Hangi Yeraltı?

Hangi Yeraltı?

Bugüne dek, yeraltı edebiyatıyla ilgili pek çok tanımlamayla karşılaştım. Sanırım Aytaç’ın kullandığı ‘yeni yeraltı’ ifadesi ve bu ifadenin altını doldurduğu çeşitli gerçeklikler, daha önceleri yapılan tanımlamaların en güncel ve en akla yatkın olanı. Birkaç yıl önce, Aytaç’ın tam da bu konuyla ilgili kısa bir videosunu izlemiştim. Aklıma en çok yer eden cümlelerden birinin -ki aslında meseleyi özetler nitelikte olan- ‘Manhattan değil, Mecidiyeköy edebiyatı’, olduğunu şimdilerde daha iyi anlıyorum.


Bu cümle üzerine düşünmek beni şu soruyu sormaya itiyor: Chuck Palahniuk, Irvine Welsh, Ingvar Ambjörnsen, Philippe Djian, bu topraklarda yaşayan, cebindeki parayla sigara mı alsam, tavuk döner mi yesem diye düşünen birisi için ne kadar yeraltıdır? Bu soru üzerinden, yeraltı edebiyatının günden güne ticari bir etikete dönüştüğünü, yaşadığımız toplumun gerçekliklerinden uzaklaşarak yeniden kurgulandığını görüyorum. İşte tam bu nokta da Aytaç’ın ‘Manhattan değil, Mecidiyeköy edebiyatı’, cümlesi bir uyarı levhası gibi zihnimde beliriyor. Bu süreç sanırım sevgili Janset Karavin’in de ‘Eski Yeraltı’ adlı yazısında dikkat çektiği gibi, ‘Türkilizce’nin’ yaygınlaşmasına hız kazandırıyor.


Aslında Aytaç’ın bahsettiği yeni yeraltının, söz konusu dönüşüm sürecine girmemiş eski yeraltı olduğunu düşünüyorum ben. Daha doğrusu kökleri Bukowski’yle döllenmemiş, geçmişte de bazı örneklerini gördüğümüz, eski yeraltı metinleri olduğunu. Eski yeraltı edebiyatı dediğim, Kanat Güner, Sibel Torunoğlu, Metin Kaçan hatta Sarp Bengü’de görmeye alışık olduğumuz, yaşadığımız toplumun temel gerçekliklerinin taban tabana yansıtıldığı, bugün D&R raflarında kesinlikle göremeyeceğimiz eserler.

Ayrıca bunları düşünürken üzerinde durmamız gereken bir konu daha var ki, o da yeraltı edebiyatı olarak nitelendirdiğimiz eserlerin üretim koşulları. Bir eser, sadece kurgu, üslup ve diğer anlatı öğeleri doğrultusunda mı yeraltı olma vasfına ulaşır, yoksa bir matbaada, kişinin kendi çabalarıyla bastırdığı, tamamen kişisel gayretiyle de dağıttığı, asla seçkin kitabevlerinin raflarında bulunamayacak, kısa bir süre sonra da yok olup gidecek olan, bandrolsüz, barkodsuz kitapları da, yeraltı edebiyatı olarak, en azından konumuz olan ‘yeraltı edebiyatı’ sınıfında değerlendirebilir miyiz? Bir keresinde, Altay Öktem’in bir konuşmasını dinlemiştim. Yeraltı edebiyatını tanımlarken, ‘Ana akımın dışında kalan,’ diye nitelendiriyordu. Katılıyorum Altay Abi’ye. Ama bakıyoruz ki, bugün yeraltı edebiyatı dediğimiz çoğu kitap kırkıncı, ellinci baskısını yapmış durumda. Bu artan popülarite, söz konusu eserlerin alışılagelmiş yeraltı edebiyatı, anlamını yok etmez mi?

 

Caner Adıgüzeller

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir