Hayat Kısa, Bergen Güzel…

Hayat Kısa, Bergen Güzel…

Ne Sarıyer börekçisi, ne Galata Kulesi, onunla ilk göz göze geldiğimiz yer duvar deliği. Her şeyin aksine, bir o kadar da tersine gittiği vakitlerdeyim. Dışarıda deli gibi bir yağmur, ayakkabılarım su alıyor, bakkaldan aldığım birkaç poşeti ayağıma geçirip yoluma devam ederken, 90 model, kırmızı bir Şahin’in üzerimi yıkamasıyla hız kesiyorum .  “Ulan!” kafamı kaldırıp küfürleri ard arda sıralayacağım esnada, yağmurun sesini bastıran volümle: “Şu vefasız alemin her şeyine darıldım!” Şahin durdu, ben durdum! Kafasını aracın inmeyen camından güç bela çıkaran abi: “Pardon abla,” dedi. Sensin ulan pardon! Sensin ulan abla! diyemedim tabii ki. Ah bu şarķıların gözü kör olsun…

O kadar üşümüşlüğe rağmen, bir ev bulamayışımın yarattığı sinir katsayım katbekat artarken, gerisin geriye eve dönüp, sıcak bir çay içmenin iyi geleceğini düşündüm. Salaş bir mahallede kiraladığım, dört kara Fatma, bir ranzalı bu oda kafamı sokabildiğim sürece sıcaktı. İki katlı bu apartman dairesinde, altı oda vardı. Duvarlar ses geçirmeye çok müsaitti. Zira bu apartman dairesi o kadar özenle yapılmıştı ki, duvara yaslanan biri, yan odada bulur kendini. Öyle guzel yani. Elektrik kesintisi bu mahalleye çok sık uğrardı. Sigaramı yakıp, mumu aramaya koyuldum. Yan odanın duvarından kısık bir ışık sızıyordu. Daha önceleri fark etmiş, ama umursamamıştım. Nihayetinde mumu buldum. Usulca duvar deliğinden sızan ışığa doğru, elimde mum, kafamı uzattım. O an karşı tarafta kafa pasına çıkmış olacak ki, bir çift gözle burun buruna gelip, bir anda irkildim ve geri çekildim. Henüz cinsiyetini çözemediğim bu kornealar kime aitti acaba? Bir hırsız, bir haydut, bir katil, bir cani, bir bir bir… Bir tıkırtı duydum. Önce kara fatmaların yaramazlığına verdim bu tıkırtıyı. Fakat kapıdan geliyordu bu ses. İki üç kez yumuşak bi’ vuruşla… Duvara delik yapan abiler, kapıya delik koymayı unutmuşlar tabii…

“Kimsiniz?”
“Yan oda komşunuz.”
“Evet, ne istiyorsunuz?”
“Şey, sakıncası yoksa…”
“Şey, sakıncası yoksa, size çay ikram etmek isterim.”
“Hmm…”

Tedirginlik içinde kapıyı hafifçe araladım. Uzun boylu, elinde çay bardağı… Pek seçemedim fakat sarışın olsa bilirdim. Esmerliğini karanlıktan almış olacak ki, yüzüne mum tutmamla, kısa, siyah saçları, hafifçe beyaz, birbirine girmiş sakalları aydınlanıverdi.

“İçeri girin.”
“Korkutmadım umarım?”
“Delikteki gözler size aitti sanırım?”
“Evet, önce gözlerimi görmenize sevindim…” (tebessüm)
Bu ne demek şimdi, hayır, delikten bakınca ilk görmem gereken başka bir şey mi vardı? Budala herif…

“Çay için sağ olun, ne zamandır buradasınız?”
“Bu apartmana ilk taşınanlardan biriyim, epeydir burdayım yani.”
“Hmm…”
“Eee, kimsiniz, necisiniz?”
“Ressamım ben.”
“Haha!” (fazlaca kahkaha)
“Öyle mi, ben de Picasso’nun üvey evladı.”
“Memnun oldum küçük hanım.” (tebessüm)

Uzun uzadıya sohbetin ardından, nihayet elektirikler geldi ve Picasso da odasına geri döndü. Kendi kendime söylenmelerim bitmiyordu:  “Ressammış , dört bacaklı kara fatmaları resmediyor herhalde…”
Ertesi günün sabahında kapım bir kez daha tıklandı. Oydu. Elinde bir çay bardağı, içeri girmedi: “Bu sefer bana gidiyoruz.”
Odasının kapısı aralandıkça heyecanlanıyordum. Picasso ya… Merak… Kapı tamamen açıldığında karşıda bir şövale ve akrilik boyayla yapılmış bir resim. Çay bardağının yeri öpüp, parçalara ayrılma sahnesini hatırlamıyorum bile… Resimdeki bendim, bizdik… İki çift göz, bir delik duvar ve sızan kısık ışık. Dilimi yutmuş vaziyette, göz bebeklerimin raydan çıkışını kontrol etmeye çalışırken, birden sarıldı. Karşı koymadım. Omuzlarından Eyfel ‘e köprü kuracaktım neredeyse. Belki de evden ziyade ihtiyaç duyduğum tam olarak buydu… Çok sonraları, kendi odamdan onun odasına transfer oldum. Artık, dört kara fatma, bir ranza, iki çift göz ve bir delik duvar olduk… Hayat kısa, Bergen güzel…

 

Birican Güneri
Görsel: Marcus J Ranum