Hayat Sıkıcı Bir Şeydir…

Size de oluyor mu, boğulduğunuzu hissediyor musunuz zaman zaman distopik, fantastik hikâyeler arasında; vampirler, mitolojik anlatılardan fırlamış yaratıklar, türlü çeşitli uzaylılar, istila, felaket senaryolarından? Evet, biliyorum çok tutuluyor, seviliyor bu gibi fantastik öğeler barındıran yapımlar sinema ve televizyonda belki de son 10 yıldır, gitgide yükselen bir ivmeyle, ama bir yandan da bu janra müptelalığımız bizi yer yer, televizyonun başından kalkınca hayata dair hayal kırıklıkları yaşatmıyor mu? Misal trafikte sıkışıp kaldığınızda siz de düşlemiyor musunuz tam tepenizde devasa boyutlarda bir uzay gemisinin beliriverdiğini ya da ne bileyim bir zombi salgınının tam da başladığı noktada olacağınızı ondan geriye sayarsanız gözlerinizi yumup…

Hayatımıza hareket gelsin istiyoruz hepimiz!

Galiba içine sıkışıp kaldığımız çirkin gerçeklikten kaçmak, kurtulmak istiyoruz; bu yüzden fantazmalar baş tacımız. Heyhat! Gelin görün ki, hayat hatta evren kurduğumuz hayallere, gün ortasında dalıp gittiğimiz canavarlı, büyülü, kaçmacalı kovalamacalı fantazmalara rağmen tıkır tıkır işlemekte, bildiğini okumakta.

Maalesef hayat sıkıcı bir şeydir…

Gerçi ilkgençlik çağında çok büyük umutlar beslenen, fena halde uzun ve çoğu zaman şaşkınlık uyandırıcıdır hayat, ama hayat kendisini albenili kılan bu niteliklerini günbegün yitirir. Her doğan gün birbirini yinelemeye başladıkça bu sürgit içinde kaçınılmaz sona doğru koşan insan, kırılan umutları, karşılanamamış ve artık çok geç kalınmış beklentilerinin yarattığı pişmanlıklarıyla baş başa kalır. Hayat, yaş aldıkça acımasızlaşıp, sıkıcılaşır.

Hemen yüzünüzü ekşitmeyin, herkes için böyle olur, diyemeyiz elbette. Kendisini iyi çözümleyerek, niçin yaşadığını, niçin yaşamak istediğini cevaplayabilen insanlar ve hayat arkadaşları için hayat hiç eskitemedikleri, keyifli bir yolculuğa dönüşüyor. Üstadın dediği gibi: Enseyi karatmayın, ama atıştırmalıklarınızı alın yanınıza, ayaklarınızı uzatın ve ışıkları kapatın; Olive Kitteridge izleyeceğiz.

HBO’nun “sıradan insanların, sıradan yaşamlarını” konu alan dizisi Olive Kitteridge. Elizabet Strout‘un 2009’da Pulitzer Ödülü alan aynı adlı (Türkçe’ye Kül Mevsimi adıyla çevrildi) kitabından uyarlanmış, 4 bölümden oluşan bir mini-dizi. Olive rolünde (Frances McDormand) var. Dizinin sürprizi Tom Hanks; zaten dizinin de yapımcılarında biri Frances McDormand’la birlikte.

Olive bir kasabada oğlu ve kocasıyla yaşayan bir matematik öğretmeni. Böyle tanımlayınca her şey normalmiş gibi değil mi? İnanın hiçbir şey bu kadar basit değil. Olive Kitteridge, babasının intiharından sonra intihar fikrini kafasının bir köşesinde, her an patlayacak bir bomba gibi tutmuş, yanlış kişi ile evlenmesinin acısını etrafındaki herkesten çıkaran fakat kocasını hem seven hem sevmeyen bir kadının hikayesi.

Bir kere hikaye sizi ilk sahnesiyle vuruyor. İntihara hazırlanan bir kadının sonunun ne olacağını kim merak etmeyip de izlemez ki? İşte Olive de bu vurucu sahne ile karşımıza çıkıyor. Neler yaşadığını, o noktaya nasıl geldiğini merak ederek başlıyorsunuz işin içine girmeye. Dizi bu merakı yaşatarak 1-0 öne geçiyor daha ilk dakikalarından.

Olive, sıkıntılı bir karakter. Sohbetleri tek kelime ile kitlemesiyle, etrafındakilerin hatalarına odaklanıp onların yanlışlarını düşünmeden yüzlerine vurmasıyla hem kasabada hem de ailesi içerisinde nam salmış. Buna karşılık tabir-i caizse pamuk gibi bir kocası var. Hayat dolu, nazik, naif ve sahip olduğu her şeyden mutlu olmasını bilebilen. Olive kadar sıkıntılı olmasa da aslında izledikçe kocasının da ufak ufak rahatsız edici bir iyiliğe sahip olduğunu fark ediyorsunuz, “Bu kadar iyi olmasının arkasından kesin bir şey çıkacak!” huzursuzluğu gibi…

Olive’in yaşayamadıklarının pişmanlıkları hikayenin her köşesinde hissediliyor. Örneğin aşık olduğu adamla birlikte olamıyor, kocasını bırakamıyor, çocuğuna iyi bir anne olamıyor. Ve bu dört bölüm içerisinde zaman atlamalarıyla işlenerek sizin suratınıza da bir tokat gibi çarpılıyor. Olive’in yaşlandığını, hayatının anlamsız iğnemelerle geçtiğini farkettiğinizde siz de ekran karşısında onun gibi “Ben kim oluyorum ki?” diyecek kadar küçülüyorsunuz.

Olive’in etrafında dönen hikayede yan karakterlerden de besleniyorsunuz. Hiç hak etmediğini düşündüğü bir aşkı yaşarken Olive’ın kocası yüzünden aslında hak etmediği bir başka hayata sürüklenen Denise, Olive’in umudunu tüketen aşkı Jim O’Casey, Olive’in yol açtığı travmayla ömrü boyunca yaşamak zorunda kalacak oğlu Cristopher, Olive’in hayatını bir şekilde kurtardığı ve başlı başına ayrı bir öyküsü olan acıların çocuğu eski öğrencisi… Hepsi ayrı ayrı şahsına münhasır karakterler ve her birinin hayatı dizi olacak nitelikte.

 

Önce kitap…

kulmevsimi

Sıradan insanların günlük hayatındaki detayları anlatmasındaki gerçekçilik enfes. izleyiciye dokunuyor adeta. günlük hayatımızdaki kimi zaman farkında olduğumuz, kimi zaman farkında bile olmadığımız küçük detayları izliyoruz.

İçinde yalılarda geçen hayatlar, zengin fakir ilişkileri, sadece iki kişiye indirgenip bir de platoniğin olduğu basmakalıp ve gerçeklikten kopuk aşk hikâyeleri yoktur. biz vardır. bizim günlük hayatta yaşadığımız olaylar ve duruşlarımız vardır.

 

 

67. Emmy Ödülleri’nde,
“en iyi mini dizi”
“mini dizi dalında en iyi kadın oyuncu”
“mini dizi dalında en iyi erkek oyuncu”
“mini dizi dalında en iyi yardımcı erkek oyuncu”
“mini dizi dalında en iyi yönetmen”
“mini dizi dalında en iyi senaryo”

Tek tek bakış bakış mimik mimik işlenmiş roller.

Neyse, yanlış hatırlamıyorsam dizinin her bölümünde (ki zaten bu da altı üstü 4 bölüme tekabül ediyor) piyano başında muhtelif yerlerde şarkı söyleyen bir kadın var. Gerçek adı da Martha Wainwright’mış. İşte bu kadın 2. bölümde bir şarkı söylüyor. Çok güzel, çok.

Buyurun siz de dinleyin.

Hayatın insanı ölüme hazırlaması ne buruk ama güzel de aslında…

 

 

Burçin Özdeş

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir