan bildiğin gibi değil. Ben sadece çocuğu korumaya çalışmıştım!

-Tinerci ve hırsız olan bir çocuğu koruyordun demek.

-Aaa öyle miymiş?

-Kadın canını zor kurtarmış. Çocuğun ve sonra senin elinden!

-Asparagas bunlar. Fotoşop tamamen fotoşop!

-Senin hayatın fotoşop canım benim. Kopyalayıp yapıştırmışlar seni! Ama tam olmamış. Haha! Kafan elinde. Ayakların başkasının.

-Benimle alay etmemelisin. Yabancı değilsin ki sen. Sadece yabancılar ve pis kalpliler alay eder.

-Bir daha kadınlara saldırma. Yaramaz çocukları kollamaya kalkma. Sevişirken ve uyurken çoraplarını çıkar.

-Ayla bak yanlış yapıyorsun. Onların ağzından konuşuyorsun canımın içi.

-Yahu en azından kafam boynumda… Haha!

-Öyle diyorsun ama hediyemi sevmişsin bak. Yanından ayırmıyorsun.

-İade etmeye geldim ben onu. Ne demek istiyorsun sen şekerim! İyi ki bi’ iki yaş büyüğüm senden.

-Ben sana yaşlı demek istemedim küçük yaprağım. Ben birlikte yaşlanalım diye şey etmiştim.

-Gidiyorum. Bastonu da şuraya yaslıyorum. Görünen o ki yakınlarda kullanma ihtiyaç duyacaksın. Haha!

Ayla gitti, Godoş gelmedi. Hücrenin tavanı açıldı önce. Üzerime asit yağmurları döküldü. Kurutucu rüzgârlar sıtmalara tuttu beni. Kafamı, kucağıma alıp sırtıma kırılmak üzere olan duvarlara dayayıp korumaya çalıştım. Ayaklarım koptu, yapıştırdım. Dakikalar veya yıllar sonra duvarlar yıkıldı, parmaklıklar söküldü.

Godoş, gelmedi. Godoş kimdi ki gelsindi hem?

Godoş, ailemdi. Beni cami avlusuna bıraktı.

Godoş, ‘din’di. Beni cami avlusundan attılar.

Godoş, devletti. Beni avludan atanları ödüllendirip beni avludan atıldım diye cezalandırdılar.

Godoş, ödüldü. Bana verilmedi.

Godoş, cezaydı. Her daim arka cebimdeydi.

Godoş, ben hariç her şeydi. Ufalanıp yuvarlanan taşın, bayır aşağı kapladığı geçici hacimde aldırış etmediği ve kendini kaptırdığı tuzakta canımın acıtılışını anlamaya çalışıyorum.

Godoş, gelmeyecekti. Biliyordum. Bastonu elime alıp hücrenin dışından gelen sese uyarak dışarı çıktım. Yağmur çiseliyordu. Ceketim biraz ileride, bir şekilde ölmüş bir köpeğin dişlerinin arasındaydı. Almaya çalıştım; çekiştirdim. Olmadı. Ceketimin ceplerini aramaya başladım. Belki bir sigara bulurdum. Belki şansım yaver gider ateş bile bulurdum. Kim bilir?

 

Aytaç Ars
Görsel: Tetsuya Ishida