Hiç

 In Pozisyon Hatası

Nasıl başlamalı, başlar bir yazı bilmiyorum.  Sert bir içkinin damakta bıraktığı burukluk gibi içimdekilerin tadı. Yudumladıkça kırılıyor, kırıldıkça; kırıyorum ne varsa..

Bozuk saatler gibiyim, bir yerlerde unutulup onarılmayı bekleyen. Belleğin an be an hatırda tuttuğu çok uzaklardaki sevgiliyle güzel bir günde çektirilmiş, eski bir komodinin çekmecesinde özensizce saklanagelmiş yorgun, silik yüzüyüm hüzünsüz bir fotoğrafın.

Hâlâ bu şehre dönmedin biliyorum. Karanlık, bir karabasan gibi abanıp kaldı kentin üzerine, gittiğin günden beri. Küçük bir sırt çantasına sığdırabildin demek, asla sen buradayken sahip olduğu ışıltısını yakalayamayacak olan bu kentin, anılarını. Nasıl terkedilir; en çok seni sevmişken bu beden. Kaç kez ruhsuzca seviştim şimdi yüzlerini hayal meyal bile hatırlamadığım kadınlarla. Bir eylül akşamıydı. Kurumuş yaprakları ayağıma vuruyordu rüzgâr. Öyle içtendi ki ilk merhaban. En açık kollar yalnızca bir kez sarılabiliyordu bana, bunu değiştirmiştin. Ütopyaların vardı senin tanrıyı bile hayrete düşüren ve ilk kez sen sevişmiştin benimle en yorgun gecende en içten.

Yanılmıştım; her seferinde olduğu gibi. Hiç kimse dokunamadı yaralarıma, okşayamadı yüreğimin en derinini senin kadar. On beşiydi Eylül’ün. Başka bir gün seçemez miydin sanki gitmek için. Eskimeye başlamıştım gidişinin hemen ardından. Aynı rüzgâr aynı kurumuş yaprakları yüzüme savuruyordu, bu sefer.

Tanıştığımız iskeleyi hatırlıyor musun? Bazen yolunu şaşırıp gelenler artık kullanılmayan bu ıssız yerde birini görüyor. Orada biri var, elinde ne var, ne işi var, var demek ki … Onun kadar sahipsiz, uğraksız, kimsesizim.

Yeni başlangıçların, umutların, merhabaların habercisidir her gitme isteği. Her kaçış kendinedir aslında. Sığınacak bir kuytu kalmadığında karşına dikilenlerden gitme vakti gelmiştir, yok sayarak ardında bırakacaklarını.

Giden her zaman suçludur bilirsin. Gitmek suçun ta kendidir. Kalmak da bazen, suçu olmamak bile suçtur bu kentte.

Kan ter içinde uyandım, bir kâbusun tam ortasında uyanır gibi. Kendi kâbusumda mı uyanmıştım yoksa başka birinin mi ayırdına varamıyordum. Çok içmemiştim ama fark edecek kadar sarhoştum da.

Bütün sayfaları tükenmişti susanaklarımın, ölmeye yatırmıştım bana ait olan ne varsa. Öz benini yitirmiş bir ceset hediye etmek üzereydim tanrıya. O ya da bir başkası sevdiğim bütün kadınları çıkarmıştı hayatımdan,  vaktinden çok önce. En sevgilimi de. Bir zamanı oluyordu da gerçekten ben mi bilmiyordum gitmenin tüm bunları size niye anlatıyorum bilmediğim gibi. Uçma yetisini kaybeden bir kuş kadar umutsuzdum. İçkiyi mi fazla kaçırıyordum yoksa aklımı mı …?

Bir yabancıydım artık bu şehirde. Kalma süresini uzattıkça daha da yabancılaşıyordum, her gün yan yana olduğum yüzlere, yıllarımı geçirdiğim bu sokaklara. Ne söz vermeler olacaktı ne de yeni bir sevgili bekliyordum yarınlardan. Gözlerim kalmayı istiyordu, çoktan yola çıkan yüreğime inat.

Sahibinin elinde can çekişmenin bin bir türlüsünü görmenin verdiği o aşağılık öfkesini gizlemiyordu kalemim artık. Ruhumda acemi bir sevgilinin iyileştirebilme umuduyla açtığı, asla kanamayan tek yön kesikler. Bir tansık bekleniyordu, bekliyordum en inanılmazından. Gece devam ediyordu kendine özgü bir yığın sesle. Köpekler birbirini boğazlıyordu hemen az ötedeki çöplükte.

Gittiğinden beri kendi hayaletimi sürmekten başka bir şey yapmıyordum. En ürkünç manzara karşısında kılımı bile kıpırdatamayışımın verdiği kaybediş her hücremde. Zaman her şeyi kusursuzca belleğine işliyor., Afedersiniz… Filmi geri sarabilir misiniz? Hayır mı?…

Karşı koyamadığım, kendiliğinden beliriveren bir öfke yüzümde. Bu trajikomik gece daha uzun süreceğe benziyor. Daha önce hiç denemediğim bir dansın ritimlerini yakalamaya çalışıyorum. Spot ışıklar yok ritmi tutturamıyorum. Yine camımı taşlamaya gelecekler birazdan, perdelerini kapatmadığım. Adım gibi biliyorum.

Yağmur kısa bir süreliğine durdu. Bu gece yağmasaydı, hiç anlatmayacaktım bunları.

Demleri tükendi gecenin, tüm erdemlerimi yitirdim ben. Belki bu son yazım, bir türlü bitemeyişi o yüzden…

Kafka insan ruhundaki o uçsuz bucaksız karanlığı görmüştü. En yakın dostun, en sevgilinin bile ihanet edebileceğini göstermişti o.

Aynı ümitsizlikti biliyorum, aynı vazgeçiş. Plath’in kendini bir odaya kapatarak gaz musluğunu açmasına sebep, Woolf’ün ceplerini çakıl taşlarıyla doldurarak her gün geçtiği köprüden, bilinmeyen bir boşluğa bırakıverişi yorgun bedenini. Belki de yaşadığımız tüm anların acılarını bir çırpıda bitirmek istemişlerdi. Pavase, Sexton, Garry, Nilgün ve sayısız yitenin her şeyden vazgeçmesinin nedeni aynıydı.  İptal etmişlerdi kendilerini. “Bir kere olan artık iptal edilemezdi.”

Bu nehrin kusulma vakti geldi çoktan, bunu hemen yapmazsam bir daha asla kurtulamayacağım biliyorum. Bütün sarılarını üzerime örtüyorum Eylül’ün, seni örter gibi. İçime çekiyorum ölü bahçelerinden gelen yoğun karanfil kokusunu.

İntihar ediyor birer birer, elimi değdirdiğim her şey. Çoğul bir yok oluş bu. Baştan sona devriktiler, üflesen yıkılırlardı. Hep beraber devriliyoruz, birlikte olduğumuz bu son gecenin anısına. Fena mı yapıyoruz…

Acı ve utançla kırılmayı bekliyordu kalemim. Kendi infazıma onay veriyordum böylece, celladı bulunamayan bir mahkumdum ben.

Bir el sallayanım olmayacaktı, ne çıkar dı. Bir hoşça kal yeterdi geride bırakacaklarıma.

Kurşun sıkmak geliyor içimden göğe doğru. Barındırdığı ne varsa üzerime yıkması için.

İşte tüm sesler sustu. İnfazlar tam vaktinde gerçekleşti. Her şey siliniyor, anlamını yitiriyor sona değin. Tanrı en acımasız yüzünü takınıp emirler yağdırıyor adamlarına, daha çok gürültü çıkarmaları için. Gözümü yummadım henüz, karanlığın çatısı yıkılmadı daha.

Sokak çocukları üşüyor mudur acaba barakalarında, fahişeler ücretlerini alabilmiş midir birkaç saatlik sevişmelerinin ardından. Bu kadar mıydı yaşamın adaleti.

Maldoror son şarkısına geçti bu arada. Oldukça uzun ve acı bir şarkıdır bu. Bıraz cesaret yalnız/ca. Hiç sigaram kalmadı, son içkimi de bitiriyorum umursuzca. “olric” Turgut’u değilse bile beni çoktan terketti. Benim iç sesim olmadı ki hiç, ‘TUTUNAMAYANLAR’, tutunamadığıyla kaldı yine. Lotuslarım da tükendi, rüzgârın söyleyecekleri de. Yağmur dindi, gün ağarmak, şehir uyanmak üzere uykusundan.

Zaman bütün kirlenmişliğini akıttı, burkulmuş parmaklarımın arasından. Bütün siyah taşlarımı fırlatmalıyım, ellerimi yıkamadan. Tek başına oyalanıyor bir kelebek, pencerenin pervazında. Ne kadar da benziyor bana.

Her şey bitti; artık her şey için çok geç…

Ben öğlende sobelenmiştim, yağmura aldırmadan saklambaç oynayan çocuklar tarafından. En sevdiğim oyunuydu çocukluğumun.

                                                                                     Sak-

                                                                                             Saklan-

                                                                                                           Saklansana

                                                                                                                               Saklanabilsem

                                                                                                                                                                                                                                                                                                       Saklandım.

ÖNÜM-ARKAM, SAĞIM-SOLUM SOBE,

…YÜZ

SAKLANMAYAN EBE..

“penceredeki adam sobe” demişti ebe olan çocuk. Demek saklanamamıştım, ben oyuna dâhil miydim? Ne ışım vardı benım bu oyunda. İşte şimdi de akvaryum balıklarım, oksijen tüpü tarafından. Bitivermiş, yeni değiştirmiştim oysa. “balıklar sobe”. Kafes kuşuna ne demeli, kapısını açık unutmuşum. Sokağın kedilerinden biri görüvermiş işini. “kafes kuşu sobe”

İşte böyle;

Böylece son buluyor, bir gece daha. Sahip olduğum ne varsa tüketerek, asla tiksinçliğinden bir şey yitirmeden.

Ahmet Ergül
Temmuz’2005

Görsel: Dorottya Sárai ~ “Take Me Away”

 

Recommended Posts